Eveeeet, bugün Tawannanna' nın yani bu bloğun doğum günü. 10. yılına giriyor ablaları, abileri, kardeşleri, arkadaşları ama soranlara "10. yaşımdan gün alıyorum fakat 9 yaşındayım" diyecek (ti).
Zamanında biraz can sıkıntısından, biraz boşluktan biraz da değişiklik olsun diye bu bloğa başlamıştım. O zamanlar anime, k-pop, efendim j-rock hatta bunları geçtim komple Uzak doğu bile pek tanınmazdı o nedenle biraz da paylaşım olsun, benim gibileri bulayım diye başlamıştım yazmaya.
Yıllar geçti... Gerçi ben pek üretken bir insan olmadığım için toplam içerik sayım çok yüksek değil ama olsun...
Artık bu bloğu sonlandırmanın bir zamanı geldiğine karar verdim ve bunun için bu tarihi seçtim.
Tamamlayamadığım bir kitap maratonu olacak. Ben kitapları okumaya devam ediyorum gerçi ( 3- 4 kitabım kaldı ) ancak yorum yazılarımı buraya eklerim dersem yalan olur :) Tek eksik konu bu oldu.
Tüm bu süre içinde eğlendim, şahsen güzel insanları tanıma fırsatım oldu, okudum, paylaştım. Sonuç olarak oldukça keyif aldım.
Bu zamana kadar burayı ziyaret eden herkese teşekkür ederim ^^
Buralarda bir okuyucu olarak olurum muhtemelen.
İletişim için twitter ya da mail yolunu kullanabilirsiniz.
2014 animelerinden olan Nanatsu No Taizai 24 bölüm. Ben henüz mini sezonunu izlemedim. Birinci sezonu tamamlamışken taze taze geleyim dedim. Bu arada benim zaman zaman oluşan müthiş yer değiştirmelerim ve hatalı çağrışımlarımın kurbanı olan anime ve filmler vardır. Fark ettim ki Nanatsu No Taizai da buna kurban gitmiş. Nanatsu No Taizai' yı hangi anime ile karıştırdığımı söylemeyeceğim zira çok saçma ve komik.
Nanatsu No Taizai'da olaylar farklı bir evrendeki Britannia'da geçiyor. Britanya olur da şövalye olmaz mı, olur. Şövalyeler var. Bunlar, krallığı özellikle insan olmayan kötülerden korumayı amaçlıyor. Zamanında bu şövalyelik kurumu içerisinde yedi kişiden özel bir ekip kurulmuş. Bu kişilerin hepsi bir günahı temsil ediyor. Kaptanları Meliodas ancak animenin geçtiği tarihten 10 yıl önce bazı olaylar olmuş ve Nanatsu No Taizai adı verilen grup krallığı düşürmeye çalışan hainler olarak damgalanmış ve ortadan kaybolmuşlar.
(Animenin müzikleri çok hoş)
10 yıl sonra krallığın üçüncü prensesi olan Elizabeth, Nanatsu No Taizai' yı bulmak için saraydan kaçıyor çünkü şövalyeler kralı ve prensesleri hapsetmişler ve kutsal bir savaşa hazırlanıyorlar. Elizabeth ise şövalyelerin bu tutumunu değiştirebilecek tek gücün biraz da düşmanımın düşmanı dostumdur düsturundan esinle Nanatsu No Taizai olduğunu düşünüyor. Neyse, Elizabeth önce kaptanı buluyor sonra birlikte diğer üyeleri buluyorlar.
Bazı ince detay ve bağlantıları iyi düşünülmüş, izlemesi eğlenceli, kolay izlenebilen bir anime Nanatsu No Taizai.
Bu sezonun içinde bu ekibin 7. üyesi ortaya çıkmamış olsa da bu ekip içerisinde en eğlenceli bulduğum karakter Ban (Suzuki Tatsuhisa) oldu. Gerçi King de çok şeker ^^
Açılış parçalarından ilki Ikimonogakari' ye ait, güzel parça ancak benim favorim ikinci açılış parçası.
Crisis, 2017 yapımı 10 bölümlük bir Japon dizisi. Bu diziyi bitirmiş olmanın hüznünü yaşamaktayım zira oldukça sarmıştı.
Polisiye bir dizi olan Crisis içinde odak noktamız Tokyo Metropol Emniyetine bağlı kamu güvenliği bürosu içinde oluşturulmuş özel bir birim. Bu ekip direkt olarak büro sekreterinin altında görev yapıyor ve ekibin öncelikli amacı politik krizlerin yaşanmasına engel olmak. Şöyle ki misal şantaj yapan teröristleri ortadan kaldır, suikast girişimi varsa engelle gibi, kısaca görev tanımı ülkeyi çıkabilecek bir politik krizden koru.
Ekip 5 kişiden oluşuyor ve bunların hepsi en üst müdürleri tarafından özel olarak seçilmiş ve bir süre birlikte eğitim almışlar. Her birinin ayrı bir uzmanlığı var. Biri hacker, biri bomba uzmanı gibi. Ortak iki adet özellikleri var; özel hayatları normalden kötü ve hepsi kariyerlerinin veya hayatlarının bir bölümünde patlamış.
Mitsunari Yoshinaga (Tetsushi Tanaka) ekibin lideri. İş bağlantılarının yanında sahada da becerikli olduğu görülüyor. Bunun ötesinde kişilerin tepki ve reaksiyonlarını izleyerek veya buna zorlayarak bilgi alma ve sorgu teknikleri konusunda uzman.
Saburo Tamaru (Hidetoshi Nishijima) Ekibin ağır abisi. Inami ile beraber ekibin kolları yani vurdu kırdı, kavga dövüş, koşturmaca gibi aksiyon gerektiren konularında ileri gelen iki isim. Bu elemanın tam hikayesi ortaya çıkmadı ama diğerleri gibi ağır bir karanlık dönemi var. Uzun yıllar kamu güvenliğinin çeşitli bölümlerinde özellikle de dış işlerinde çalışmış. Tamaru 10 bölüm içine çok az güldü, dişlerini göstermedi bile ama ağır abilik görevini şefkatle yerine getirdi.
Akira Inami (Shun Oguri) Shun Oguri bu dizide biraz daha ağır abi ya da kasvetli polis rolünden sıyrılıp, insancıl ve fırlama sayılabilecek bir karaktere yönelmiş çünkü ekipteki ağır abilik rolü Tamaru' ya düşmüş. Bu arada Tamaru ile Inami' nin kimyası birbirine dizinin gerektirdiği durum itibari ile çok uymuş. Birinin geçtiği yollardan yeni geçen (her ikisi de tecrübeli çalışanlar olsa da) iki ekip arkadaşının arasındaki ilişki diyaloğa fazla dökülmeden karşıya güzel geçirilmiş. Inami için daha insancıl dedim ama O'nun geçmişi ortaya çıktı, biraz karanlık ve buhranlı bir dönem içeriyor. Fazla detaya girmeden bu ekibe katılmadan önce ordunun özel kuvvetlerinde bir asker iken şüphelere düşen ve yaptığı işi sorgulamaya başlayan en sonunda da dayanamayan bu elemanı içinde yüzdüğü boşluktan bu ekibi kuran kişi çıkarıyor sayılır.
Şimdiye kadar Shun Oguri' nin yer aldığı diziler beni haksız çıkarmayıp hep tatmin etmişti. Crisis için de durum böyle oldu. Fakat diziler diyorum sadece. Filmler konusunda yakın zamanda bir Terra Formars örneği var mesela. Tamam suçu O'na yıkamam gerçi ama olsun ^^ Gintama' yı izlemeye korkuyorum mesela :)
Ekip ayrıca bir adet bomba uzmanı ve bir adet hackerı kapsıyor ki onların da ekip içindeki yeri önemli.
Dizi akıcı, kolay izlenebilen, yeri geldiğinde eğlenceli bir hava yakalayan ve güzel aksiyon koreografilerine sahip olan bir dizi olmakla birlikte aslında karanlık bir havaya sahip. Aksiyon eksik olmuyor ama esasında biraz daha bu çizgide görev yapanların psikolojik ve zihinsel durumlarına odaklanıyor denilebilir. Çünkü hem geçmişleri hem de karşılaştıkları olaylar karşısında sisteme karşı öfkeleri artan, adalet kavramını sorgulamaya başlayan, biz napıyoruz sorularına yönelen
bu ekip ve diğerleri gayet iyi biliyorlar ki kullan- at önemine sahipler. Diziyi karanlık yapan yön ise biraz sistem sorgusu ve sistemin insanlar üzerindeki etkisine yönelmiş olması. Dediğim gibi bu ekip üzerinde bakılırsa bunlar ülke menfaati için politik krizleri önlemekten sorumlular ama bölümlerde işlenen olaylar bunlara biz ülkeyi mi koruyoruz yoksa bir kısım politikacının şahsi menfaatlerini mi sorusunu sorduruyor. Zaten dizinin ana noktası bu. Burada da yorum izleyene bırakılıyor. Yine dizinin biraz epizodik ilerliyor olması da dizideki kötü veya sistemin düşman olarak tanımladığı kişilerin o noktaya gelmesindeki nedenselliğini de vermek sanırım.
Kötüler denince (bu kelimeyi genel bir tanımlama amacıyla kullandım) dizinin en karizmatik kötüsünden bahsetmeden geçemeyeceğim.
Nobuaki Kaneko' nun Yuki' si diziye bir tat katmış ve karizmatik şimdi yani. Bu arada bildiğiniz gibi Nobuaki Kaneko aynı zamanda J Rock grubu RİZE' nin davulcusu.
Crisis' i izlerken ben büyük keyif aldım. Oldukça akıcı. Sonunu ucu açık bıraktılar sanki devamı gelecekmiş gibi. Gelir mi bilmem ama gelirse kesin izlerim. Tavsiye ederim.
2016 animelerinden Watashi Ga Motete Dousunda 12 bölüm. Bir fujoshi ve O' nun etrafındaki dört adet taş karakter üzerine kurulmuş.
Ana kahramanımız Kae Serinuma. Kendisi bir fujoshi. Prens prensine kavuşsun, prenses onları ağzından salyalar saçarak gizlice çalılıkların arasından izlesin düşüncesini kalbinin en orta yerine kazımış. Lise öğrencisi olan Kae kardeş, şişman ama sevecen biri ta ki o kara güne kadar. Vicdansız anime yapımcıları en sevdiği karakter ve BL çiftinin olmazsa olmaz elemanı Shion' u öldürüverirler. İşte o kara günden sonraki bir hafta boyunca Kae-chan odasından, yatağından çıkmaz. Yemekten- içmekten kesilir. Bir hafta sonra ev ahalisi tarafından kendisine zorla müdahale edildiğinde görülür ki iğne ipliğe dönmüş, güzel bir kız oluvermiş.
(Kae-chan. Önce)
(Kae-chan. Sonra)
Okuldakiler kendisinin Kae olduğuna başlarda inanmakta zorluk çekseler de güzellik sen nelere kadirsin!! Okulun en taş 4 erkeği birden Kae' ye aşık oluverir. Aralarında bir rekabet başlar. Kae bir fujoshi zaten, başlarda otakuluğunu saklamaya çalışsa da içindeki otaku dayanamaz, fışkırır. Çocukların baskıları kendisini yıpratır, "Ben daha Shion' umun yasını tutuyorum, gerçek dünyaya, 3d ye alışamam" der ve gelin görün ki, güzellik sen nelere kadirsin, oğlanlar üzülürler ve tamam böyle idare edelim bir süre derler ve 5 kişi takılmaya başlarlar. Bu 5'liye ayrıca Serinuma'nın bir alt sınıfında olan, bir manga ka olabilecek kapasiteye sahip Nishinama eklenir ve O' da Serinuma' ya göz koymuştur. İşin güzelliği o ki kendisi de bir fujoshi ve otaku olduğu için Serinuma ile bir nevi ruh ikizidirler.
Şimdi Serinuma' nın etrafı kendisi için bir nevi cennet. Gerçi bugünlere her gün kendisine verilen ekmeğe şükür ederek ulaştığını da akıldan çıkarmamak lazım. Etrafında önceden sadece arkadaşı olan ancak sonrasında kendisi için yanıp biten dört tane taş gibi eleman var. Bunlar zaman zaman bir fujoshi için delirtici olabilecek kareler sergiliyor.
(Görüldüğü üzere Kae-chan hayatının her anında önüne çıkan karelere şükürlerini sunmayı unutmuyor)
Serinuma ve ayrıca Nishinama var. İki fujoshi ve otaku. Erkekler bunu kabullendikten sonra ölümüne anime ve bl muhabbeti yapabilmekte. Çocuklar o derece anlayışlı ve bir nevi meleğimsiler ki, bu ikisi en sevdikleri animedeki çift üzerinden uke-seme tartışmasına tutulup küstüklerinde bunları barıştırma çabası yine bu çocuklara düşüyor.
(Bir fujoshi olarak Kae' nin işi zor. Misal bu 5'li henüz Nishinama onlara katılmadan sinemaya gidiyorlar. Zavallı Kaecik çocukları birbiriyle shiplemekten helak oluyor)
Animenin en eğlenceli noktalarından bir tanesi okullarında oldukça popüler ve normal birer genç olan çocukların Serinuma' nın dipsiz otakuluğu karşısında verdikleri tepkiler. Zaman zaman çocukların çaresizliği insanı güldürüyor.
Anime içinde diğer animelere yapılan göndermeler de hoş, ben en çok Shingeki no Kyoujin'leri beğendim. ancak Serinuma' nın Levi' ı ikinci waifu'su ilan etmesinde hiç hoşlanmadım ^^
Anime genel anlamda eğlenceli, ara sıra iç bayıcı olabiliyor gerçi. Bunun dışında büyük bir gelişim çizgisinin olmaması 12 bölüm yeterli olmuş hissini uyandırıyor. Zaman geçirmek için güzel ve keyifli bir anime.
Bungou Strays Dogs' un 2. sezonu da ilk sezonu gibi 12 bölüm ve 2016' da tamamlanan animelerden.
İkinci Sezonun tamamlanmasını bekledikten sonra oturdum, izlemeye başladım. Karşımda bulduğum ilk sezondan daha karamsar, daha karanlık bir sezondu. Özellikle ilk dört bölüm... Bu demek değil ki anime kökten şekilde ton değiştirmiş. Espriler ve karakterler yine yerli yerindeydi. Şahsen ben ikinci sezonu daha fazla beğendim.
Bu sezon animeye giren yeni karakterler var. Birinci sezonun sonunda The Guild ekibinin gelişi haber verilmişti zaten. Böylece şehirde, polisi ayrı tutarsak, üç farklı grup olmuş oldu. Port Mafia, Detektif Acentası ve The Guild.
Yurt dışından gelerek Yokohama'ya hakim olmak isteyen The Guild ekibinin karakterlerine bakacak olursak;
Francis Fitzgerald (Takahiro Sakurai ): Yabancı bir organizasyon olan The Guild' in lideri olan Francis Fitzgerald şehirdeki tek güç olmayı amaçlamak ile birlikte gizli ajandasını animenin sonlarına doğru açıklıyor. Animede Fitzgerald' ın gücü The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby).
Bungou Stray Dogs' un en önemli özelliği karakterlerinin Japon ve dünya edebiyatının önde gelen yazarlarının adlarını ve güç olarak bu yazarların eserleri ya da eserlerindeki karakterlerin isimlerini kullanması. Bunları sadece kullanmakla kalmayarak bir şekilde animedeki karakterlere de oturtuyor. Francis Fitzgerald ve diğer tüm The Guild ekibi de bu şekilde. (Dedektifler ve Port Mafia burada)
Çoğunluğun bildiği üzere gerçek zamanda Francis Scott Fitzgerald Amerikalı bir yazar. En popüler eseri ise ölümünden daha sonra popülerlik kazanan Muhteşem Gatsby.
Francis Scott Fitzgerald, varlıklı bir kişi değilken yazdığı bir kısım hikaye ve roman ile iyi para kazanmaya başlıyor. Animede de değinildiği üzere Zelda ile evleniyor. Zelda para harcamayı seven bir kadın ve gerçekten bir süre sonra ciddi bir şekilde ruhsal problemleri iyice su yüzüne çıkıyor ve şizofrenisi tavan yapıyor.
Fitzgerald' ın Türkçe olarak bulabileceğiniz kitaplarının bir kısmı şöyle;
Muhteşem Gatsby
Benjamin Button' un Tuhaf Hikayesi ( Bir kısmınız hatırlar belki, bu öykü aynı zaman da sinemaya da uyarlandı. Tarihini hatırlayamıyorum ancak filmin yönetmeni David Fincher' dı ve Brad Pitt, Cate Blanchett gibi isimler yer alıyordu filmde. Aynı zamanda sinemaya gittiğim en ilginç toplulukla izlediğim film olma ünvanını elinde bulunduruyor.)
Son Düş
Güzel ve Lanetlenmiş
Animedeki Fiztgerald' ın üzerinde ve arka planında hem yazarın hem de Muhteşem Gatsby' nin izleri görülüyor.
John Steinbeck (Kengo Kawanishi ) Animedeki The Guild üyesi John Steinbeck, sevimli ve rahat gözüken bir çiftçi çocuğu. Zaman zaman oldukça soğuk ve acımasız da olabilen John Steinbeck' in gücünün adı Gazap Üzümleri. (Şaşırtıcı değil mi? ^^)
Animedeki karakter adını Amerikalı yazar John Steinbeck' ten alıyor. Ödüllü ve en bilinen eserleri, edebiyat ile haşır neşir olan herkesin bildiği, Gazap Üzümleri ve Fareler ve İnsanlar. Ortaokul zamanıma kadar yazarı soyadından dolayı Alman sandığım bir gerçek. Ne bileyim, "Steinbeck" pek bir Almanvari geliyordu ki konu açıldığında bu algımı gülerek annem ve babam düzeltmişti. Yine o yaşlarda ilk kez elime aldığım kitabı Gazap Üzümleri idi. İlk günler biraz eziyet haline gelmişti kitap, bitirince rahatlamıştım. İlerleyen yıllarda tekrar okudum tabii ki. Fareler ve İnsanlar' ı, kendime teşekkürler, lise yıllarıma denk getirmeyi başarmıştım. Bunların dışında Bitmeyen Kavga' yı da herkese tavsiye edebilirim.
Animeden fazla ayrılmamak için tüm yazarların tüm kitaplarının üzerinde tek tek durmak istemiyorum. Steinbeck' in Türkçe bulabileceğiniz diğer bazı kitapları şöyle;
İnci, Uzun Vadi, Tatlı Perşembe, Altın Kupa
John Steinbeck, küçük yaşlarından itibaren tarla ve çiftliklerde çalıştığı için işçi sınıfı içinde sayılır. Eserlerinde ağırlıklı olarak bunlara değinir. Bu nedenle Fitzgerald ile hayata bakış açılarında daha doğrusu onu yorumlayışlarında bir fark olması normal. Aynı zamanda zıtlıkların birlikte var olup olamayacağı konusunda da bir ayrılıkları var genel anlamda.
Animede Steinbeck her ne kadar Fitzgerald için çalışsa da aslında O'ndan ve tarzından pek hoşlanmadığı animenin sonlarında açığa vuruluyor. Bunun da arka zemini (yukarıdakiler nedeniyle) mantıksal bir boyuta oturmuş oluyor (bence). Yani ben keyif aldım bu bağlantıdan.
Howard Philipps Lovecraft (Shunsuke Takeuchi) Animede Steinbeck' in ortağı, The Guild üyesi Lovecraft çoğunlukla tembel ve uyumayı düşünen bir karakter olarak görülüyor. Garip bir gücü var^^
Amerikalı bir yazar olan Lovecraft' ın ise geride bıraktığı pek çok eseri var. Ağırlıklı şekilde korku edebiyatının önde gelenlerinden olan Lovecraft, kendisinde sonra gelen pek çok yazara ilham kaynağı olmuş etkileyici bir yazar.
Hem gerçek hayatında annesinin akıl hastalığı ve üzerindeki etkileri hem de kendisinin aşmış hayal gücü hakkında da animede ufak bir gönderme var. Diyorlar ki karakterlerden birine ; "Sen bu zihin kontrolü gücünü Lovecraft üzerinde mi kullanıyorsun? "
Ayrıca mangada nasıl çizilmiş bilmiyorum ama animede karakterin yüzü bir şekilde biraz H.P Lovecraft' ı anımsatacak şekilde çizilmiş.
Yazarın pek çok eseri, hikayesi var ancak Cthulhu Mitosunun yeri başka. Lovecraft' ın yarattığı kurgusal evreni ve içindeki tüm hikayeleri içeriyor. Bu dünyada Yüce Eskiler (The Great Old Ones) var ve bunlardan bir tanesi de Cthulhu.
Animede Lovecraft' ın kullandığı güç The Great Old Ones. Tüm bunlara bağlı olarak, Dazai ve Nakahara' nın dediği gibi bunun aslında bir güçten ziyade çok daha kadim ve farklı bir şey olması da bu şekilde mantıksal bir zemine oturuyor ve hoş bir saygı gösterisi olmuş bana kalırsa.
Loisa May Alcott: Animede The Guild' ın stratejisti, utangaç bir karakter. Stratejilerini, tüm olasılıkları göz önüne alarak (edindiği bilgiler kadarıyla) senaryolaştırıyor ve The Guild bunu uyguluyor.
Loisa May Alcott da Amerikalı bir yazar. Küçük Kadınları bilirsiniz, kendisinin eseri. Bunun dışında hayatı boyunca kadın hakları için çalışan biri.
Mark Twain (Yoshino Hiroyuki) The Guild' in az görünen ancak en sempatik elemanlarından bir tanesi. Keskin nişancı olarak arz-ı endam eden Mark Twain' in gücü (ikili) bilin bakalım neler? Doğru bilmişsinizdir... Huckleberry Finn ve Tom Sawyer :))
Tom Sawyer' in Maceraları ve Huckleberry Finn' in Maceraları Amerikalı yazar Mark Twain' in en çok bilinen iki eseri. Animede hem Tom hem de Finn çok tatlı. Çocukluğumda keyifle okuduğum kitaplardı. Bu ikisinin dışında da keyifli kitapları mevcut doğal olarak.
Bu yazı gittikçe daha da uzuyor onun için The Guild ekibini şimdilik burada keseceğim. Değinmediklerim kusuruma bakmasın, olur mu ^^ Belki daha sonra , ileride bir gün...
(Şu tembellik,üşengeçlik problemim olmasa iyi insanım aslında :P)
The Guild animeye girince şehirdeki güç odağı üç tane oluyor. The Guild kendi hakimiyeti istemekte, Port Mafia bunu kabullenmez, Dedektifler de bu ikisi kapışırken etrafın zarar görmesini istemez. Port Mafia ve The Guild zaten dedektifleri istemez. Gizli bir güç daha var aslında, özel güçlere sahip polis birimi ancak onlar pek karış(a)mıyorlar. Bu üçgendeki güç mücadelesi 2. sezonu oluşturuyor. Ancak bu üçlü mücadele başlamadan önce anime, tüm bunlardan daha farklı bir öykü ile açılıyor. 2. sezonun ilk dört bölümü Dazai Osamu' nun geçmişini ve Port Mafia günlerini anlatıyor.
Port Mafia' nın en genç yaşta uzman olmayı başarmış elemanı, patronun neredeyse sağ kolu, etrafındakilerin ve adamlarının çekindiği bir karakter olarak görüyoruz Dazai Osamu' yu. İntihar isteği var olmak ile birlikte karakterin tonu birinci sezondakinden daha farklı. Normal gevşek haline bir nebze döndüğü zamanlar bir barda yine Port Mafia elemanları olan Sakunosuke Oda ve Ango Sakaguchi ile içtiği zamanlar. Sakunosuke Oda, gücüne rağmen organizasyonun en alt tabakasında yer alan ( kendi tercihi ile) bir üye iken Ango ise organizasyonun istihbarat elemanı.
Gerçek hayatta da Dazai Osamu, Ango Sakaguchi ve Sakunosuke Oda' nın arkadaş olmaları, animedeki bu üçlüye bir anlam kazandırıyor. Bu arada animede gördüğümüz Bar Lupin yani animede bu üçünün içtiği bar gerçek bir mekanmış. Dönemin edebiyat etiketlerine uymayarak, kendilerine göre takılan ve birbirleri ile ilişki içinde olan yazarlar bunlar.
Animenin bu ilk dört bölümü her ne kadar Dazai Osamu' nun geçmişini anlatsa da parlayan yıldızı Oda Sakunosuke. Karakter zaten karizmatik ancak animeye inanılmaz bir ağırlık (olumlu anlamda) getiriyor.
İzlemeyenler için gereksiz detay vermek istemediğim için buraya kadar kuşbakışı yazdım. İlerleyen satırlar izlemeyenler için gereksiz bilgiler içerebilir.
Tarih içinde Dazai Osamu ve Sakunosuke Oda arkadaşlar. Oda' nın ölümünde sonra Dazai' nin inanılmaz şekilde kırıldığı ve karamsarlığa düştüğü yazılıyor.
Animedeki Sakunosuke bir kiralık katilken bir adamın kendisine verdiği öğüt ile yazar olma hayali kuruyor. Bu nedenle öldürmekten vazgeçiyor çünkü "yazar yazarak hayat verir" gibi bir şeyler söyleyen adamı kabulleniyor ve can alırsa yazarlığa hakkının kalmayacağını düşünüyor. Oldukça basit ve naif bir hayal onunki. Çok çocuksu ancak bir o kadar gerçek ve bu hayali için elini kana bulamadan para kazanmaya çalışıyor. Dazai' nin içindeki boşluğu en iyi anlayan insan olduğu da söylenebilir. Gelin görün ki işler istediği gibi gitmiyor ve sıra geliyor 2. sezonun dördüncü bölümüne...
Bu bölüm belki mükemmel değil ama 2016 animeleri içindeki en iyilerden bir tanesi. Oldukça sembolik, oldukça estetik, oldukça akıcı ve etkileyici.
Oda' nın karşısına çıkan kişi Gide ( Miki Shinichiro). Askerleri ile birlikte Avrupa' da cefakarca savaşan ancak politikacılar tarafından bir anda satılarak vatan haini ilan edilen ve Avrupa' dan kaçmak zorunda kalan profesyonel askerler ve bunların lideri. Aradıkları şey anlamlı bir ölüm.
Pek çok kişi gibi animedeki Gide' nin Andre Gide olduğunu düşünüyorum. Adı da öyle geçiyor zaten. Andre Gide' nin buradaki gibi askeri bir geçmişi yok ancak yine de Oda vs Gide' yi anlamlı buldum.
Bir yazar ve bir kişi olarak Oda, sosyal normlara uymaktan kaçınan, toplumun dışladığı ya da topluma uymak istemeyen biri. Keza Andre Gide de hem eserleri hem kişiliğiyle sosyal normlara kendi zamanı içinde karşı çıkmış ve uymamaya özen göstermiş biri. Aynı zamanda Andre Gide sıkı bir dini eğitim görmüş biri bu da animedeki Gide' nin İncil' den alıntılar yapmasını anlamlı kılıyor.
Ve yine bu ikisinin animede karşılaşması ve hatta aynı güce sahip olmaları insanı keyiflendiren bir detay oluyor benim için.
Ve yine bu bölüm, estetiğinin dışında sembollerle dolu. Hepsini tek tek oturup sayamam, sabrım kaldırmaz ama en bariz olanı Oda' nın tek dostu olan Dazai' ye vedasında "İçindeki boşluğu hiçbir şey dolduramaz. İyi ve kötü senin için bir şey anlam ifade etmiyor biliyorum. Bu boşluğu da ne kötülükle ne de iyilikle doldurabilirsin ancak en azından insanları kurtaran tarafta ol. Asla değişmeyeceksin ama en azından iyi tarafta olursun" (Yazamadım ama animede çok manalı duruyor) sözlerinin ardından o zamana kadar tek göz bandajlı olan Dazai' nin bandajının çözülerek çift taraflı bir perspektife dönüşmesi..
Bu arada, Oda' yı yazarlığa yönelten ve detektiflik bürosunun kurulmasında katkısı olan, kim olduğu çok az görülen adam Souseki Natsume. İki sezonda da etrafta dolaşan kedileri de göreceksiniz. Bu da Natsume' nin Japon Edebiyatındaki öncü rolü ve ardından etkilediği yazarları temsil etmesi bakımından sembolik bir özellik taşıyor.
Neyse, çok uzattım. Toparlamak gerekirse, 2. sezon ilk sezondan biraz daha karanlık ancak yine de içindeki eğlenceyi yitirmiyor. İkinci sezonu beğendim ben ama özellikle ilk dört bölümü.
(Animenin kapanışlarından biri. Luck Life / Watashi no namae wo yobu yo)
2016 animelerinden 12 bölümlük Yuri On Ice' ı muhtemelen benim dışımda izlemeyen kalmamıştır. Bu yazıyı yazabildiğime göre ben de izlediğimi artık söyleyebilirim. Aylar önce bir arkadaşım ile birlikte ilk bölümünü izlemiştik animenin. O bölümün ardından bu anime yürür gider diye eğlendik. Dediğimiz gibi de oldu. Bu ilk bölümün ardından tüm bölümler tamamlansın diye beklemiştim çünkü her hafta bir bölüm izlemekten hiç hoşlanmıyorum. O süreç boyunca sosyal medya kanallarından animeyi izlemiş kadar oldum. Gözlemlerim Yuri on Ice' ın seveni olduğu kadar sevmeyenin de çok olduğu, sevenlerinin - istisnaları tenzih ederim - coşku patlamaları yaşadığı gibi noktalardı. Biraz antipati yaratmadı desem yalan olur.
Doğruyu söylemek gerekirse animenin sevenlerinin aktardığından ( öpüştüler, evlendiler vs...) daha fazlasına sahip olduğunu ( eh 140 harf sınırıyla fazlasını söylemek mümkün değil buna da hak veriyorum biraz) ve çok eğlenceli ve heyecan verici olduğunu gördüm. Yuri!! On Ice'ın çok keyifli bir anime olduğunu söylemeliyim.
Çok klişe olacaktır ama Yuri!!! On Ice' ı güzel yapan öğelerden bir tanesi öncelikle animenin buz pateni ile ilgili olması. Şahsen çok sevdiğim bir spor dalı. Zamanında ben ve benim gibi nice insan Trt' nin Trt olduğu zamanlarda özellikle Trt3' de deli gibi yarışmaları izler, zevkten zevke koşardı. O zamanlar, bu kanal pek çok spor dalından önemli organizasyon ve yarışmaları ayrım gözetmeksizin, anlatımı güzel spikerler eşliğinde yayınlardı. Artistik patinaj en fazla ilgi gören dallardan bir tanesi olabilir. Yıllarımı bu kanalın ve akabinde başka bir kanalın verdiği dünya ve avrupa şampiyonalarını, olimpiyat madalyalarını ve o muhteşem galalarını izleyerek geçirdim benim neslimden olan pek çok kişi gibi. Bizim ailede bu sporun benden ve annemden daha fazla fanatiği olanı varsa o da anneannemdir. Zamanında, benden çok önce, televizyonun yeni yeni ülkede oturmaya başladığı zamanlarda kendisi yayınların sıkı bir takipçisi olmakla birlikte anlatılanlara göre tüm mahalle anneannemlerde toplanıp, dünya şampiyonası falan izliyormuş ^^ Kendi fiili buz pateni kariyerim ayrı bir konu, yazının sonunda ona da değineceğim...
Animenin bir diğer güzel yönü, çoğu yetişkin, profesyonel sporcuları ele alması. Genelde animelerde lise çağındaki çocukları izlemekten bıkanlar için bu güzel bir rahatlık getiriyor öncelikle. Ardından bu sporun arka mutfağını, rekabeti, verilen emeği göstermesi, sporcuların birbirleri arasındaki ilişki ve duygusal bağları ele alması çok hoş bir boyut katıyor. Buz üstünde performansını sergileyen bir sporcunun duygularını bir diğerinin hiç konuşmadan tam olarak anlayabilmesi kadar etkileyici ve hoş bir bağ olabilir mi? Birinin temasının içtenliğini rakibinin algılayabilmesi hoş değil mi?
(Çok güldüm ama hak veriyorum ^^)
Sahne sanatlarının çoğunda olduğu gibi bu tarz eylemler içindeki kişiler de performanslarını ya da temalarını sergilerken, bu duyguları önce kendi içlerinde bulup tanımalı ve içtenlikle bunları o esnada dışa vurabilmeli. Bu ise insanın bir şekilde kendisi ile yüzleşmesi, kendini tanıması demek. Buna ek olarak yarışma ve rekabet psikolojisi, endişe, zevk, rahatlama gibi nice duygu da işin içine girince bu insanlar oldukça uç duygular arasında gidip geliyorlar. Animenin, belki net ve detaylı bir şekilde olmasa da, buna değinmesi animeyi etkileyici kılıyor. Animeyi izleyen herkes şunu, anlamıştır ya da hissetmiştir. Teknik açıdan bir kişi ne kadar mükemmel olursa olsun eğer onun içine duygu ( ya da bu alanda artistik başarı ya da estetik de denilebilir) katamazsa, bu duygusallığı karşı tarafa izleyene geçiremezse teknik açıdan ne derece mükemmel olursa olsun büyük başarılara ulaşamaz, puan olarak belki ulaşır ancak hatırda kalmayabilir. Aksi yönden teknik olarak ortalama olan biri, programını artistik açıdan yüksek bir performansla sergileyebilirse kalplerde taht kurar.
Animenin anlatım çizgisi oldukça güzel tıpkı patenin altındaki ince demir çubuklar gibi. O kadar naif ve hoş bir çizgi oluşturmuşlar ki, her izleyen kendi gözünden olayları algılayarak yorumlayabilir. Bir duygunun dünya üzerindeki insan sayısı kadar tarifi ve tanımı varsa eğer animede de olaylar, duygular ya da ele alınan konular izleyen herkes tarafından kendisine göre yorumlanabilir, tanımlanabilir. Aynı zamanda bazı çizgiler, karakter arka planları kesin bir şekilde verilmeyerek izleyenin boşlukları doldurmasına zemin hazırlanmış. Bu sadece Viktor- Yuri ilişki konusunda değil, farklı konuları da - karakterin öz güveni, başkalarıyla ilişkileri, arka planını da - izleyenin kendi hayal gücüne bırakmış. Buna ek olarak çoğunlukla Yuuri' nin dilinden dinlediğimiz olayların aslında diğer karakterlerin gözünden farklı bir şekilde anlatılması da animeye bir zenginlik ve tat katıyor. Misal ilk bölümde Yurio' nun Yuri' ye aynı isimle iki insan olmaz gibi saçma bir gerekçe ile istifa et demesinin ardında aslında Yurio' nun, adımlarının belli bir seviyede olduğu için onu yakından tanımak istemsi ve Yuurinin ağır bir zavallı olduğunu düşünüp buna sinirlenmesi gibi....
(Hahahahaha)
Gelelim karakterlere. İşte bu noktada animenin 12 bölüm olması elde patlıyor sanki...
Victor Nikiforov (Suwabe Junichi) için söylemek lazım ki; hem karakter hem de sporcu olarak mükemmel. Farklı bir tanım kendisine haksızlık olur. Hem başarısı çizgisini bu derece korumak, hem kendisine yön verebilmek, hem bu kadar tatlı olmak, hem bu kadar yetenekli olabilmek hem de etrafındakilere hatta rakiplerine bu derece ilham olabilmek, esin verebilmek mükemmellik gerektiriyor. Şaka maka serinin en saf, en efendi karakteri de çıktı kendisi. Animenin en etkileyici sahnelerinden biri sanırım Victor' un şampiyonada Yurio' yu izlerken hissettikleriydi. Bir çeşit çelişki belki. Buzda olmak- koç olarak kalmak...
Yuri; ara sıra beni sinirlendirse de yine de sevdim Yuri'yi. Arkadaş bir nevi masal yaşıyor. Artık yükselemeyeceğine inandığı ve emekliliğini ilan edeceği anda dünyanın bir numarası, hayranı olduğu yegane kişi ayağına gelip "hadi, senin koçun olacağım ben" diyor. Daha ne olsun? ^^
(Bir çeşit depresyon etkisi; sarılma ihtiyacı )
Yurio, serideki tüm karakterleri sevdim ancak sanırım en çok Yurio' ya bayıldım. Bir kere çok eğlenceli bir karakter çıktı. Her ne kadar kendi egosunun içinde çalkalansa dursa da aslında etrafındakilerin en fazla farkında olan kişiymiş gibi geldi bana. Atarının giderinin, asabiyetinin altında aslında gönül insanı ama çaktırmıyor :P Sıçramalara çıkışı zaten ayrı bir konu :))Ayrıca garibimin feci bir fan kitlesi var, onlardan kaçarak beni oldukça üldürdü ki neyse ki Otaebek kurtardı Yurio' yu. Olayın medyada hemen Kazakistan' ın şampiyonu, Rusya' nın perisini kaçırdı" diye yayılması ise ayrı bir efsane...
(Sevimli yaw ^^)
Animenin tüm yan karakterleri - JJ hariç- sevilesi, hepsini çok sevdim ancak özellikle bazılarının es geçilmesi üzücü. Yarışmaya katılanlar için hadi ikinci halka diyelim ama üçüncü halkadakiler tam misyon piyonları gibi olmuş. Misal, Yuri' ye hayran Japon patenci... Tamam anlıyorum, bu ilk sezondaki misyonu, Yuri' nin anlatımındaki güvenilirliği şüpheli kılmak. Yani, Yuuri kendisini ne kadar beceriksiz, sanki yokmuşcasına anlatırsa anlatsın aslında etkilediği, esin kaynağı olduğu kişiler var, bu mini patencinin görevi ise bu tezatı ortaya koymak ama serisini de izlemiş olmamıza rağmen tekrar görememek üzücü. Bir de Japonya' nın gelecek vadeden sporcularından bir tanesi olarak lanse ediliyor.
Efendim, hadi bir Georig' yi de anlarım ki, kendisi oldukça komik bir karakter. Biraz daha karikatürize edilmiş olmasından dolayı fazla üzerinde durulmamasına anlayış göstereyim tamam ama keşke daha fazla göz önünde olsaydı. Bu sezon O'nun için büyük bir fırsat olarak sunuluyor biz izleyenlere çünkü. Peki ya Koreli kardeş ne oluyor? Atarlı giderli bir geldi sonra gitti. Niye o zaman O'na vakit harcandı ki? Hadi İtalyan patenci de bir şekilde bir aydınlanma yaşandı ama biraz sıkıcı ve uzundu O'nun bölümleri sanki... Ya da böyle üstten geçileceğine çoğu karakter, diğerlerine biraz daha fazla detay verilseydi. Yani gözler bir Otaebek' i daha fazla görmek isterdi...
<3 p="">
Hepsini anladım da JJ nedir diye sormak istiyorum. Karakter zaten itici- artık bilinçli mi değil mi bilemeyeceğim - ama en kritik anlarda JJ' ye neden eğilmeyi tercih ettiler ki? Teknik becerisine rağmen, aslında herkesin yaşadığı-yaşayabileceği bir sorunu yaşayan JJ' in dereceye girmesi bile beni sinirlendirdi aslına bakarsanız. Fazla ve zeminsiz egonun sonu en beklenmedik anlarda bir çöküş. Yine Yuuri' nin durumuna farklı bir örnek olarak sunulmuş olabilir ancak JJ ve fan kitlesi benim için animenin en sinir bozucu kısmı ^^ (çok mu yerdim ne ?) Neyse, arkadaşlar kendisini bir şekilde dışlayarak beni teselli etmeyi başardılar.
Beni en çok korkutanlar ise üçüzler oldu. Yani çok sevimliler ama buz pateni nerd' ü olmaları biraz korku verici. Ebeveynleri olmak istemezdim şahsen.
Yuri!!! On Ice' ı izlerken bayağı keyif aldım. İzlemeyen varsa bence bir göz atsın.
Ha, benim kendi buz pateni hikaye(leri)m... Çok uzayacak, başka bir yazının konusu olsun artık :)
Terra Formars' ın iki bölümlük OVA' sı Bugs 2-Hen, adı üzerinde Bugs2 ekibinin Mars hikayesini anlatıyor. Bu Bugs 2 ekibi kim? Birinci ve ikincisezonda izlediğimiz kaptan Shoukichi Komachi (Hidenobu Kiuchi ) ve Japonya başkanı Hiruma Ichirou' nun (Tomakazu Sugita) içinde yer aldığı ekip.
Terra Formars' ın mangasını takip etmiyorum ancak birinci sezonu ile beni kendine bağlamıştı. Ardından gelen ikinci sezon, ilk sezonun o sevdiğim atmosfer ve havasından uzak olması dolayısıyla hayal kırıklığı sayılırdı.
Bugs 2 ekibi, birinci sezonda Mars' a giden ekibin bir öncesi. Bugs 2' den önce ilk kez Mars' a gönderilen bir ekip daha var, hepsi bilim adamı fakat talihsizler çünkü böceklerin geldiği noktayı bilmiyorlar ve hepsi pert oluyor.
Bunun üzerine, proje sahipleri diyor ki parlak zekaları öldürtmeyelim, bunlar bize lazım, sokaktaki suçlulardan ekibi toplayalım. Bir de para karşılığı hayatta kalma riski az olan ameliyatlara sokalım ve DNA'larında böceksi değişimler yaparak kendilerine, eğer ameliyat nedeniyle ölmezlerse, savunma yeteneği kazandıralım.
Bu nedenle Bugs 2 ekibinin hepsi, teröristinden katiline uzanan geniş bir yelpaze, toplumdan bir şekilde dışlanmış suçlulardan oluşuyor. Tabii ki, birinci ve ikinci sezonda da görülebileceği üzere en büyük suç parasızlık! Bugs 2 ekibindeki diğer tanıdık bir sima ise ekibin komutanı. Bu ekibin komutanı Michelle' in babası Donatello K. Davis (Rikiya Koyama).
Ekip Mars' a iner, ameliyat falan olmuşlardır ama neyle karşılaşacaklarını kimse bunlara söylememiştir, o yüzden hafif bir şok yaşarlar. Olaylar gelişir... (Hadi, izlemeyenler için yazmayayım)
2 bölümlük OVA' yı beğendim ben. Atmosfer ve gelişim olarak ilk sezona daha yakın. İşleyiş ve aksiyon iyi gidiyor.
Shoukichi' nin daha o zamanlarda bir gönül insanı olduğunu görüyor izleyen. Bunun dışında bu bölümde en üzücü, vurucu kısım Thien' e ait bana kalırsa. Bugs 2 -hen' i hem hikayenin geçmişine ait bilgileri oturtmak hem de Terra Formars Revenge' den sonra oluşan bir hayal kırıklığınız varsa, bunu gidermek için izleyin. (Gerçi benim izleme sıram bu şekildeydi, belki çoğu kişi çoktan izlemiştir.)
LIVE ACTION
Bu boş satırlara öncelikle şu şekilde seslenmek istiyorum; Neden? Neden Terra Formars live action? Neden bu işler? Ben dahi bunu diyorsam, Terra Formars' ın anime ve mangası hakkında bilgisi veya fikri olmayanlar neler der acaba?
2016 yapımı Terra Formars' ın yönetmeni Takashi Miike. Film, Bugs 2- hen' i baz alıyor. Ova 'yı - bir kısım değişiklikle - film haline getirmişler. Benim için tesadüf oldu çünkü filmin ova' yı temel alacağını tahmin etmemiştim. Filmde nereden başlatıp nereye kadar uzattılar acaba diye işi gücü bırakmış düşünüyordum. Ova' yı da yeni izlemiş sayılırdım, bir akşam dayanamadım filmi açıp izlemeye başladım. Aslında ne ile karşılaşacağımı az çok tahmin ediyordum ( konudan bahsetmiyorum bu noktada) ama çaktırmıyordum. Hatta film bitene kadar kendime de çaktırmadım, çok başarılıydım.
Şimdi tamam yönetmen Takashi Miike, tam O' na göre malzeme. Kendisinin tarzını, kullanmayı sevdiği öğeleri, filmi kafasında nasıl canlandırdığını ya da neler kullandığını, nasıl oyunculuk istediğini falan da bilip bunlara da tamam diyorum ama.... (ya aslında şu böcekler ellerine silah alıyorlar ya orası tam bana göre ^^)
Diyebilirim ki filmin en güzel yanı masada oturup hep birlikte bu dünyada ve zamanda parasız olmanın en büyük suç olduğu konusunda hem fikir olmalarıydı. Bu da rüzgar gibi geçti zaten. OVA' nın filme göre daha gerçekçi ve daha çarpıcı olduğunu belirtmeliyim ve filmde bazı şeyler fazla abartılmış. Tercih vs.. tamam ama bu yöneylem olayları kopup götürmüş.
Oyunculuk için ne desem ki? Tüm koşullara ve duruşuna karşı yine de bir gönül insanı olan Shokichi, filmde bir tepkisizlik ya da zoraki tepki abidesi olmuş.
Burada en sevdiğim karakterlerden biri olan Thien ( Jin yapmışlar bunu) ve arka planı heba olup gitmiş.
Ko Honda, tavır olarak Alexander Gustav Nevton' a kaymış. Oguri Shun bir şeyler yapmış, eh hadi diyelim bir renk getirmeye çalışmış.
Mesela God Lee' nin bir şok etkisi yaratması lazım ama hiçbir şey birbirini tutmayınca, her şey havada kalmış.
Amaç, tercihler ve isteklere bağlı olarak bağımsız bir ürün ortaya koymaksa o zaman neden Terra Formars? Hele bir final sahnesi var ki... Nanao' nun geldiği işte o an kapatsam mı acaba diye düşündüm sonra tavana baktım bir süre, akabinde acıktığımı fark edip ne yesem diye düşündüm, elime telefonumu aldım biraz oynadım. Geçen sürede sahne bitmişti bir şekilde.
Efektlere gelirsek, böcekler fena değildi aslında, hareket etmedikleri sürece. Hatta sempatik bile buldum niyeyse. Ama hareketler olmamış. Efektler bazı aksiyon sahnelerinde göze hoş gelmiyor ama beğeniye bağlı olarak göz ardı edilebilir.
Kötü diyemiyorum, bir şekilde tutarsızlık içinde tutarlılık var gibi ya da ben Terra Formars' ı sevdiğim için objektif bakmak istemiyorum. Buna rağmen diyebileceğim şu, neden yani Terra Formars? Bu enerji, bu emek başka yere harcansaymış keşke.
Terra Formars ile ilgisi olmayanların filmi izlerken yaşayıp hissedeceklerini merak ediyorum aslında hahaha. Yine de ilginiz varsa animeyi izleyin. Mangayı okuyun diyeceğim ama ben kendim de okumuyorum ancak sanırım özellikle Terra Formars Revenge' den sonra mangaya başlamam gerekecek?
Fukigen na Mononokean bana kalırsa 2016' nın kendi halindeki animelerinden bir tanesi. 13 bölümlük bir anime olan Fukigen na Mononokean, neredeyse bir oturuşta izlenebilecek, izleyeni derde tasaya boğmayan, bir çeşit rahatlık veren bir anime.
İtiraf etmem lazım ki beni animeye en fazla bağlayan nokta açılış parçası oldu. Öyle pek ahım şahım bir parça olmasa bile The Super Ball' ın Tomodachi Meter' i kulaklarıma pek şirin geldi.
Ashiya Hanae, liseye başlayacak olmanın heyecanını yaşarken kendisine yapışan bir yokai' ın da tetiklemesi ile birlikte yokaileri görmeye başlar. Bu esnada Abeno Haruitsuki ile tanışır. Şansa bakın ki Abeno ile sınıf arkadaşıdırlar. Bu şekilde Hanae bu farklı dünya ile tanışmaya başlar.