nicholas tse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nicholas tse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2015 Pazar

Tawannanna 8. Yaşına Girer: Doğum Günü Kutlaması :P


Bugün bu blog yani Tawannanna 8. yılına giriyor. Bloğun ilk yazısını   08.11.2008' de yazmış ve buraya eklemişim. O zaman başlayan macera hala devam ediyor. Kendimi tebrik ederim. Bu azim ve istikrar karşısında kendimi tebrik ve takdir ettim ki bunu yaptığım çok nadirdir. Yani şu azim ve istikrarı başka noktalarda gösterseymişim neler olurmuş kimbilir?  Ama abartmayayım. Senelik yazı sayım öyle çok fazla değil :)


Doğumgünü tebrikleri geliyor. İnsanlar "benim parçamı seç", "beni seç" diye birbirini eziyor. Doğum günü şarkılarını sırasıyla hemen açıklayayım da zaiyat fazla olmasın.


Öncelikle bir hoş geldiniz demek adına  Tayvan semalarından  Alan Kuo' dan gelsin. "Welcome to My World"





Geçen sene şöyle bir değerlendirme yapmışım. O zaman bu sene buna devam edeyim. Öncelikle geçen doğum gününden bu güne kadar en fazla okunan beş yazıyı sıralayayım;







Hepsi animelerle ilgiliymiş.



Ay bir doğum günü kutlama şarkısı daha :)  Bu sefer Kore'den. Biraz eski bir parça olsa da çok şeker; Kwon JinWon  / Happy Birthday to You





Teşekkürler... Teşekkürler...





En az okunmuş olan beş yazıyı ise şu şekilde;



 2 - Sacrifice









Japonya durur mu? Japonya' yı temsilen Kiyoharu' dan geliyor. Happy Birthday.





Sağolun, sağolun ^^




Öyle çok okunan bir blog değil biliyorum ama 8 senede GFC 125 takipçi sanırım epic fail oluyor hahahaha. Neyse, kendi kendimize kavruluyoruz burada...


İşin geyiği bir yana, güzel şeylere vesile olduğunu çoğunluk biliyor, o yüzden uzun uzun yazmayacağım. Takip edenlere, okuyanlara, yorum bırakanlara teşekkürler...

Onlar için gelsin o zaman. Home Made Kazoku - Thank You!!



Şöyle bir Bleach havası da esti ortamda, hoş oldu...


Teşekkür için Kore' den FT Island' ı konuk ediyoruz ama Japonca söyleyecekler; Arigato




Böyle işte. Uzun zaman olmuş, şok içindeyim ^^ İstikrar demişken, bloğa başlarken yazım kuralları, imla falan takmayacağım, bu bloğun kurallarından biri de bu olacak demiştim. Bakıyorum da gerçekten başarmışım.


Yine de hatırlamakta fayda var. Tawannanna 8. yılına giriyor yani 8' den gün alıyor ama soranlara 7 diyecek :)))


Bu da benden bonus gelsin. Nicholas Tse' den ( ayrıca parçanın bestesi Sugizo' nun yani bir nevi combo ^^) - Today is your Birthday




Evet, bugün doğum günüm, teşekkürler ...



8 Temmuz 2015 Çarşamba

As The Light Goes Out: Hong Kong Yapımı Felaket Filmi



Yönetmenliğini Derek Kwok' un yaptığı bu 2014 Hong Kong filmini en sonunda uzun uğraşlardan sonra izlemeyi başardım. Çok büyük teknik badireler atlattım. Anlatsam   teknolojinin bana olan nefretine üzülür ve halime acırsınız. Neyse sonunda "sana yenilmeyeceğim lanet teknoloji!!!"  dedim (aslında diyemedi, uzun süre kuzu gibi bekledi) ve sonunda izleyebildim ve böylece  benzer temaya sahip üç filmi de tamamlamış oldum. Hangi filmler bunlar? İşte bu "As the Light Goes Out", Güney Kore yapımı "The Tower "ve yine Hong Kong yapımı "Out of Inferno". Artık bir gün Uzak Doğu' da bir gökdelende yangına yakalanırsam aklıma sırasıyla bu üç film gelecek.


Filmde Nicholas Tse, Shawn Yue, Andy On, Hu Jun, Simon Yam gibi isimler yer alıyor. Bir de aradan bonus olarak giren ve film içinde itfaiye müdürlüğünün reklamında yer alan Jackie Chan "the  süper itfaiyeci" var. Bu olay filmde insanı eğlendiren tek nokta zaten. Bunun dışında film aksiyon, dram ve iç hesaplaşmalar üzerine kurulu bir felaket filmi.



Film itfaiyeci olan üç arkadaşın sorgulanmalarıyla açılıyor. (İsimleri yazamayacağım, yaşlandım artık zor geliyor) Girdikleri binada anlık karar alarak yaralandıkları için haklarında açılan soruşturmaya ilişkin ifade veriyorlar. Bir tanesi "ben bunların yöntemlerini zaten sevmiyorum" diyor, diğeri "kararı ben vermedim" diyor. Üçüncüsü "birini suçlayacaksanız  tüm suçu üzerime alıyorum" diyor. Sonuçta bir şey olmuyor, diğer ikisinin terfi yolu açık kalırken  üçüncüye bir yıl gözetim altında kalma cezası veriliyor. Sonra bu olaydan bir sene sonraya atlanıyor. Bunların yöntemlerini sevmiyorum diyen istasyon müdürü olmuş, diğer ikisi de aynı yerde çalışıyor. Aralarında hır gür yok, sonuçta uzun süreden beri kanka modundalar. Hayatlarına devam ederken bir yılbaşı akşamı olaylar zincirleme olarak gelişiyor ve Hong Kong' un enerji reaktörü ve kontrol binası patlayarak filmin gerektirdiği aksiyon alanını yaratıyor.


Doğal afetler beklenmedik falan ama ihmalkarlık can yakar!! Pek çok felaket filminde bu durum vurgulanır aslında. Gerçi mesaj kaygısından ziyade bu ihmalkarlık durumu akışı başlatmak için normal bir durummuş gibi sunulur burada da olduğu gibi. İşte efendim son model akıllı gökdelen işletiyorsanız ya da enerji reaktörünün güvenliği ya da işletmesinden sorumluysanız, müteahhitseniz vs... ihmalkarlık hele hele baştan savmacılık yapmayacaksınız. Bu filmde de gözümüze bu sokulduktan sonra can pazarı başlıyor işte.


As The Light Goes Out, diğer iki benzerine göre biraz daha karakterlerin içine dönük. Özellikle ana karakter kendi iç hesaplaşmalarıyla meşgul ve büyük patlamalardan ziyade daha yoğun olarak dumana odaklanmış durumda.


Aksiyon sahneleri iyi hoş ama özellikle ilk bölümlerde baret ve kıyafetleriyle karanlık koridorlarda koştukları bölümlerde kim kimdir takip etmesi zor.  Bunun dışında muhteşem ya da harika değil ama kötü bir film de değil. Vakit geçirmek için ideal. Bu arada filmin müzikleri güzel.

Bu da filmin parçalarından bir tanesi. Nicholas Tse söylüyor...

15 Aralık 2013 Pazar

Mim zamanı: Fil Fareden Neden Korkar?


Küçük Filozof mimlemiş beni sağolsun. Mimin yaratıcısı  ise  Paul Muad-Dib miş.

Oturup sakin bir zamanda sakin kafayla yapayım dedim ama yaz yaz bitmedi :) kısalta kısalta bu kadar oldu,  bazılarını es geçtim sonuçta şurada şu soruları cevaplarken adını anmadıklarım ya da detaylı yazmadıklarım nedeniyle vicdani bir savaş verdim resmen kendim ile *_*  sonuçta da hiç tatmin olmadım ya neyse :)

Öyleyse başlayalım...

1-En sevdiğiniz müzik türü hangisi? Neden? Bu türü kiminle tanıdınız? Ve bu türde son hızla kimleri dinlemeye devam ediyorsunuz?

Cevaplaması zor bir soru. Neden zor olduğunu kısaca açıklamaya çalışayım...

Çünkü Deep Purple' ın "sometimes i feel like screaming" ine tüm kalbimle eşlik ederek, Joe Hisaishi' nin "shoot the violinist" iyle coşarım, Luna Sea "Rosier" ile gaza gelip, queen' in "don't stop me now" ı ile enerji toplarım, George Gershwin' in "rhapsody in blue" sunun muzipliğine takılır, Borodin' in Polonez danslarıyla durulurum. Bad Religion ile "portrait of authority" diye bağırırken, Shadow Gallery' nin   "christmas day"' ine eşlik ederim. DSBK ile eğlenirken bir anda Nicholas Tse' ye döner akabinde  etnik müziklerle dünya değiştiririm. B.B. King ile başlar, Jimi Hendrix, Janis Joplin ile devam eder ilahilere kadar uzanır, Kitaro ile bağımı tazeler Yanni ile "Love is all" derim. Skid Row "in a darkened room" derken Iron Maiden' ın "wasted years" ına dönerim ve daha bir sürü, bu böyle devam eder...

Sanırım beni anladınız...(bazı türlere hiç girmedim bile)

2-Konuyu müzikten açmışken devam edeceğim… Sizce “iyi müzik” diye bir şey var mıdır? Varsa nedir? Yoksa kişisel bir zevk meselesi olduğu için “iyi müzik” de kişiye göre değişir mi?

Bana kalırsa "iyi müzik" vardır. Tanımlaması kendi adıma zor gerçi ama bir deneyeyim;

Bana kalırsa müzik bir ifade tarzıdır. Üzerinde emek verilmiş, teknik olarak altyapısı doldurulmuş, söylemek istediği bir derdi olan - illaha bir fikir bir düşünce ile sınırlayamam. - dinleyene bir şeyler hissettirebilen, her anlamda zengin, insanlığın evrensel duygularını kendine has bir şekilde anlatma kapasitesine sahip, belli bir estetiğe sahip olan, fabrikasyondan uzak, altı her anlamda doldurulmuş müzik iyi müziktir bana kalırsa.

3-En sevdiğiniz Türk ve yabancı yazarlar? (Ayrı kategoriler) Hangi kitabıyla tanıştınız ve başka hangi kitaplarını okudunuz? En çok hangisini beğendiniz? Neden?

Bu da çok zor soru. Adalet anlayışım ve vicdanım beni bu sorunun altında öldürür.

Şimdi pek çok insan C. Dickens ve Jack London ile gezmiş,dolaşmış, Dostoyevski' ye "hacım sen naptn ?" demiş, Turganyev' e önyargı ile yaklaşmış, V. Hugo bir de Rousseau okumazsak olmaz demiş, Goethe' ye zaman ayırmış, Dean Koontz hakkında çelişkili düşüncelere sahip olmuş, Shakespear' in estetiği ile büyülenmiş, Marlowe' a üzülmüş, Emile Zola ile sorgulamış, Aytomov ile dünya değiştirmiş, James Joyce ile ecel terleri dökmüş, Kafka ile dehşete uğramış, Oscar Wilde' a kafayı takmış,  Ibsen ile rahatlamış, Strindberg ve Hamsun ile boyut değiştirmiş, Nietczhe ile ayağı kaymış, Mevlanayı anlamaya çalışmış, Agatha Christie ile zaman geçirmiş, Edgar Allen Poe ile şaşırmış, Mayakovski' ye kafa patlatmış, Hemingway ile çanlar çalsın diye beklemiş, Tolkien ile orta dünyada gezmiştir. (burada keseyim en iyisi yoksa sayfalarca sürecek korkarım)

Soruyu cevaplamaya   bende komik/ ilginç çağrışımları olan ilk aklıma gelen yazarlarla devam edeyim;

yabancı yazarlar:

Isaac Asimov: Asimov ile tanıştığım zamanlar ortaokul yıllarıma denk gelir. Evde bir kitabını bulmuşum o zamanlar internet yok, kimdir necidir diye bakamıyoruz ama bilenlere sormuşum, oku demişler, hoşuna gider. Bir gün dersin ortasında sınıfa baskın yapılıp arama yapılır. O zamanlar böyle sınıf baskınları normal. Rus bir yazar görünce de hemen el koymaya çalışırlar. Kitaba da o kadar bağlanmışım ki hayatta onların eline bırakamam.Hem müdür yardımcısı hem de edebiyat öğretmeni olan kadınla edebiyat tartışmamız sonucu  kendimi disiplinde bulmuştum :) Sonuç kitabı kurtardım :) Ve Asimov ile bu şekilde başlayan hikayem devam etti.

Albert Camus: Yabancıyı 15 ya da 16 yaşında okumuştum, beni etkilemişti ama iyi mi kötü mü emin değildim. Nedensizliğe anlam veremiyordum. Daha sonraki yıllarda Albert Camus benim için çok önemli yazarlardan biri oldu. Eğer ben de bir müzisyen olsaydım the cure/ robert smith gibi şarkı yapardım. Veba ile beni değişik düşüncelere sevketmiş, başkaldıran insan, tersi ve yüzü, sysphos söyleni, diğerleri ve oyunlarıyla beni etkilemiştir. Albert Camus denilince aklımda hala masmavi deniz ve güneş canlanır.

Dostoyevski: kumarbaz, suç ve ceza, yeraltından notlar, karamazov kardeşler, ezilenler, budala için ne diyeyim? Beyaz Geceler e özel bir sevgim var. ama dostoyevski beni  ecinniler ile çarpmıştır.

Stanislav Lem: Bu çok başka bir kafa. Sadece şu anıdan çıkarak tek kitabına değineyim. Fiyasko bana takla attırmıştır.  Öyle ki rutin sabahlarımda bir zamanlar yaşadığım şehirde vapurla karşıya geçerken vapurdan inmeyi unutup geri dönmüşlüğüm ve yine inmeden karşıya geçmişliğim vardır. Üç bacak yaptığımı da sonradan anladım :)

Boris Vian: Bambaşka, ne diyebilirim her kitabı beni uçurmuştur.

B. Brecht: Bu da bambaşka konu... Başlarsam duramam, kestirip atıyorum böyle.

Arthur C Clarke: Ramalar bir yana, 2001 a space odyssey okurken dünya ile bağlantımı kesmiştim.

Stephen King: şu aralar kara kule serisini yeniden elime aldığım için anayım dedim :) o kadar çok anısı var ki her kitabının.

Neil Gaiman ve Terry Prettchet ile gereğinden çok daha geç tanıştım. Bir özür babında burada adlarını anıyorum.

Anton Çehov: oyunları bir yana, küçükken hasta iken bir öyküsü ile bana korkudan kalp krizi geçirtiyordu neredeyse. Kişiliği, efendiliği ve sahalin yolculuğuyla saygı duyarım. Bir de garibim Stanislavski nin oyun rejisi ne bozmuştu kendisini :)

Haşek in Aslan Asker Şıvayk' ını deniz kenarında güneş altında okumuştum. Ne manyakmışım. O ironik duruma hala çok gülerim.

F. Garcia Lorca: Bana farklı bir boyut kattı.

En iyisi burada keseyim.adını anmadıklarım,  özür dileriiiimmmm...............


Türk yazarlar:

Bu konuda eksiğim ve Türk edebiyatından bazı nedenler yüzünden zamanında çok soğudum. Yine de bu eksiği kapatmak için çalışıyorum pek çok yazar okuyorum  ama en sevdiğim diyeceğim pek isim yok. Yusuf Atılgan ve Vedat Türkali diyeyim.

Şimdi birde Türkçe okumak istediğim bir kitap var, tam haliyle. wu cheng'en' in "Batı'ya Yolculuk" adlı kitabı. İngilizce çevirilerini okumaktan helak oldum. Bu mim aracılığıyla seslenmek istiyorum. Ben ölmeden birileri el atsın da çevirsin şunu!!!


4-En sevdiğiniz filmler? (En az beş tane) En sevdiğiniz diziler? (En az üç) Neden?

Hahahaha işte net cevabım olan tek soru. En sevdiğim film Star Wars. 6 sı birden ahahahahah.

Sıralama olmadan devamında: red cliffler , rhapsody in august( 12-13 yaşında izlemiştim de fena çarpılmıştım),  tango , crouching tiger, hidden dragon ve daha bir sürü....

dizi: battle star galactica, dr who, bigbang theory ilk aklıma gelenler.


5-Hayat felsefenizi üç-beş-on madde ile özetleyin desem? (seçim sizin)

özetlemeden geçmeyi tercih ediyorum :)

6-Müziğe geri döneceğim, en sevdiğiniz 3 sanatçı/grup? Ve onların en sevdiğiniz 5 şarkısı hangisi? Neden?

Uhhh içinden çıkılmaz. O zaman blog konsepti içinde JRock familyasından yanıtlamakla yetineyim.parçalarına benim için özel olanlardan seçiyorum.

X Japan: Nedene gerek var mı?

Rusty Nail
Voiceless screaming
tears
art of life
endless rain

Luna Sea: Parçaları, grup elemanları, duruşları, müzikleri, geriye bıraktıkları, etkiledikleri, dinleyici olarak aldığım haz falan....

Rosier
storm
I for you
wish
In my dream

Glay: İlk tanıştığım Japon grubudur kendisi :) İyi ki tanışmışım

however
street life
rain
missing you
special thanks


7-Bana herhangi bir ülkenin müzik piyasasını uzun uzun anlatın. Ülke seçimi tamamen size kalmış.

Öyleyse bu noktada C-Pop tan bahsedeyim. C-pop diyorum ama son dönemde hareketlenen chinese (mandarin) pop piyasasından ziyade konuyu Canto pop a indirgeyeceğim. Sonuçta K-pop ortada yokken buralar hep kanto - pop tu.

Önce kısa bir bilgi vereyim Çin Halk Cumhuriyeti çatısı altında var olan pek çok etnik grup var. Biz ülkede konuşulan dile kısaca Çince diyoruz fakat ana karada ve dünyaya yayılmış olan Çinliler arasında en fazla konuşulanı mandarin. Bunun dışında çok fazla lehçe bulunmakta bunlardan en yaygın olanı Kantonca.(cantonese) Hong Kong ve ana kıtanın bir kısmında insanlar arasında konuşuluyor. Kantonca konuşan mandarin konuşanı fazla anlamaz. (yani gerçi iki çinli mandarin konuşsa da birbirini anlamayabiliyor). Bu gözler ana kıtada mandarin öğrenen Hong Konglular gördü :)

Dönelim Kanto - Pop a. Ana kara Çin' in kültürel çeşitliliği, müzik ve sanat geleneği yadsınamaz. Bir dönemden sonra işin içine yabancılar da dahil oluyor.

Bu tarza aslında Hong Kong'a ana karadan göçen Çinlilerin ilham verdiği söyleniyor. Bu kısımları fazla uzatmayacağım, konuyla ilgili farklı kaynaklar mevcut ama hepsinin sonucu şuraya uzanıyor. O dönemde göçen Çinlilerin taşıdığı geleneksel müzik tarzı ( ninni, türkü, opera vs...) ile batı etkisinin karışımıyla kanto  pop denilen kavram ortaya çıkıyor. Unutmayalım ki Hong Kong 1997 ye kadar İngiliz himayesi altındaydı.

70 lere gelene kadar aslında Kanton pop' a emek veren, bunun içine katkı veren pek çok kişi ve etmen var ama mainstream olamıyor. Aksine Hong Kong yerine çevre ülkelerdeki Çinliler tarafından daha çok rağbet görüyor. 59 dan sonra filmlerin jeneriklerinde yer alan parçalar biraz daha gün yüzüne çıkmasını sağlıyor ama bu parçaların oluşması için söz yazarından bestecisine müthiş bir çaba var.

70lerde ekonomi coşunca insanların alım gücü de artıyor ve eğlence sektörüne yatan para artıyor. Televizyon/sinema   etkili  hale geliyor. Böylece lokal bir kültür oluşuyor. Mandarin ya da İngilizce söyleyenler Kantoncaya dönmeye başlıyor.Televizyon programları ve parçalar ana kara ve çevre ülkelere girmeye başlıyor. Başarı kazandıkça Hong Kong eğlence sektörüne dışarıdan da para gelmeye başlıyor. Bu dönemde pek çok cover parça ortaya çıkıyor doğal olarak. Pek çok parça Japonca ya da İngilizce şarkıların Kantonça yorumu.

80 den sonra müzik endüstrisinde çok daha profesyonel bir yapılanma ortaya çıkıyor. Farklı yetenekler, şirketler tarafından seçiliyor. Piyasanın haklarını korumaya yönelik kuruluşlar inşa ediliyor.

80 ve 90 larda en bomba dönemini yaşıyor Kantopop. Müthiş bir başarısı oluşuyor ve Asya yı bir nevi domine ediyor.

80 öncesi adı saygıyla anılanları bir yana koyacağım ve sonrasını ele alacağım. Bu dönemde Anita Mui, Leslie Chen ve nicesi ortamı sallıyor.

90 larda ortaya "Four Heavenly Kings" ortaya çıkıyor. Bu dönemde piyasayı domine eden 4 kişi. Uzak doğu ile ilgilineneler en azından bu isimlere aşinadır :)

Andy Lau
Aaro Kwok
Leon Lai
Jacky Cheung

Bunlarla birlikte istemeden de olsa hakkını yememek adına anmam gereken bir Faye Wong var, ve daha bir sürü...

2000 li yıllarda ortamdan ayrılanlarla birlikte yeni isimler geliyor. Twins, Nicolas Tse, Edison Chen, Eason Chan ve daha bir sürü...

2000 lerin sonuna doğru  ise Kantopop o altın dönemini kaybediyor, lokal müzik olmaktan çıkıp deniz aşırı bir başarı yakalamışken, Kore, Tayvan ana kıta Çin müzik endüstrisinin  sağlam atakları karşısında çok daha büyüyen bir piayasanın küçük bir alt dalı oluveriyor.

Bir iki noktaya daha değineyim Kanto pop söylüyorsanız en az bir filmde oynamak zorundasınız, yetenek önemli değil. Şarkı söyleyipte filmde yer almamış az isim vardır :))

Uzak doğunun genelinde görüldüğü şekilde temiz ve düzgün bir imaja çok önem verilirdi ancak 2000 sonlarında pek çok skandal patladı, bir sürü isime yazık oldu.

Böyle işte, en kısa ve öz şekilde bu kadar toparlayabildim bana kalsa sabah kadar anlatırım :)



8- Sizce en güzel ve en kötü duygular hangileridir? Nedenlerini söylemeyi unutmayın!

bu değişir ya da çok uzun yazmak gerekir. Kime göre neye göre, duruma göre falan....

9- “Bu adam benim idolüm.” Dediğiniz biri var mı? Varsa kim? Yoksa olmak istediğiniz insanı bana siz anlatın.

Sakata Gintoki hahahah

şaka bir yana ama  yok, ne yazık ki hiç öyle biri olmadı. Beğendiğim, takdir ettiğim, saydığım pek çok kişi oldu ama idol olmaya uzaklar.

İdolüm olmaya en yakın karakter Gintoki gerçekten sanırım :))

10- Şuan neredesin, ne yapıyorsun ve bundan on yıl sonra nerede, ne yapacaksın? Bu hayattaki amacın ne abi? Ne için yaşıyorsun?

Şu anda bilgisayarın başında soruları yanıtlamaya çalışırken ve kendimle boğuşurken, bir yandan kahvemi içip diğer yandan müzik dinliyorum. Ne için yaşadığımı ya da amacımın olup olmadığını bilseydim hayatım çok kolay olurdu :)) plan ve programsızlık candır *_*

Böyle diyerek burada noktalayım. Eğer kendisi henüz almadıysa mimi LoverK'  ya paslıyorum.

2 Kasım 2013 Cumartesi

TREASURE INN: Uzaklardan Bir Film Daha...




2011 yapımı bu Wong Jing filmi de merak edilip listelenmişler kısmındaydı. Sonunda bir akşam oturup izleme fırsatı yakalayabildim.

Doğruyu söylemem gerekirse Nicholas Tse, Nick Cheung, Kenny Ho, Charlene Choi' li kadrodan beklentim daha yüksekti. Bulduğum ise en azından beni eğlendirmeye yetti zaman zaman bu ne ya desem bile.



Bir kasabada düşük rütbeli polisler olan sakin, kendinden emin, zeki Nicholas Tse ve ukala Nick Cheung kasabada yaşanan bir cinayet olayında mekanı incelerler. Nick Cheung ve Nicholas Tse' nin karakter olarak zıt kişilikler olduğunu belirtmem lazım. Kasabaya gelen olayı inceleyen ekibin başı Kenny Ho, bu ikisinin şüpheli olabileceğini ima edince, tutuklanırlar. Bu esnada dolandırıcılıkla geçinen Charlene Choi ve Huang Yi ile karşılaşırlar ve birlikte kaçarlar. Cinayetin sebebi olan hazinenin Treasure Inn adındaki yerde açık arttırmaya çıkarılacağını öğrendikleri için yolda tanıştıkları Doktor Tong Dawei ile buraya doğru yola çıkarlar.

(Nicholas Tse ve Charlene Choi seslendiriyor bu parçayı. Filmde ikisi üzerine yoğunlaşılmış sahnelerden görüntüler seçilmiş. yani sakın sanmayın ki film bu kadar)



Komedi türündeki bu filmde bazı espriler gerçekten insanı yakalıyor. Zıtlıklar, kurgudaki şaşırtmacalar, zaman zaman absürdlüğe vurdurulan komedi ortamı genel anlamda keyifliyken aynı zamanda aksiyon yönetmeni olarak Corey Yuen iyi bir iş çıkartıyor.



Kötü adamlar statüsündeki çete üyeleri ise süper güçleri olmasına rağmen ara sıra oldukça sevimli olabiliyorlar. Karakterler zaman zaman sinir bozucu olsa dahi oyunculuklar genel anlamda  keyifli. Yani beklentileri karşılamasa bile ve türünün devri kapanmış olmasına rağmen eğlenmek için seyredilebilecek filmlerden bir tanesi.

24 Şubat 2013 Pazar

The Viral Factor: Jik Zin




2012 yapımı bu Dante Lam filmini bekletiyor izleyecek geniş bir zaman aralığı yaratıp keyifle izlemeyi planlıyordum ama dayanamayıp izleyip bitirdim...

Dante Lam ve kadrolu oyuncuları Nicholas Tse, Liu Ka Chi ile birlikte Jay Chou, Andy On ... Nasıl bir iş çıkmış ortaya bakalım diye kıvranmama ve iyi bir aksiyon filmi diye sayıklıyor olmama çare oldu bir nevi...

Film Ürdün' de başlıyor, bir ara Çin' e uzanıyor oradan rotayı Malezya' ya çeviriyor sonra tekrar Çin' e dönüyor. Jay Chou kardeşimiz Ürdün' de görevli koruma timlerinden birinde çok güçlü bir virüsün yaratıcısı olan amca ve ailesini korumakla görevli bir timdeyken yaralanıp Çin' e annesinin yanına dönüyor. Annesi burada sen benim tek oğlum değilsin küçükken seni alıp babanla ağabeyini terk ettim diyince bu sefer Malezya'ya bu ikisini bulmaya gidiyor. Senaryo yazımına el atmış Dante Lam' dan çok daha korkunç bir özet çıkarmış oldum.

Filmin senaryosu çok feci, büyük bütçeli ve diğer açılardan başarılı bu filme hiç yakışmamış zira tamamen rastlantısallık üzerine kurulu ve 21. yüzyıla gelmişiz dünya ne kadar küçük be kardeş dedittiriyor ne yazık ki... Bu nedenle senaryo bahane aksiyon şahane tarzında bir film.



Görüntüler ve aksiyon sahneleri bunun aksi olarak tatmin edici. Görüntüler ve aksiyon koreografileri oldukça başarılı zaten insan bunlara kapılıp gidiyor.

Nicholas Tse zaman zaman abartılı olsa da genel anlamda iyi bir performans çıkarmış bana kalırsa. Jay Chou' nun pek bir şey yapmasına gerek kalmamış ama resime iyi oturmuş.

Filmde yer lana kadınlar Bai Bing ve Lin Peng' in pek bir aksiyonu ya da geri planı olmasa da - es geçilmişler duygusunu yaratsa da - ikisi de çok güzel :) Kadınlar silik ama filmin en akıllı ve olgun karakteri Man Yeung' un kızıdır sanırım.

Bu bütçe, bu görüntüler, bu aksiyon sahelerine daha inandırıcı bir senaryo eklenseymiş ortalığı darma dağın edermiş, bu haliyle yine izlenir yine keyif verir orası ayrı.

8 Kasım 2012 Perşembe

5. YILA GİRİYORMUŞ BLOG...



Farkettim ki blog 5. yılına giriyormuş. Zaman çabuk geçiyor...

Sıkıntılı dönemlerim esnasında blog açayım bari, izlediklerim, dinlediklerim üzerine geyik yaparım kararına varmıştım o zamanlar. Böylece blog başladı. Neler değişti, Uzakdoğu ilgilileri ve sayısı nereden nereye geldi muhabbetlerine girmeyeceğim...

4 yıl bitecek olmasına rağmen zaman zaman ihmal ettiğim çok olmuştur burayı o nedenle pek üretken bir yer sayılmaz buna rağmen kendi halinde sessiz sedasız ilerlerken ve  hiç de beklemezken - gerçekten ne yalan söyleyeyim kim okur ki bunları diyordum bir iki kişi harici - izleyiciler katıldılar, onlara teşekkür ederim... Okudukları yazılar için zaman ayırıp yorum yazanlar oldu. Onlara da teşekkürler...

Kötü zamanlarımda blog benim için neşe kaynağı oldu :)

Bu zaman içerisinde zaman zaman bazı arkadaşlar da blog için yazılarını gönderdiler, emekleri geçti, sağolsunlar...

O zaman sözü uzatmadan açılış dinletisine geçelim...

Çin& Hong Kong' dan 4. yılın bitmesi şerefine törene en genç hallerinden biriyle  Nicholas Tse katılıyor...




Kore' den Super Junior  bir parça seslendirmek istedi, hay hay, sizi mi kıracağım çocuklar... Buyrun dedim...




Luna Sea tabii ki yer almalıydı hem de bir Hide coverıyla



Hide demişken kendisini bu parçayla anmazsam içimde kalır, bu parçanın yeri var bende...




 Anime Kategorisi:

Animelerden izlediğim ve üzerine yazmak istediklerimden bahsettim...

Blog içinde yer alan anime yazılarından en çok okunma ödülü Bleach Ichimaru Gin' e gitmiş.

Ichimaru Gin' e ödülünü verirken sahneye performans için o zaman animeleri temsilen bir parça/anime seçiyorum... (şu seçme olayı o kadar zor ki...)

ahahahaha buldum buldum, biraz heyecan gelsin...

An Cafe - Kakusei Heroism /Darker Than Black... (An Cafe nin sevdiğim tek parçasıdır herhalde..)




Dramalardan dem vurmuşuz ara ara...

Drama yazıları içerisinde en çok  tıklanma ödülü Hana Yori Dango' ya gidiyor.

Ai Otsuka Planeterium alalım hemen önce...



Drama performansları için sahneye ülke bazında aşağıdaki dramaları davet ederek hep birlikte ostlarından bir parça dinliyoruz.

Japonya- Samurai High School



Kore- The Legend



Çin&Tayvan&Hong Kong' u temsilen Together / Mars



Film kategorisinde en çok tıklanan yazı The Treasure Hunter olmuş...

Film kategorisini temsilen sahneye davet ediyoruz; (şak şak şak şak.......)

Shaolin - Andy Lau - Wu




Duelist - Kang Dong Won ve Ha Ji Won seslendirsin...



The Sword of Alexander - Glay





Klip yorumları içerisinde en çok tıklanan  HIT 5 yazısı...


Klip yorumları içerisinde ele alınanları temsilen sahneye  DBSK Mirotic' i alıyoruz.



Ayrıca Buck Tick ve Mucc u tarafından yorumculara cesaret ödülü veriliyor

Manga kategorisinde ödül Zettai Kareshi ye gidiyor..

Bloga yazılan ilk yazı olması dolayısıyla da Devil May Cry yazısına da mansiyon ödülünü veriyorum...

Şimdiye kadar izleyen, okuyan, blog vasıtası ile sohbet ettiğim herkese teşekkürler...

1 Eylül 2012 Cumartesi

Gen X Cops...





Kim ne derse desin, ne kadar geyik olursa olsun 1999 Hong Kong yapımı bu filmi seviyorum :)

Aslında "You Can' t Stop Me"' yi buraya eklemeyi uzun zamandır düşünüyordum da bir türlü ekleyememiştim. Sonra bugün aniden içimde tutuşan tekrar izleme arzusuyla yıllar yıllaaaarr sonra oturdum filmi tekrar izledim, yine eğlendim...

Yıllar yıllaaar önce tatildeyken ve ayrıca Uzakdoğu tiyatrosu üzerine bir çalışma hazırlıyorken (kabaca adını böyle anayım) televizyonda denk gelmiştim bu filme... Gayet motive edici oldu fazla söze gerek yok.

Benny Chan' ın elinden çıkma bu filmin kadrosu şöyle; Nicholas Tse, Stephen Fung, Sam Lee, Eric Tsang, Daniel Wu, Francis Ng, Grace Yip, Toru Nakamura ve daha bir sürü... Yapımcıları arasında Jackie Chan de mevcut ki film içinde kendisini görmek mümkün.



(stephen fung, nicholas tse, sam lee)

Geyik diyalogları, fırlama karakterleri, güzel aksiyon sahneleriyle eğlenen sadece ben miyim bilemiyorum ama güzel film...

Sonrasında bunun devam filmi olan Gen Y Cops' u da çektiler, o filmde Nicholas Tse yerine Edison Chen yer alıyordu ama Gen X Cops' un tadına ulaşamadı.

Şimdi geyik diyaloglar dedim de gerçekten böyle geyikler mevcut, bir de Japon amcanın hayaletler ve ölüm üzerine bir hikayesi var, o pek geyik değil ama...

Hareket, aksiyon ile birlikte karakterler ve performansları da film için oldukça uygun ama Francis Ng' nin hakkını yememek lazım.



İşte bu da Gen X Cops' un meşhur ve benim çok eğlendiğim parçası You Can' t Stop Me. Sonradan yönetmenlik kapılarını aralayan Stephen Fung' un bestesi.

Nicholas Tse, Sam Lee ve Stephen Fung birlikte icra etmekteler.




Yıl olmuş 2012, ne izlerim 99 filmini demeyin. İzleyin bence vakit geçirmek için...

Bu da ost' tan başka bir Stephen Fung parçası... Let me Bleed


23 Haziran 2012 Cumartesi

A Man Called Hero: Jung Wa ying Hong




Akıl insana ne oyunlar oynuyor? Hele insan biraz salaksa tadından yenmiyor.

1999 yapımı Andrew Lau elinden çıkma bu Hong Kong filminde öyle bir şok yaşadım ki akabinde duruma çok güldüm.

Filmin daha açılışında çalan parça için " Nasıl ya? Bu Ekin Cheng' in parçası zaten yıllardan beri yok mu? Tekrar bu film için mi kullanmışlar ?" diye sordum kendime.



Sonra Ekin Cheng gözükünce " Ne kadar genç görünüyor" diye düşündüm.

Nicholas Tse ortaya çıkınca " Vay bee. Ufalda cebime gir. Bir de Ekin Cheng' in oğlunu oynuyorsun" diye kafaya aldım filmi...

Filmin sonunda Nicholas Tse' nin yıllardan beri dinlediğim parçasını (First Glance)  duyduğumda "Bunlar da eskilere dair ne varsa toplamışlar" dedim utanmadan...



Neden? Çünkü ben bu filmin en azından 2005 sonrası olduğuna şartlamışım kendimi. Her şey 1999 yapımı olduğunu kapanışta görmemle başladı. Önce etrafım karardı sonra bir tünelden geçtim ve yıllaaaaar öncesine gittim. Can hıraş bu filmin alayabileceğim bir altyazısını bulmak için çırpınıyordum. Uzun uğraşlardan sonra filmi bir dondurucuya kapatarak gelecek yıllarda gerekli teknoloji geliştiğinde izlemek için saklamıştım. Salağım işte yapacak bir şey yok!

Neyse bu psikolojik etkileri dışında filme dönersek bu film de Fung Wan - StormRiders' lar gibi Ma Wing Sing' in imzasını taşıyan bir manhua klasiği. - Adam ne yazmış ya! - Gerçi bu seri hakkında bir bilgim yok.

Filmin içinde  Ekin Cheng, Yuen Biao, Nicholas Tse, Qi Shu yu görmek falan hoş. Bir yere göre de hoş ilerliyor ama ne zaman filmin içine görsel efektler giriyor o zaman olay kopuyor. Şu ninjalarla dövüş sahnesi nedir öyle, ne biçim efektir o? Halbuki Yuen Biao amca ne güzel koreografiler sergiliyordu. Hero ile filmin kötü adamı Yenilmez (Francis Ng) dövüşerek Özgürlük Heykelini bile yamulttular ve beni kahkaha krizine soktular.

Ayrıca Yenilmez şu repliğiyle seyircinin tüm desteğini kaybetti;

"Bu düello için gözlerimi kör ettim. ( hadi olabilir) Karımı ve çocuğumu öldürdüm. Artık hiç bir şey dikkatimi dağıtamaz." Bu noktada kendisine bravo dedim ve sen yanlış yere gelmişsin arkadaş yazılı notumu göndermek istedim.

Neyse doğal olarak Ma Wing Sing manhua sı olduğu için çok fazla karakter ve aynı anda ilerleyen pek çok olay var. Filmde hepsini anlatmak  mümkün olmadığı için kopukluklar mevcut. Mesela ben hala merak ediyorum kızı nerde lan bu adamın?

Bu arada Shadow çok korkutucu...

En eğlendirici olaylardan bir tanesi ekibin Pekin operası sergileyerek madene sızmasıydı sanırım. Amerikalı denyonun " kung fu mu? bu maymun dansına benziyor" yorumu da diğer bir noktaydı.

Sonuç olarak benim gibi Hong Kong filmlerinin en kötülerini bile izleme eğiliminde olanlar, Yuen Biao, Ekin Cheng, Nicholas Tse, Qi Su görmek isteyenler izleyebilir. Gerçi artık eski filmler kategorisinde yer alıyor ama yapacak bir şey yok.

Bu arada Qi Shu' nun dudakları yüzünün yarısını kaplıyor :)

18 Şubat 2012 Cumartesi

STORM RIDER - CLASH OF THE EVILS



Storm Riders olayına (The Storm Riders ve The Storm Warriors ) Dante Lam' da elini attı bu Çin yapımı anime ile. Bunu izlemek için bir zamanlar çok aramıştım. Nihayetinde bir gün mutlu sona erdim.

Storm Riders'ın (Fung Wan) yazarı-çizeri Ma Wing-Shing öylesine geniş bir dünyaya imza atmış ki herkes bir yerinden tutup bunu uyarlamaya çalışıyor. Tabii zaman aralıkları, aradakiler, karakterleri anlayabilmek seriye uzak insanlar için bir işkenceye dönüşebiliyor. Bir de uyarlama adı üstünde orijinal mangaya çoğu zaman pek sadık kalmayabiliyor. Clash of Evils' ın en basit tanımı iki film arasında yer almasıdır ancak yine de üç yapım arasında kopukluklar bulunuyor önceden belirteyim.

Clash of Evils fena değil, çizimleri, müzikleri vs..., Dante Lam hevesini alırken fena da bir iş çıkarmamış ve izlediğim çoğu Çin anime ve animasyonundan çok daha iyi ki bu da yönetmenden kaynaklanıyor. Bunun dışında bir diğer not mandarin versiyonunda Cloud' u Nicholas Tse, Kanto versiyonunda ise Raymond Lam seslendiriyor. Bu da Cloud' un karimasına karizma katıyor hehehe. Gerçi burada Cloud çok çirkin görünüyor ama hafıza kaybı yaşadığı için köklerinden ve geçmişinden arınmış daha insancıl bir Cloud görüyoruz.

Neyse efendim bu seriye merak duyanlar izlemekten hoşlanır, uzaktan yakından alakası olmayanların ne düşüneceği konusunda yorum yapmak istemem

Bu da filmin kapanış parçası sevmek ben...



Haa bir de Nameless ustanın kapışma sahnesini ben oldukça öznel olarak beğendim.

27 Kasım 2011 Pazar

A CHINESE TALL STORY ( Ching Din Dai Sing) : Fantastik... Dombastik... Lombastik...



2005 yapımı bu film hayatımda şu ana kadar izlediğim en fantastik Hong Kong filmlerinden biri olmaya adaydır. Biraz geç izlemenin hüznü ve aynı zamanda heyecanı içinde filme daldım gittim... İlerleyen dakikalarda müziklerle duygulandım, yer yer kahkahalara boğuldum, zaman zaman gözlerim absürtlük nedeniyle fal taşı gibi açıldı, ara ara gaza geldim falan ama tüm seyredenlerin aynı tepkileri göstermeyeceğine eminim.



Neden izlemeye ilk fırsatım olduğunda heyecanlandırmıştı bu Jeffrey Lau filmi beni? Çünkü içinde oldukça tanınan popüler isimler var. Nicholas Tse, Charlene Choi, William Chen, Fan Bing Bing vs... Şimdi bu kadrodan çok ciddi, efsanevi bir film çıkmayacağı belli ama yine de insanı ekrana bağlayacak, sürüklerken eğlendirecek bir iş bekletiyor kişiye.




Diğer ve en önemli konu Journey to The West ve bağlı olarak Monkey King esintileri barındırıyor görünmesiydi. Journey to The West benim gibi mitoloji, efsane, destanlara bayılanlar için bir mücevherdir. Ne yazık ki bunun da orijinalini okumaya ömrüm yetmeyecek ama karakterleri ve temsil ettikleri, konusu, alt metni, renkleri ve mizahıyla bambaşka bir dünyadır. Konuştuğum bir kısım insan " Journey to the West"' ten hoşlanmadıklarını çünkü bunun bir amaca hizmet ettiğini söylemişti bir seferinde. Bu bambaşka bir yazının konusu ama böyle bile olsa bu metnin edebi değerini ve yaratıcılığını azaltmıyor. Bunun dışında özellikle Çin mitolojisi, masalları ve hikayelerinde gebeş tanrılara sonlarını bile bile baş kaldıran ölümlüler, insanlarla bir iyi bir kötü ilişklileri olan, yaptıklarına anlam verilemeyen zaman zaman muzip tanrılar, canları sıkıldığında ölümsüzler katına çıkabilen keşişler ve daha nicesiyle ilgili bir sürü zaman zaman komik, zaman zaman traji komik dramın dibine vurmaktan ziyade çift anlatımlı hikayeler mevcut. Bu tarz şeyleri sevenler bekliyor işte, naparsın kardeşim? Neyse bu kısmı çok uzattım sanırım, film için heyecan yaratan unsurlardan bir tanesi de buydu. Şimdi eldeki kadro ve yönetmen de göz önüne alındığında en azından denk olmasa da acaba Stephen Chow' un Chinese Odesseyleri kıvamında bir şey çıkar mı ortaya diye düşünmedim değil. Yani kısaca bir beklenti var...ve film başlayınca bilgisayar oyunu, anime, film geçişleriyle birlikte neler neler görmüyor ki şu gözler?

Film masalımsı bir hikaye üzerine kurulu o masalı daha da teknolojk hale getirmişler ki insan çeşitli tepkilerle kilitlenip kalıyor ekrana...

(O sihirli müziklerden...)



Filmin kurgusu monk (Nicholas Tse) üzerine ama esasen kendisinin hiçbir işlevi yok - bu arada ne yazık ki Sunwukong' un (William Chen) da işlevi yok - ama ilk başta spider man göndermesi yarıyor zaten iş ondan sonra başlıyor. Önce çocuk kıvamında gelen Sunwukong' un maymunları tebessüm ettirdikten sonra olaya giren uzaylılar ya da zaman yolculuğu ile dünyayı terk edip gitmiş insanların ataları olarak kendilerini tanımlayanlar piramitlere bile gönderme yapıyor ve akabinde ortam aniden bir animasyona dönüşüyor. Bu gözler daha ne görebilir diye düşünürken tanrının yanında bir de Buddha çıkıyor zaten o dakikaya gelmiş insan kopuyor. Üzerine savaş anında "çok sıkıldım. bugün izinliyim" diyen wukong' un sopası, cinler vs...ile tam bir fantezi kare.

Haa ben eğlendim mi? karşıma çıkan bu anlamsız - gerçekten mana içermeyen - ortaya karışık absürdlük karşısında müthiş eğlendim. Bunu derken aslında konunun hikayesi çirkin ifrit kızla rahibin saf, imkansız ve masalımsı aşkını ayrı tutuyorum. Bunun üzerine kurulmuş absürtlük ve anlatımdan bahsediyorum.

(Sacred Love' ın Nicholas Tse&Charlene Choi soslu versiyonu)




Bir başka konu filmin müzikleri enfes ki altında Joe Hisaishi' nin imzası var... Kendisi burada ben müziğimle her şeyi izlettiririm gibi bir ders veriyor olabilir ki sadece bunlar dinlenerek daha az fantezi soslu bir hayalgücü yaratılarak film kafada canlandırılabilir. Onca saçmalıktan sonra final sahnesini dokunaklı yapan kendisinin müziğidir. - biraz da monk' un yani nicholas tse' nin merdivenlere gömdüğü çenesidir. Bir adamın yaptığı her parça her çalışma mı sihirli olur? Kendisine bir kez daha saygılarımı iletiyorum.

Nicholas Tse ile Charlene Choi' nun seslendirdiği "sacred love" versiyonu ve" ai " da ayrıca dinlenilesi...

(Ai)




Gerçekten bir masal. Bir masaldan nasıl fantazi çıkarılabilirin ya da müzikler bir filmi nasıl izletiriririn dersi...

Ayrıca "Aliens vs Ninjas" konusuna "Aliens vs Cowboys" dan daha önce "Aliens vs Demons" düetini eklemiş bir filmdir kendisi.

9 Ekim 2011 Pazar

SHAOLIN: Vay Vay Vay kadroya gel...



Bu tarz filmleri izlediğimde her seferinde tüfek icat oldu mertlik bozuldu derim. Bu 2011 yapımı Benny Chan filmi de benim için istisna olmadı.

Zamanında afişini görmeme rağmen beni zorla sinemaya götürmek isteyenlere ayak diremişliğim vardır bu film için zira şimdi afişinde Andy Lau, Nicholas Tse, Jackie Chan görüp içim gitti ama filmi Çince izlemeyi hiç istememiştim zira anlayamayacaktım ingilizce altyazı olmadan ve bana göre dışarıdan güzelim gözüken bu filmin heba olmasını istemiyordum ki bir aya boyunca afişin önünde geçip hipnotize oldum ama direndim. Daha sonra işte yakın geçmişte sonunda oturdum Türkçe' ye İntikam Savaşçıları olarak çevrilmiş bu filmi  yine Çince ama bu sefer İngilizce altyazılarıyla izledim.

Nasıl bir film konusuna girmeden önce cıvık moda geçerek vay vay vay kadroya gel diyerek başlamak isterim. Zira Andy Lau var, Nicholas Tse var üzerine Jackie Chan var. Daha bitmedi Wu Jing ve Xing Yu var üstüne üstlük bir adet Fan Bing Bing var...vuuuu..!! Oldukça iddialı.








Filme gelirsek; Çin tarihinde pek çok kez görülen kaos dönemlerinden bir tanesinde yine hakim güçler bir Shaolin Tapınağını gözlerine kestirirler.- Güçler genelde bir tapınağı, shaolin, budist, tao, wu tang, hangisi denk gelirse gözlerine kestirir.- Kaderin bir oyunu olarak egemen güçlerin başı kendini bu tapınakta bulmuştur ve oradaki insanlarla tanışır, yaşadıklarının etkisiyle buraya yakınlaşır ama kendisinin de eskiden dahil olduğu eski güçler bu adam için tapınağa dalmakta zeval görmezler. Burada kesiyorum. Klasik ve bilindik bir konu. Daha önce de sayısız filmde benzer tema işlenmiştir.

Geyik zamanına geri dönüyorum ve öncelikle Nicholas Tse' yi ele alıyorum. Nereden nereye demedim değil. Young& Dangerous, Gen X cops, Tiramisu, Time and Tide, Comic King, New Police Story, Dragon Tiger Gate ve diğerlerinden, Beast Stalker, Bodyguards and Assasins ve Shaolin' e. Kötü adam da olurmuşlara girdim gerçi kötü adam tarihinin öncesinde Storm Warriors var. Hey gidi mazi.. Neyse hakkını yememek lazım ilerleyen zamanla efendi bir adam ve kendini geliştiren bir insan oldu. Yani ben bu kanaatteyim en azından. Performansını da beğendim.

Andy Lau; adam dursa yetiyor. Çoğu zaman insan iyi bir oyuncu mu acaba düşünüyor ne bileyim en azından ben onu izlerken oyunculuğunu pek düşünmüyorum. Aynı anda bir kaç karpuz taşıyan uzakdoğunun süperstarı. Takdir... Ayrıca filmin bence film kadar hoş ve güzel tema parçası "wu" yu da bu amca seslendiriyor. Parça çok hoş gerçekten.





Jackie Chan: Hakkında konuşmak bana düşmez :) kötü bir şey söyleyeni döverler. Bu filmde de son zamanlardaki rol değişimini görüyoruz çokta yer almıyor ama yine bildiğimiz Jackie Chan. Yine esprili, doğrucu, yine süper. Bu filmle birlikte The Forbidden Kingdom faciasını kafamdan tamamiyle sildim artık. Her insan hata yapar diyorum ve kendisinin Hong Kong da kalmasını diliyorum. Yine bu filmde de kendisinden bir dövüş tekniği öğrenilebilir. Yine en eğlencelisi...

Fan Bing Bing: Yine çok güzel...

Doğal ve beklenecek şekilde Wu Jing ve Xing Yu nun filme katkısı büyük.

Tapınak içindeki toplu sahnelere ve veletlere değinmeyeceğim bile.

Bu geçit töreninden sonra filme geri dönersek, konu basit ve bilindik dedik. Duygu geçişleri ya da karakterler arası ilişki bana kalırsa yönetmenin yönlendiriciliğinden ziyade oyuncuların performansından kaynaklanıyor. Yine de istediğini veriyor mu? Çok bir şey vermek istediğini sanmıyorum en azından pek öyle bir derdi yok, bunu tamamen çok daha iyi olabileceğini düşünerek yazıyorum -ama yine de istediğini veriyor ve etkileyici bir film. Özellikle oyunculara alkış. Klasik bir Benny Chan performansı bana kalırsa, nacizane düşüncem. Neyse bu arada filme muazzam bir katkısı olan Wu Jing' i de gördüğüm ilk sahnede Leon Lai sandım kendisinden özür diliyorum ama bu tamamen benim dangalaklığım ve berbat yüz hafızamdan kaynaklanıyor. Klasik ve bilindik dedim ama bu filme kötü diyeni Shaolinler tekmeler, aslan kaplan pençesi atarlar. He sonunda ki o tipsiz yabancının gülüşü adamı gıcık edip kendisine dalma isteği yaratıyor mu? yaratıyor halbuki çok bilindik bir numara. İşte etkileyici olduğunun kanıtlarından biri.

Film konu ya da kurgudan ziyade daha çok aksiyonu ön plana çıkarmayı hedeflemiş bana kalırsa. Bunda da başarılı olmuş. Aksiyon koreograflarından birinin Corey Yuen olduğunu belirteyim ki beklentiler artsın. Koreografiler son derece akıcı, estetik, izlenebilir ve heyecan verici. En kötüsü olmasına rağmen Andy Lau vs N. Tse en beğendiğim oldu bunu da tamamen filmin gazına bağlıyorum başka bir nedeni yok. Bu arada tapınakta Andy Lau ile kung fu çalışan tombiş velete bittim.

Sonuç olarak öncelikle bütçesine demiş, başarılı bir 2011 yapımı. Hele insan Hong Kong filmlerini seviyorsa izlemesinde fayda var.

Ben bu filmi bitirdikten sonra hızımı alamayıp belirli nedenlerden ötürü oturup birde The Shaolin Temple' ı yıllar sonra tekrar izledim. Jet Li' nin ilk filmi... O derece etkilenmişim...

31 Temmuz 2011 Pazar

THE DRUMMER: Davulu Fethetmeyi Denemediğin Zaman Artık Hazırsındır....


Her zamanki gibi oldukça sıkıcı ve manasız geçen bir günün ardından sıcaklardan bunalmış ve bu sıcakta dışarıda ne yapacağım düşüncesine dayanmış bir şekilde kendimi eve attıktan ve “yaşasın kurtuluuuşşş!” nidalarını seslendirdikten sonra ilerleyen saatlerde bünyede oluşan sıkıntı kaynaklı “ne yapsak?”, “ ne yapsak?” baskılarının sonucu bir film izlemeye karar verdim. Şansıma çıkan film 2007 yapımı Kenneth Bi filmi olan The Drummer oldu. Seçimde iki öğe ağır bastı. Birincisi davullar üzerine olması. Şimdiye kadar bu tarz davul gösterileri anlamında hep Japon gruplarını izlemiş ve bu canlı gösterilerden hayli etkilenmiş olduğumdan “bu Zen Davulcuları nasılmış bakalım?” merakı oluştu. İkincisi ise Invisible Target ile tanıştığım ki bu filmde Shawn Yue ve Nicholas Tse ile birlikte üçü bir arada olmuşlardı Jaycee Chan’ ın performansını (kendisi Jackie Chan’ın oğlu) merak etmemdi.

Hong Kong’ da bir mafya babasının (Tony Leung Ka-Fai) oğlu olarak, vahşi babasıyla sevgi-nefret ilişkisi içinde yaşayan bir grupta davul çalan ve bu şekilde serserice takılan Sid (Jaycee Chan) takım elbiseli başka bir mafyatik amcanın manitaya kancayı takınca bu yaşlı amcanın tehditleri nedeniyle babası tarafında, babasının sağ kolu ile birlikte Tayvan’ a gönderilir. Burada dağda yaşayan Zen Davulcularıyla tanışır.Zen davulcuları işte; yüzlerinde nur var ki Sid’ in başlardaki şımarık ve yüksek egolu tavırlarına sabretmeyi bilip onu gruba dahil ederler ve Sid’ in dönüşüm yolculuğu için bir vesile olurlar. Daha sonra olaylar yine bir şekilde Hong Kong’ a döner ancak artık eski Sid yerine bir yandan Zen öğretisinin bir yandan da davulun ruhsallığının değiştirdiği Sid görülür.

Genel olarak bakıldığı zaman klişe bir senaryo, benzeri, aynı kalıpta olan pek çok film vardır. Asi çocuk, karşılaştığı bir grup ya da bir insan, asi çocuğu etkileyen bir aktivite (karate, yemek yapmak,futbol vs...) ve bununla birlikte kendine göre hayatını tekrar anlamlandırması. Bu filmde bu tarz filmlerden sadece bir tanesi üstelik senaryo iki farklı dünyayı ve geçişleri – Hong Kong ve ahalisinin suça yatkın ve vahşi yaşamı, Zen davulcularının doğayla bütünleşik, dingin hayatı ve bu ikisi arasında birinde diğerine geçmeye çalışan Sid – birleştirme konusunda pek başarılı değil. Senaryonun bu eksikliği ve manayı tam oturtamamasına rağmen film en azından davullar, Zen davulcularının dağdaki hayatları ve kendilerini doğayla bütünleştirdikleri sahneler için bile izlenebilir.

Zaten filmin ilk sahnesi bir şekilde insanı kendine bağlamayı başarıyor. Bir sahnede davulcuların bir performansından bir kesit... Arkada ağır bir davul ritmi ve soru; “hayata ilk göz açtığınızda duyduğunuz ilk ses nedir?”. Film bunun dışında zaman zaman güzel anlamlar ve anlatımlar yakalıyor.

Tony Leung Ka-Fai doğal olarak iyi bir iş çıkarıyor. Jaycee Chan’ de senaryonun müsaade ettiği kadarıyla iyi bir oyunculuk sergilemiş. Geleceği daha parlak olacak sanırım bu çocuğum bir de babasına çok benziyor tip olarak. Son olarak sözüm Roy Cheung’ e: “Abicim ne biçim bir insan ve oyuncusun? Sadece dursa bile o filmde, sahnede kendini bir şekilde hissettiriyor bu da başka bir yeti olmalı...

3 Temmuz 2011 Pazar

THE STORM WARRIORS: 10 Yıl Sonra Devam...




The Storm Riders adlı filmin devamı olarak çekilmiş olan 2009 yapımı Hong Kong filmi olmakta kendisi. Bu sefer yönetmenliği Pang Kardeşler yapmışlar ve demişler ki ilk filmin devamı şeklinde olmayacak bu film. Haklılarmış zira aradaki süre ve bunlar ne zaman Lord Godless'ın eline düştüler, Second Dream ile Wind ne ara tanıştı, neredeyiz, ne oluyoruz, Lord Godless ve oğlu Heartless ne ara ortaya çıktı gibi soruların cevabı yok – en azından çizgi romanı bilmeyenler için -


Neyse bodozlama dalmadan önce sakince başlayalım. Öncelikle film öncesini boş bırakmakla birlikte çizgi romana daha sadık.

Ekin Cheng yine Wind, Aaron Kwok yine Cloud. Bu arkadaşları tebrik etmek lazım performansları 10 sene önce bıraktıkları yerde. Tebrik ediyorum.

Şimdi bir Kenny Ho olayı var ki canlandırdığı Nameless karakteri ile filme damgasını vuruyor, başarısının altında yatan nokta bence Nameless' ın müthiş karizmasıdır. Charlene Choi Second Dream olarak karşımıza çıkıyor. Chu Chu ya da Muse bu filmde Qi Shu değil Tiffany Tang olmuş. Serinin kötü adamları Lord Godless olarak Simon Yam ve oğlu Heartless ise Nicholas Tse.


Bu filmde Cloud ve Nameless ve Chu Chu' yu Godless tarafından kaçırılmış buluyoruz. Gelen Wind ve Nameless' ın yardımcıları tarafından kurtarılırlarken kötü kalpli Godless' ın bunlarla birlikte esir aldığı pek çok dövüş ustası hakkın rahmetine kavuşuyor. Godless ve Heartless' ın amacı Çin' i işgal etmek ve bunlar hedeflerine doğru ilerler ve tüm dövüş okullarını yıkıp geçerken, Nameless usta Cloud ve Wind 'i Lord Wicked' ı bulmaya gönderiyor.




Şimdi Nameless ve Lord Wicked bu alemin en baba karakterleri, belirtmeden geçmeyeyim. Burada Wind manitası Second Dream ile de karşılaşıyor. Lord Wicked yaptığı taş testi ile şeytani pislik kung fusunu taşı Cloud gibi ezip parça pinçik etmeyen sadece yakalayan Wind' e öğretmeye karar veriyor. Bu bela bir teknik adamı ele geçirebilyor zira bu nedenle Lord Wicked zamanında delirip etrafındakileri kesmemek için kendi kollarını kesmiş -ki bu esnada pek çok insan mefta olmuş -. Wind kendini bu uğurda feda ederken karakterlerin karakteri Nameless da boş durmayıp Cloud' u çağırıyor ve ona öğreterek kendi kılıç tekniğini yaratmasında yardımcı oluyor. Sonra bu sırada Lord Godless esasen peşinde olduğu Dragon Tomb' un peşinde giderken işte Lord Godless, kafayı yemiş Wind, Cloud, Heartless , kızlar karşı karşıya geliyor...


Görüntü ve efekt konusunda çok iyi bir iş çıkmış ortaya. Bir manganın ya da zaman zaman bilgisayar oyununun sinemaya uyarlanmış bir versiyonu gibi. Çok güzel -estetik açıdan; renk, duruş, poz vs...- kareler barındırıyor. Karakter derinliği, duygusallık, duygu geçisi, hikayeye ait detaylar gibi öğlere pek rastlanmıyor filmde. Anladığım kadarıyla biraz da tercih bu yönde olmuş ki eğer amaç karelerden oluşan, görsel ve teknik olarak tatmin edici bir film yapmaksa oldukça başarılı olmuşlar, gerisi izleyene kalmış...Buna bağlı olarak ilki kadar eğlenceli bir film değil bir de elemanlar hiç gülmüyorlar bu filmde bir tek ara ara Wind pis pis sırıtıyor. Ha bana kalırsa bu filmde Cloud' u daha insancıl buldum orası ayrı..


Lord Godless bir Lord Conquerer olamamış ama iyi hoş yine. Heartless olarak Nicholas Tse' yi beğendim, bir de arada çıkan sub zero - scorpion benzeri ikiliyi daha fazla görseydik keşke...bu arada filmin müzikleri çok güzel...


Bu da Aaron Kwok'tan gelsin...



Görsel açıdan oldukça başarılı diğer noktalarda zayıf fakat yine de kendini izlettiren (böyle şeyleri sevenler için) bir film olmuş.

Nameless usta ve yardımcısı bambaşka gerçekten...Filmin sonuna değinmiyorum...ama sanırım üçüncüsü gelecek.


15 Şubat 2009 Pazar

GLAY: GLAY hadisesinin diğer kurbanı konuşuyor:



*****Bu yazı ank-su-namun tarafından kaleme alınmıştır............

Öncelikle sevgili editörüme kendimi 100 yaşında hisettiren duygusal GLAY yazısı için teşekkürü borç bilirim.Teru-sama'nın enfes vokaline vurulan o meşhum arkadaş benim tabi ki..Zaten herşey böyle başladı.Glay ve sevgili editörümün bulaştırdığı Luna Sea ve X Japan ile tavan yapan j-rock hastalığımızın ilk kıvılcımı böyle çakıldı.Bir de serde L'arc~en~ciel hastalığı vardı ki bu da başka bir yazı konusu olur.Internetin ilk yaygınlaştığı zamanlardı,dial up bağlantılarımızla i-meshten es kazara bir Glay parçası bulunca sevinç gözyaşları dökerdik,oysa şimdi bloglardan grupların tüm discografisi rahatça indirmek mümkün.Şimdinin gençleri cidden ne kadar şanslı olduklarının farkında bile değiller.O zamanlar japon grupları dinleyen bizlere uzaylı gözüyle bakan yurdum gençleri şimdilerde patlayan anime kültürünün etkisiyle japon müziğine bulaşıp tarumar olurken bir köşede kıs kıs gülmekteyiz efendim.Bu arada ismin Glay olduğuna bakmayınız japon kitlesi L yerine R sesi çıkarttıkları içün Glay zaten onlar için Grayu'dur.


Şimdinin yeni yetme visual kei kitlesi bu amcalar için pop kardeşim bu diyebilir,böyle bir şuursuzluk içinde olmayalım,evet Glay bir pop-rock grubudur ancak asla visual kei gruplarıyla aynı kefeye koyulmamalıdır.Sound olarak grup kendi deyimleriyle siyah olan rock ile beyaz olan pop'un enfes dozajda bir karışımıdır.
Zaten müzikal kariyerleri boyunca asla visual kei olmaya çalışmayan bu dörtlünün hepsi Japon müzik camiasında kabul gören çok yetenekli müzisyenlerdir zaten öyle olmasalar yüce insan Yoshiki-sama ellerinden tutmazdı.
Ayrıca 1996-2006 arası süreçte japon müzik endüstrisinin pek çok prestijli ödülüne layık görülmeleri de cabası.
Glay deyince ilk aklıma gelen parçaları harika bir anime klibe sahip Survival oluyor. Bir de Winter,Again enfes klibi ve dramatik dokusuyla her Glay fanı için çok özeldir zannımca.Sonra pek fazla bilinmeyen Ai,harika sololarıyla ön plana çıkan Runaway Runaway ve super eğlenceli Love Slave benim için (birazcık daha fazla) özel diğer Glay çalışmaları,aslında grubun diskografisi bunlar gibi pek çok harika parçayla bezenmiş olduğundan seçim yapmak cidden zor.İlk kez dinleyecekler için bir tür best of özelliği taşıyan Drive albümünü önerebiliriz.
Bu arada hayatımın en büyük dramı dünyanın en enfes gitaristi Hisashi ile en tatlı bassçısı Jiro arasında bir seçim yapamamaktır ancak Jiro-sama evlenerek bu sorunu benim için toptan çözdü ne yazık ki..:(


(tawannanna: efendim merak edenler için geliyor sırasıyla; jiro, hisashi, teru, takuro )


Hisashi-sama deyince ilk akla gelen Takuro-san ile karşılıklı patlattıkları gitar soloları oluyor tabi ki..
Hocam abartıyorsun diyenler için bkz: http://www.youtube.com/watch?v=pGdUrWi_zHs
Hisashi-sama;grubun en visual kei'ye yakın görünen elemanıdır,çılgın saç şekilleriyle akıllara kazınmıştır.
En sevdiğim parçalardan biri olan Ai'nin bestecisidir,şimdilerde kendi müzik tv şovuna başlamış olan bu harika adama deli gibi aşık olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim.
Jiro-sama deseniz sahnede oraya buraya koşturmak,zıplamak ve sekmek suretiyle çaldığı bass gitarıyla dinleyiciyi kendinden geçirmeyi çok iyi bilir.Bir de sevimliliğiyle ve canlı performanslardaki maymunluklarıyla ünlüdür.
Buna en güzel örnek olan şu performansa bir göz atalım bkz: http://www.youtube.com/watch?v=UBlsq4Nxb7o
O bebek yüzü sayesinde grubun en fazla fan kitlesine sahip elemanı olduğunu söyleyebiliriz,sahnedeki tüm enerjikliğine karşın sahne dışında pek sessiz sakin bir zat olduğu rivayet edilir.2000 yılında evlenerek kalbimi çok derinden kıran Jiro-sama'nın "Buggy Crash Night" adlı paso Glay şarkıları çaldığı bir radyo programı mevcuttur.
Teru-sama enfes vokalinin yanı sıra alçak gönüllü kişiliği ve yakışıklığı ile de (bazı malum) gönüllerde taht kurmuştur,elemanlarından biriyle evli olduğu "puffy ami" grubundan şiddetle nefret etmek kaçınılmazdır.
Takuro-san ise grubun efendi görünen ancak super matrak olabilen elemanıdır.Genelde ciddi görünmesine karşın gülünce (biraz karizmayı dağıtsa da) dünyalar tatlısı olur.Super bir söz yazarı olmasının yanı sıra gazete makaleleri de yazmaktadır.Ayrıca otobiyografik kitabında 10 yıl boyunca sevdiği kadının evlenme teklifini geri çevirerek kalbini kırdığı ve yazdığı aşk şarkılarının çoğuna ilham olduğunu yazmış.Kendisinin 2004'te bir japon model ile evlendiği düşünülürse kırık kalbi çoktan tamir olmuştur sanırsam.
Glay grubunun asıl olayı konserler olduğundan canlı performansları mutlak suretle izlenmesi gereklidir.Ayrıca gözlemlediğimiz kadarıyla Çin'deki en ünlü japon gruptur,genelde tasasız sırtarırken görülen Çin halkının konserlerinde hüngür hüngür ağlaması hala hafızalardan çıkmamıştır.Yine başka bir yazının konusu olacak olan Hong Kong'un aykırı insanı Nicholas Tse ile de birlikte çalışan Glay son olarak önümüzdeki mart ayında 15.yıl dönümlerinin şerefine "Say Your Dream" adlı bir single çıkartacaktır,ilgili parçanın 15 dakika olduğu rivayet ediliyor.Grubun geçen eylülde yayınladığı Aka to Kuro no MATADORA/I LOVE YOU wo Sagashiteru single'ının özel bir versiyonunda ise David Bowie'nin Sufragette City'ini coverlamış olması da ayrıca Bowie fanı olan benim aklımı başımdan almıştır.Özetle bu yaşımda ilk günkü kadar deli bir Grayu fan girl olmaktan gurur duymaktayım,söz sizde sayın editörüm.


*****by ank-su-namun .............................

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...