glay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
glay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2016 Perşembe

Ace of Diamond (Diamond no Ace) - Anime: İkinci Sezon






 Ace of Diamond ilk sezonun finalini çok hoş bir bölümle bağladıklarından bahsetmiştim. İkinci sezonun ilk üç bölümü, birinci sezonun bir özeti. 


Ben sanırım şanslı kısımdaydım. Ace of Diamond' un her iki sezonunu da üst üste, kesintisiz izledim,  hahahahah... -Raichi gülüşü- Biraz beynim bulanmadı desem yalan olur (iyi anlamda) ve hala beyzboldan pek haz etmiyorum ancak Ace of Diamond' un yeri pek bir ayrı diyorum.



Ace of Diamond' un ikinci sezonu 2015 tarihinde yayınlanmaya başlamış ve 51 bölüm. Rüzgar gibi geçen 51 bölüm... Ben bitirdiğim için şu anda (yazının yazıldığı zamanda) mutsuzum biraz.



Eldekilerle tekrar yeni bir takım kurmak, hayal kırıklıkları, korku ve endişeler, üzüntüler, hedefler, yeni sorumluluklar, kendine meydan okumalar, inanç ve güven, rekabet bu sezonun bir kısmı kısaca. Takımın önünde yeni bir amaç ve bunu başarmaları için çok önemli bir motivasyon var... Daha da detaya girmeyeceğim :)



(Sezonun en sevdiğim açılış parçası Glay - Sora ga Aozara de aru Tame ni. Glay' in single' ı çıktığında da en sevdiğim parça bu olmuştu.)





Bu sezonun rakiplerinin bir kısmı eskilerden oluşuyordu.Yeni takımlar da rakip olarak Seido' nun karşısına çıkıyor. Hepsi farklı görüşleri ve idealleri temsil ediyor.



Oya Lisesi fena değil. Takım koçu  Ichirou Araki ( Hatano Wataru )kendine bir vizyon çizmiş, enteresan mesela. Felsefesi; "Akademik bir okuluz ve antreman saatlerimiz sınırlı o zaman  aklımızı kullanırız, amaca yönelik antreman yaparız". Yine de bunların ace' i Gou'dan ( Toshiki Masuda) pek hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Mesela, Ugumori Lisesi daha kendine has bir takım ki ben pek sevdim bunları. Özellikle ace'leri Umemiya  (Showtaro Morikubo) ve yanlış hatırlamıyorsam bu takımdaki şişman ve koca gözlü koşucu ve tabii ki Nao çok tatlı karakterler. Şu koca kaslı takıma pek lafım yok (aslında çok var!!) !  Fakat, Miyuki' ye dalan koca adam sana laflar hazırladım. 





Bu sezon garibim Miyuki' yi (Takahiro Sakurai) çok hırpaladılar zaten. Fiziksel açıdan hırpaladılar bir de çocuğun yakışıklılığını dillerinden düşürmediler. Çok kıskandılar, çoook :P Kendi arkadaşları da biraz hırpalamış olabilir, bu ayrı bir konu.






Sağolsun Sawamura ( Ryota Osaka ) maçlarda bizleri yalnız bırakmayarak, yedekler arasından - dahi -  maçlara ayrı bir soluk ve ayrı bir neşe kazandırıyor. 



Ara sıra Furuya ile düet yapıyorlar, daha bir değişik oluyor. 



 Tribünün artık Sawamura' ya ayak uydurması  ve  karşılıklı tezahuratlaşmaları  ayrı bir eğlence.




( Bu olay ise bambaşka :))) )

Sezonun pek çok parlayan, göze batan ismi var ancak bu açıdan bakıldığında sezonun parlayan takımı (tabii ki ana takımı bir yana koyarak) Yakushii.


ve Raichi...




Saha içinde çoğu insan böyle bir tipin karşısında oynamasını istemez sanırım .


Ancak çok tatlı ve komik bir karakter aslında.


Ve çok utangaç...


Ben bayılıyorum kendisine. Sanırım babasının tüm dilekleri gerçek olacak.



Diğer bir Yakushii oyuncusu ve takımın ace' i Sanada. Sanada zaten sevilmeyecek bir karakter değil ve çok seviyorum ancak özellikle son maçtaki çıkarımlarıyla yine gönülleri fethetti. Yakushi' nin başarısının altında belirli isimlerin payı büyük zaten.




Bu sezon oldukça eğlendiğin bölümler, noktalar, espriler oldu ama sanırım favorime yine Sawamura imza attı. Hatırlayanlar vardır, Sawamura bir ara depresyona giriyor ve o andan sonra sınıfta kitap okumaya başlıyor. Bu durum sınıf arkadaşlarının da ilgisini çekiyor hatta bir süre sonra  manga arkadaşları  edinmeye başlıyor. Mesela Kanemaru bu duruma biraz uyuz oluyor. Neyse Sawamura' nın Suç ve Ceza' ya başlayıp bir gün içinde karakterlerin adını hatırlayamadığı için kitabı bırakması benim için eğlencenin doruk noktalarından bir tanesiydi. Doğal olarak bu 51 bölümden sadece bir nokta...



Ace of Diamond ikinci sezonun öne çıkan daha doğrusu çıkmaya çalışan karakterlerinden bir tanesi Zono. Karakter gelişimini izlerken zaten göreceksiniz ancak maçlardaki o tasvir, o renkler,o poz  nedir? Güldüm hem de çok.... ama gülerken utandım da çocuğun o derin konsantrasyonundan.



Senpailer yine kendilerini bir şekilde belli ettiler bu sezon. Özellikle Isshiaki tribünde maç izlerken performansından bir şey kaybetmediğini ortaya koydu. Sevilmeyecek gibi değiller.



Bu sezon, ortalarda çok görünmese de, Mei biraz adam oldu. Özellikle eski takım arkadaşıyla bankta girdiği diyalog hoştur.


Sezonun final bölümü, girişi ve müziği ile harikaydı diyeyim, anlayın. Sonrası karışık duygular. Ace of Diamond' un her sezon  finalinde gözlerim yaşarmak zorunda mı? Sadece bir iki kareliğine de olsa bir şekilde insana dokunuyor sanırım. Neyse, çok tatlı çok güzel ve hoş bir final yapmışlar. Anime olarak devamının gelmeyecek olması çok üzücü.



(Sezonun en sevdiğim kapanış parçası)


Bittikten sonra kendimi kötü hissetsem de diyebileceğim tek şey; İyi ki izlemişim.



5 Kasım 2016 Cumartesi

Ace Of Diamond (Diamond no Ace) - Anime: Birinci Sezon





 Ace of Diamond ya da Diamond no Ace,  Yuji Terajima' nın mangası. 2013 yılında anime olarak gösterilmeye başlıyor. Birinci sezonu 75 bölüm. Evet, tam 75 bölüm ancak 75 bölüm göze fazla gelmesin, insan daha da fazlasını istiyor. Ace of Diamond, beyzbol içerikli bir shounen anime-manga.



Dünya üzerinde en uzak olduğum spor dallarından bir tanesi beyzbol. Gerçi çok bilinçsiz de sayılmam. Anladığım kadarıyla  şimdiye kadar izlediğim dizi ve filmlerden oluşturduğum bir bilgi birikimim var. Bir atıcı var, topları atıyor. Vurucular var, ellerindeki sopalarla gelen toplara vurmaya çalışıyor. Yakalayıcılar var, genelde çömelmiş vaziyette vurucunun arkasında yer alıyorlar. Vurucu atılan topa vuramazsa yakalamak zorundalar. En arkadaki amca bir nevi hakem, topun çizgiler içinde gelip gelmediğini, atışın düzgün olup olmadığını, vurucunun hareket edip etmediğini kontrol edip karar veriyor. "Base" ler var, burada işte takımlar belirli şartlar altında koşular yaparak sayı almaya çalışırken, defans ise topları gerekli şartlar içinde toplayıp bu baselere zamanında geri döndürmeye çalışıyor. Ha, bir de "home-run"' ı biliyordum filmlerden. Atıcı topu atıyor, karşı takımın vurucusu allah ne verdiyse vuruyor, top sahanın dışına uçuyor. Bu arada koşular tamamlanıyor. Atıcı için kötü bir deneyim, vurucu için klas bir olay.




(Ace of Diamond ost' undan bir kuple. En sevdiklerimden)




Neyse işte, (yine fena değilmişim) yine de   beyzbol sevmem, dahası bir maç izlemişliğim bile yoktur. Buna rağmen son zamanlarda "Ace of Diamond izle!" baskına aşırı derecede maruz kalmaktaydım. Her iki sezonun bölümleri dvd şeklinde elime verildiğinde artık itiraz edecek, ayak direyecek halim kalmamıştı. Uzun bir seyahatten sonra eve dönünce izlemek üzere tam oturacaktım ki hayat şartları izin vermedi. Hayat, hasta halimle yolculuktan dönmüşken önüme bir iki konu çıkarıp iyice moralimi bozdu. Bu duruma  elimdeki Ace Of Diamond dvd'lerini sallayarak karşılık verdim ve bir iki gün gecikmeli olarak ilk bölümü izledim. Aslında ilk bölümden beklentim yoktu. Daha doğrusu vardı ve olumsuzdu. İlk bölümde sıkılırım ve daha sonra izlemek için bırakırım ve eğer ileride hatırlarsam yüz yıl içinde bitiririm gibi beklentiler içindeyken ilk bölüm renkli, hafif ve eğlenceli gelmesi nedeniyle ilgimi çekti.



Benim "İlk iki bölümde çok ofladım pufladım ama iyi ki devam etmişim, sonrası güzel geldi" olayım sıklıkla yaşanır gerçi ancak Ace of Diamond değişik bir şekilde daha ilk bölümde sardı. Kafamda kara bulutların dolaştığı bir zamana denk gelmiş  olması da etkilemiş olabilir bakışımı.




                                                                  (Sawamura)

Ana karakterimiz Sawamura Eijun. (Osaka Ryota) Beyzbola gönül vermiş bir genç. Ortaokulda, sınıf arkadaşlarıyla takım şeklinde takılmakta ve turnuvalarda kaybetmekteler. Sawamura yine de bir şekilde bir lisenin ilgisini çekiyor ve oradan bir teklif alıyor. Bir süreçten sonra bu liseye geliyor.
Bu lise Seido. Beyzbolda bilinen liselerden biri. Biraz acımasız görünen bir sistemi var. Yaklaşık 100 kadar kişi yer alıyor takımda. Asıl ve ikinci takıma çok az insan seçilebiliyor. Doğal olarak bazı öğrencilerin mezun olana kadar maça çıkma, oynama şansı olmuyor. Rekabet yüksek.



Neyse işte, dediğim gibi beyzbol odaklı bir shounen. Olaylar gelişiyor, karakterler renkleniyor, atmosfer animenin ve kurgunun istediği biçimde değişiyor; komik, gergin, heyecanlı, gevşek vs...





Anime analizi yapacak değilim, istesem de beceremem ancak Ace of Diamond' u bu derece  keyifli, sürükleyici yapan öğeler  nedir diye şöyle bir düşününce ilk aklıma gelen noktalar şunlar. Klasik shounen öğelerini kurguya ve mekana güzel yedirmiş. En iyisi olmak isteyen bir karakterin yanında O'nun gibi pek çok karakter daha. Bu karakter yani  Sawamura (Osaka Ryota) oldukça eğlenceli bir karakter. Bunun yanında yan karakterler, üç yıllıklardan takımdaki diğer yenilere oradan  rakip takımlara,  renkli ve kendine has özellikleri  olması ve bunlardan pek çok bulunması. Atmosferi dozunda ve akıllıca vermesi. Lise beyzbolunun ( yani böyle söyleyince komik geliyor ama ciddi ciddi böyle bir tanım kullanılıyor. Yani biz alışkın değiliz lisede okul takımlarını ciddiye almaya) acımasız tarafı (aslında beyzbol özelinden daha genele yayın bunu), turnuvanın zorluğu ve tüm maçların kazan ya da kaybet tarzında olması (arkada verilen emek, hedefler ve daha bir çok şeyin üzerine) gerilim dozunu arttırıyor. Ve daha bir sürü...



Tüm bunların üzerine animede bir değer daha var aslında, sonlara doğru daha çok üzerinde duruluyor. Tüm bu sistemin içinde animedeki koçun duruşu ve takıma bakış açısı.




(Bunu da çok seviyorum)



Bundan sonrası animeyi izlememiş olanlar için sakıncalı mı bilemiyorum ama ben biraz karakterler üzerinden geyik yapacağım.



Öncelikle bu sezonda animede yer alan üç yıllıklar...  Hepsi ayrı ayrı iyi ve hoş elemanlar. Maçlarda değil ama özellikle final bölümünde bu elemanların sahipleniciliği, vefakarlığı, kendilerine has iletişim şekilleri ve yeni bir döneme başlayacak olmaları beni etkilemiş olabilir ve bu nedenle gözlerim yaşarmış olabilir ^^  Söylemeden edemeyeceğim, animenin son bölümünü çok hoş, kendi içinde etkileyici ve tatlı bir şekilde ikinci sezona bağlamışlar.




                                                      (Bu senpailer sevilmez mi?)

Yuuki ( Yoshimasa Hosoya) gibi bir kaptanı takımında  kim istemez şimdi? Kendini geliştiren, sorumluluk alan, önderlik eden bir kaptan her takım için iyidir. Oldukça da karizmatik olduğunu es geçemeyeceğim ^^


Isashiki Jun (Ono Yuuki ) : Maçlardaki agresif tutumu, konuşma tarzı, çoğunlukla gergin duruşu ve daha bir sürü...




Özellikle son bölümlerde kendini aşarak inanılmaz bir renk getirdiğini düşünüyorum. Hastasıyım :)




Ryousuke (Okanoto Nobuhiko) : Harucchi' nin abisi bu eleman süper olmak ile birlikte özellikle sakin ses tonuna ve yüzündeki gülümsemeye hastayım.


Tanba (Masakazu Morita) bir ace olabilir mi bilemem ama geniş yürekli olduğu kesin.



Chris Takigawa (Daisuke Namikawa). Bu elemanın olgunluğu da az bulunur dereceden. Chris senpai' yi sevmemek mümkün değil. Sawamura ile ilişkileri göz yaşartıcı.




Kısık ve sakin sesi ile kulaklarda yer ederken sesinin çatladığı an bir kahkaha yaratıyor.




Sonlarda Sawamura' nın yanına geldiği an Sawamura gibi benim de ağzım kepçe oldu.


Bunlar ve adını anmadığım diğer tüm üç yıllıklar can....



Miyuki Kazuya (Takahiro Sakurai): Anime içindeki tüm karakterleri ayrı ayrı sevsem, bağrıma bassam da serideki favori karakterim Miyuki.




Hatta bazen endişeleniyorum bir fan-girl' e döneceğim diye. Herkesi idare edebilmek aynı zamanda hesap yapmak zor iş. İkinci yılında olanlardan biri olan Miyuki' yi sevin, candır. Daha da fazla bir şey yazamayacağım ^^






Kuramochi Youchi ( Shintaro Asanuma): Animenin en eğlenceli karakterlerinden bir tanesi.


Furuya (Nobunaga Shimazaki), Sawamura ile birlikte birinci yılında olan ve asıl takımda oynama hakkını kazanan atıcılardan biri. Sawamura ile hem bu sezonda hem de ileride ace olabilmek için kapışacaklar. En sevdiğim yanı tepkisizliği ve duygusuzluğu veya daha doğru şekliyle dışa vurumsuzluğu. Gerçi bir maçtan önce senpailerine gösterdiği yaklaşım daha bir sevimli kılmıştı kendisini.



(Kaçmak istedikleri bir konu olunca Furuya ve Sawamura böyle davranıyor)


Sawamura hakkında bir şey yazamayacağım ama izleseniz seversiniz :))

Bunlar dışında çok renkli elemanlara sahip Seido Takımı. Takım dışında rakipleri de bir o kadar eğlenceli ve kendilerine has karakterler. Mesela;


Todoroki Raichi (Ono Kensho) : Bu elemana hastayım. Delice gülüşüne, saçtığı alevlere (serinin en eğlenceli kısımlarından bir tanesi karakterlerin alev, aura falan saçması. O kadar doğal ki "o auranı yok et" falan diyorlar birbirlerine) , oyuna olan sevgisine bayılıyorum. Biraz sosyal anlamda sıkıntıları var ama bunun nedeni ne yazık ki babası.




Sanada (Kamiya Hiroshi), Todoroki' nin takım arkadaşı. Doğal ace olmasının yanında Kamiya Hiroshi  nedeniyle de kazanıyor (benim açımdan). Karizmatik şimdi, inkar etmeyelim.


You Shunshin (Kaito Ishikawa) Japonya' da lise beyzbolu oynayabilmek için kalkmış taaaa Tayvan' dan buraya gelmiş. Ardındaki motivasyon her ne kadar bir nedenselliğe dayandırılmış olsa bile benim kavrayabilmem mümkün değil. Yine de seriye bir renk kattığı muhakkak. Kendisi, Miyuki' nin doğal takım eşi, ben demiyorum kendileri diyor.


Narumiya Mei ( Yuki Kaji ) sanırım seri içerisinde (birinci sezon)  en az sevdiğim karakter. Karakterin arka planı, geçmişi güzelce işlense dahi bir türlü ısınamadım kendisine ama bir Harada' yı severim. Bu ikisinin muhabbetleri de en az bir Kuramachi- Sawamura eşiğinde, oldukça keyifli.


Özellikle bu spor animelerinde takım menajerlerine pek bir anlam veremiyorum. Hani klüp başkanı vs... tamam da tedarik sağla, forma yıka, perde as falan işlerle uğraşmak için niye bu kadar gönüllü oluyorlar anlayamıyorum. Bu animede, menajer dörtlünün içinde maçlarda kendini kaybeden, gözleri değişen ve çılgınca bağıran kız açık ara favorim. Beni çok eğlendirdi. En az maçlardan sonra sıraya geçen takımını çizginin tam üzerinde tutmaya çalışan ve delice bağıran Eijun kadar eğlenceliydi.



Anime esnasında güldüğüm, eğlendiğim o kadar çok nokta ve karakter var ki hangisini sayayım bilemiyorum. Yine o kadar kaptırmışım ki zaman zaman gerildiğim ya da duygulandığım noktalar da oldu. Bu animenin başarısı bana kalırsa,  anlamadığım bir spor dalında, bazen klişeler içinde yüzse dahi, anlayamayacağım noktaları içerse de (Tayvan'dan beyzbol oynamak için gelmek, menajerlik) büyük bir merak ve akıcılık ve beğeniyle bana kendisini izletmesidir.(Benim açımdan)



Beyzboldan anlamıyorum ya da sarmaz diye endişelenmeye gerek yok. Garanti ederim oldukça sarıyor. Anime içerisinde anlamayanlar için açıklamada bulunan, kuralları çaktırmadan açıklayan, içinde bulunulan durumu anlatan pek çok karakter mevcut. Bunlar içerisinde özellikle uzun boylu gazeteci kız tam benim gibiler için. Yanındaki diğer kıdemli gazeteci ile konuşmalarından kendisinin de beyzboldan pek çakmadığını anlıyoruz ve bizim gibiler için gereksiz soruları kendisi bu gazeteci beye sorarak öğrenmemizi sağlıyor.


Ace of Diamond' un ost' u oldukça güzel. Bunun yanında, açılış parçalarından sonuncusu Glay' den... Bu daha da güzelleştiriyor herşeyi. Teru' nun sesi hemen belli ediyor kendini zaten.


Animeleri güncel izlemeyi sevmiyorum. Mümkün olduğunca bölümler biriktikten ya da seri tamamlandıktan sonra izlemeyi tercih ediyorum çünkü her hafta bir bölüm beni kesmiyor. Ace of Diamond' u her ne kadar bir oturuşta izlemiş olsam da en kötü yanı olarak söyleyebileceğim nokta bu. Bu seri gerçekten haftalık bir bölüm olarak izlenmezmiş.

Sıkıntılı bir zamanıma denk gelmesi nedeniyle de artık gönül bağım bulunan Ace of Diamond' ı ben çok beğendim. Şimdi 2. sezona başlamak için izninizle ayrılıyorum...




(Glay için ne denir zaten? Açılış parçası Hashire!Mirai)








15 Mayıs 2016 Pazar

JROCK Favori 15: İlk Üç Ay (III)




İkinci bölümün ardından, Ocak -Şubat - Mart aylarında yayınlanmış single ve albümlerde yer alan parçalar içerisinde en sevdiğim 15 parçayı sıraladığım listenin üçüncü ve son bölümüne hemen geçiyorum. Son ve final bölümü olması nedeniyle ilk beşim için 5. sıradan başlıyorum.



5 - Flumpool - Yoru wa Nemureru kai




2007 çıkışlı olan Flumpool oldukça popüler bir grup."Yoru wa nemureru kai" Şubat ayında single olarak yayınlandı. Parça grubun Mart tarihli albümü EGG' de de yer alıyor. 2016 animelerinden Ajin' in açılış parçası.



4  - Vistlip - Contrast





2007 çıkışlı Vistlip sevdiğim gruplardan bir tanesi. "Contrast" grubun Şubat tarihli aynı isimli single' ında yer alıyor. Bu single' ın ardından bir de mini albüm geldi, ilgilenenlere duyurulur.



3 - Far East Dizain - Inhale





Far East Dizain her ne kadar 2015 çıkışlı bir grup olsa da üyeleri aslında bir o kadar tanıdık. Her şeyden önce grupta Leda var. Galneryus ve DELUHI' nin gitaristi Leda' nın yeni grubu Far East Dizain. Grupta yine DELUHI' den tanıdığımız Sujik de yer alıyor. Bas, TweİT' ten Ryu, vokal ise CodeRebirth' den Keita. Far East Dizain' ın çalışmalarını merakla bekliyordum, hayal kırıklığına uğramadım. Mayıs ayında grubun yeni bir single' ı daha yayınlandı bu arada.



2 - WHITE ASH - Ledger





WHITE ASH, 2010 çıkışlı bir rock grubu. Bu grubu beğenerek takip ediyorum. Ledger aslen 2015 tarihli Insight/Ledger adlı single' da yer alıyor. Mart tarihli SPADE 3 adlı albümde de yer aldığı için atlamadan geçemedim çünkü bu parçayı seviyorum.


1 -  GLAY - Sora ga Aozara de Aru Tame Ni





İlk sırayı Glay' in alması benim için sürpriz değil. Parça Glay' in son single' ı G4 IV' de yer alıyor.

Gelelim bu yazının bonus parçasına.

LOCAL CONNECT - Gold




Böylece 15 parçalık liste tamamlanmış oldu. Bakalım ileride belki tekrar...




28 Ekim 2015 Çarşamba

Yağmur... Yağmur...Yağmur ve Müzik (I)




Yağmurlar, yağmur, yağmurlu havalar... İşte bunlar başladı. Yaklaşık bir haftadır yağmura maruz kalıyorum. Bundan şikayetçi miyim? Hayır, yağmur candır, iyidir, severim. Özellikle keyfini sürmeye fırsat bulduğum zamanlarda... İşte bu günlerin sonunda  aydınlandım ve bunun zamanının geldiğini anladım! Hemen "yağmur" şarkılarından bir kuple hazırladım.Başlamadan önce bir girizgah olarak buradaki parçayı da öneririm isteklilere...


Efendim, öncelikle Japonya' ya uzanıyor ve sizlere SID' i getiriyorum.





Aslında bu ilk tur için aklımda Glay' in "Rain"' i vardı. Bloğa az çok aşina olanlar Glay sevgimi bilirler ama inanın klibi buraya eklemeye elim gitmedi. Yıllaaaaaar öncesinden gelen o klibi buraya eklemek için izlemeye bile kalbim el vermedi. Yine de gülmek, eğlenmek, "vay be zamana bak! Nasıl  da geçiyor" demek isteyenlere öneririm. Eskiden ben de bu tepkileri veriyordum ama bugün içimden gelmedi. Zamanın akışı ile eğlenemiyorum artık sanırım.

SID sevdiğim bir JRock grubu olmak ile birlikte bu parçasını ayrıca severim. En sevdiğim animelerden bir tanesi olan Full Metal Alchemist: Brotherhood' un kapanış parçalarından biri olmasının da etkisi var bu sevgide.



Sırada Kore var. Hemen biraz tarz değiştiriyoruz. Bu kuple ( :p) için Kore'den Yiruma' nın "Kiss The Rain"' ini seçtim.




Bilenler bilir asıl adı Lee Ru Ma olan Yiruma, Güney Koreli besteci ve piyanist. Dinlenilesidir.



Sonra  Tayvan' a yöneliyorum. Buradan seçtiğim parça ise Sodagreen' den "下雨的夜晚" (A Rainy Night)






Sodagreen, 2001 yılından beri müzik yapan bir indie rock grubu. 2003' de grup içindeki son değişiklikten sonra elemanlar bugüne kadar devam ediyorlar. Bu parça bu yıl yayınlanacak "Winter Endless" isimli albümlerinde yer alacak. Burada gruba GermanPops Orchestra eşlik ediyor.


Bu turu tamamlamadan önce bonus olarak eskilerden, kapsam dışı bir parça daha ekliyorum. Nostalji yapmasam olmazdı zaten.

Çok severdim hala da severim. Karşınızda a - ha ve Crying In The Rain.




Yağmur, yağmur, yağmur.........

24 Aralık 2014 Çarşamba

KIŞ PARÇALARI...





Malum kış geldi. Havalar soğudu. Gerçi hava son yıllarda biraz kararsız, ne kendisi ne biz ne yapacağını kestirebiliyoruz. Yine de kış geldi...

Öyleyse kış ile ilgili parçalara bakalım. (Aslında içinde "kış" geçen parçalara bakalım olacak :) )

Öncelikle Japonya semalarına uzanıyorum...



1 - İlk tercihim tabii ki Glay ve "Winter, Again" hahahahaha.

Buyrun orijinal klibi... (Teru' ya biraz fazla yüklenilmiş sanki )



Bilenler bilir ama bu parça ve klip bayağı eski. Tam tarihi hatırlayamayacağım şimdi ama 1999 civarı olması lazım. Eskimeyen parçalardan, en azından benim için.



Rotayı G.  Kore semalarına çeviriyorum.



2-  Kim Bum Soo & Lena Park - White Winter




3- Bu parçaya tesadüfen denk geldim, es geçmeye gönlüm el vermedi, güzel parça.

Urban Zakaba - When Winter Comes




Bu bölüm için son olarak Tayvan' a uzanıyorum.



4- Dave Wong - 大约在冬季  (Bunun Türkçe karşılığını çok düşündüm. Nasıl çevirsem diye kafa patlattım. "Kışın" ya da "kış zamanı"nı en uygunu göründü bana. Tam anlamı karşılamıyor ama idare edin artık. Bu çeviri işleri kesinlikle bana göre değil)


Dave Wong, Hong Kong doğumlu bir Tayvan' lı. Bu arada amca bir aralar taksi şöförlüğü de yapmış.
Şirin bir parça ama aslında ayrılıktan bahsediyor. Ben sevdim bu parçayı yine de...



kar yağsııınnnn...

15 Aralık 2013 Pazar

Mim zamanı: Fil Fareden Neden Korkar?


Küçük Filozof mimlemiş beni sağolsun. Mimin yaratıcısı  ise  Paul Muad-Dib miş.

Oturup sakin bir zamanda sakin kafayla yapayım dedim ama yaz yaz bitmedi :) kısalta kısalta bu kadar oldu,  bazılarını es geçtim sonuçta şurada şu soruları cevaplarken adını anmadıklarım ya da detaylı yazmadıklarım nedeniyle vicdani bir savaş verdim resmen kendim ile *_*  sonuçta da hiç tatmin olmadım ya neyse :)

Öyleyse başlayalım...

1-En sevdiğiniz müzik türü hangisi? Neden? Bu türü kiminle tanıdınız? Ve bu türde son hızla kimleri dinlemeye devam ediyorsunuz?

Cevaplaması zor bir soru. Neden zor olduğunu kısaca açıklamaya çalışayım...

Çünkü Deep Purple' ın "sometimes i feel like screaming" ine tüm kalbimle eşlik ederek, Joe Hisaishi' nin "shoot the violinist" iyle coşarım, Luna Sea "Rosier" ile gaza gelip, queen' in "don't stop me now" ı ile enerji toplarım, George Gershwin' in "rhapsody in blue" sunun muzipliğine takılır, Borodin' in Polonez danslarıyla durulurum. Bad Religion ile "portrait of authority" diye bağırırken, Shadow Gallery' nin   "christmas day"' ine eşlik ederim. DSBK ile eğlenirken bir anda Nicholas Tse' ye döner akabinde  etnik müziklerle dünya değiştiririm. B.B. King ile başlar, Jimi Hendrix, Janis Joplin ile devam eder ilahilere kadar uzanır, Kitaro ile bağımı tazeler Yanni ile "Love is all" derim. Skid Row "in a darkened room" derken Iron Maiden' ın "wasted years" ına dönerim ve daha bir sürü, bu böyle devam eder...

Sanırım beni anladınız...(bazı türlere hiç girmedim bile)

2-Konuyu müzikten açmışken devam edeceğim… Sizce “iyi müzik” diye bir şey var mıdır? Varsa nedir? Yoksa kişisel bir zevk meselesi olduğu için “iyi müzik” de kişiye göre değişir mi?

Bana kalırsa "iyi müzik" vardır. Tanımlaması kendi adıma zor gerçi ama bir deneyeyim;

Bana kalırsa müzik bir ifade tarzıdır. Üzerinde emek verilmiş, teknik olarak altyapısı doldurulmuş, söylemek istediği bir derdi olan - illaha bir fikir bir düşünce ile sınırlayamam. - dinleyene bir şeyler hissettirebilen, her anlamda zengin, insanlığın evrensel duygularını kendine has bir şekilde anlatma kapasitesine sahip, belli bir estetiğe sahip olan, fabrikasyondan uzak, altı her anlamda doldurulmuş müzik iyi müziktir bana kalırsa.

3-En sevdiğiniz Türk ve yabancı yazarlar? (Ayrı kategoriler) Hangi kitabıyla tanıştınız ve başka hangi kitaplarını okudunuz? En çok hangisini beğendiniz? Neden?

Bu da çok zor soru. Adalet anlayışım ve vicdanım beni bu sorunun altında öldürür.

Şimdi pek çok insan C. Dickens ve Jack London ile gezmiş,dolaşmış, Dostoyevski' ye "hacım sen naptn ?" demiş, Turganyev' e önyargı ile yaklaşmış, V. Hugo bir de Rousseau okumazsak olmaz demiş, Goethe' ye zaman ayırmış, Dean Koontz hakkında çelişkili düşüncelere sahip olmuş, Shakespear' in estetiği ile büyülenmiş, Marlowe' a üzülmüş, Emile Zola ile sorgulamış, Aytomov ile dünya değiştirmiş, James Joyce ile ecel terleri dökmüş, Kafka ile dehşete uğramış, Oscar Wilde' a kafayı takmış,  Ibsen ile rahatlamış, Strindberg ve Hamsun ile boyut değiştirmiş, Nietczhe ile ayağı kaymış, Mevlanayı anlamaya çalışmış, Agatha Christie ile zaman geçirmiş, Edgar Allen Poe ile şaşırmış, Mayakovski' ye kafa patlatmış, Hemingway ile çanlar çalsın diye beklemiş, Tolkien ile orta dünyada gezmiştir. (burada keseyim en iyisi yoksa sayfalarca sürecek korkarım)

Soruyu cevaplamaya   bende komik/ ilginç çağrışımları olan ilk aklıma gelen yazarlarla devam edeyim;

yabancı yazarlar:

Isaac Asimov: Asimov ile tanıştığım zamanlar ortaokul yıllarıma denk gelir. Evde bir kitabını bulmuşum o zamanlar internet yok, kimdir necidir diye bakamıyoruz ama bilenlere sormuşum, oku demişler, hoşuna gider. Bir gün dersin ortasında sınıfa baskın yapılıp arama yapılır. O zamanlar böyle sınıf baskınları normal. Rus bir yazar görünce de hemen el koymaya çalışırlar. Kitaba da o kadar bağlanmışım ki hayatta onların eline bırakamam.Hem müdür yardımcısı hem de edebiyat öğretmeni olan kadınla edebiyat tartışmamız sonucu  kendimi disiplinde bulmuştum :) Sonuç kitabı kurtardım :) Ve Asimov ile bu şekilde başlayan hikayem devam etti.

Albert Camus: Yabancıyı 15 ya da 16 yaşında okumuştum, beni etkilemişti ama iyi mi kötü mü emin değildim. Nedensizliğe anlam veremiyordum. Daha sonraki yıllarda Albert Camus benim için çok önemli yazarlardan biri oldu. Eğer ben de bir müzisyen olsaydım the cure/ robert smith gibi şarkı yapardım. Veba ile beni değişik düşüncelere sevketmiş, başkaldıran insan, tersi ve yüzü, sysphos söyleni, diğerleri ve oyunlarıyla beni etkilemiştir. Albert Camus denilince aklımda hala masmavi deniz ve güneş canlanır.

Dostoyevski: kumarbaz, suç ve ceza, yeraltından notlar, karamazov kardeşler, ezilenler, budala için ne diyeyim? Beyaz Geceler e özel bir sevgim var. ama dostoyevski beni  ecinniler ile çarpmıştır.

Stanislav Lem: Bu çok başka bir kafa. Sadece şu anıdan çıkarak tek kitabına değineyim. Fiyasko bana takla attırmıştır.  Öyle ki rutin sabahlarımda bir zamanlar yaşadığım şehirde vapurla karşıya geçerken vapurdan inmeyi unutup geri dönmüşlüğüm ve yine inmeden karşıya geçmişliğim vardır. Üç bacak yaptığımı da sonradan anladım :)

Boris Vian: Bambaşka, ne diyebilirim her kitabı beni uçurmuştur.

B. Brecht: Bu da bambaşka konu... Başlarsam duramam, kestirip atıyorum böyle.

Arthur C Clarke: Ramalar bir yana, 2001 a space odyssey okurken dünya ile bağlantımı kesmiştim.

Stephen King: şu aralar kara kule serisini yeniden elime aldığım için anayım dedim :) o kadar çok anısı var ki her kitabının.

Neil Gaiman ve Terry Prettchet ile gereğinden çok daha geç tanıştım. Bir özür babında burada adlarını anıyorum.

Anton Çehov: oyunları bir yana, küçükken hasta iken bir öyküsü ile bana korkudan kalp krizi geçirtiyordu neredeyse. Kişiliği, efendiliği ve sahalin yolculuğuyla saygı duyarım. Bir de garibim Stanislavski nin oyun rejisi ne bozmuştu kendisini :)

Haşek in Aslan Asker Şıvayk' ını deniz kenarında güneş altında okumuştum. Ne manyakmışım. O ironik duruma hala çok gülerim.

F. Garcia Lorca: Bana farklı bir boyut kattı.

En iyisi burada keseyim.adını anmadıklarım,  özür dileriiiimmmm...............


Türk yazarlar:

Bu konuda eksiğim ve Türk edebiyatından bazı nedenler yüzünden zamanında çok soğudum. Yine de bu eksiği kapatmak için çalışıyorum pek çok yazar okuyorum  ama en sevdiğim diyeceğim pek isim yok. Yusuf Atılgan ve Vedat Türkali diyeyim.

Şimdi birde Türkçe okumak istediğim bir kitap var, tam haliyle. wu cheng'en' in "Batı'ya Yolculuk" adlı kitabı. İngilizce çevirilerini okumaktan helak oldum. Bu mim aracılığıyla seslenmek istiyorum. Ben ölmeden birileri el atsın da çevirsin şunu!!!


4-En sevdiğiniz filmler? (En az beş tane) En sevdiğiniz diziler? (En az üç) Neden?

Hahahaha işte net cevabım olan tek soru. En sevdiğim film Star Wars. 6 sı birden ahahahahah.

Sıralama olmadan devamında: red cliffler , rhapsody in august( 12-13 yaşında izlemiştim de fena çarpılmıştım),  tango , crouching tiger, hidden dragon ve daha bir sürü....

dizi: battle star galactica, dr who, bigbang theory ilk aklıma gelenler.


5-Hayat felsefenizi üç-beş-on madde ile özetleyin desem? (seçim sizin)

özetlemeden geçmeyi tercih ediyorum :)

6-Müziğe geri döneceğim, en sevdiğiniz 3 sanatçı/grup? Ve onların en sevdiğiniz 5 şarkısı hangisi? Neden?

Uhhh içinden çıkılmaz. O zaman blog konsepti içinde JRock familyasından yanıtlamakla yetineyim.parçalarına benim için özel olanlardan seçiyorum.

X Japan: Nedene gerek var mı?

Rusty Nail
Voiceless screaming
tears
art of life
endless rain

Luna Sea: Parçaları, grup elemanları, duruşları, müzikleri, geriye bıraktıkları, etkiledikleri, dinleyici olarak aldığım haz falan....

Rosier
storm
I for you
wish
In my dream

Glay: İlk tanıştığım Japon grubudur kendisi :) İyi ki tanışmışım

however
street life
rain
missing you
special thanks


7-Bana herhangi bir ülkenin müzik piyasasını uzun uzun anlatın. Ülke seçimi tamamen size kalmış.

Öyleyse bu noktada C-Pop tan bahsedeyim. C-pop diyorum ama son dönemde hareketlenen chinese (mandarin) pop piyasasından ziyade konuyu Canto pop a indirgeyeceğim. Sonuçta K-pop ortada yokken buralar hep kanto - pop tu.

Önce kısa bir bilgi vereyim Çin Halk Cumhuriyeti çatısı altında var olan pek çok etnik grup var. Biz ülkede konuşulan dile kısaca Çince diyoruz fakat ana karada ve dünyaya yayılmış olan Çinliler arasında en fazla konuşulanı mandarin. Bunun dışında çok fazla lehçe bulunmakta bunlardan en yaygın olanı Kantonca.(cantonese) Hong Kong ve ana kıtanın bir kısmında insanlar arasında konuşuluyor. Kantonca konuşan mandarin konuşanı fazla anlamaz. (yani gerçi iki çinli mandarin konuşsa da birbirini anlamayabiliyor). Bu gözler ana kıtada mandarin öğrenen Hong Konglular gördü :)

Dönelim Kanto - Pop a. Ana kara Çin' in kültürel çeşitliliği, müzik ve sanat geleneği yadsınamaz. Bir dönemden sonra işin içine yabancılar da dahil oluyor.

Bu tarza aslında Hong Kong'a ana karadan göçen Çinlilerin ilham verdiği söyleniyor. Bu kısımları fazla uzatmayacağım, konuyla ilgili farklı kaynaklar mevcut ama hepsinin sonucu şuraya uzanıyor. O dönemde göçen Çinlilerin taşıdığı geleneksel müzik tarzı ( ninni, türkü, opera vs...) ile batı etkisinin karışımıyla kanto  pop denilen kavram ortaya çıkıyor. Unutmayalım ki Hong Kong 1997 ye kadar İngiliz himayesi altındaydı.

70 lere gelene kadar aslında Kanton pop' a emek veren, bunun içine katkı veren pek çok kişi ve etmen var ama mainstream olamıyor. Aksine Hong Kong yerine çevre ülkelerdeki Çinliler tarafından daha çok rağbet görüyor. 59 dan sonra filmlerin jeneriklerinde yer alan parçalar biraz daha gün yüzüne çıkmasını sağlıyor ama bu parçaların oluşması için söz yazarından bestecisine müthiş bir çaba var.

70lerde ekonomi coşunca insanların alım gücü de artıyor ve eğlence sektörüne yatan para artıyor. Televizyon/sinema   etkili  hale geliyor. Böylece lokal bir kültür oluşuyor. Mandarin ya da İngilizce söyleyenler Kantoncaya dönmeye başlıyor.Televizyon programları ve parçalar ana kara ve çevre ülkelere girmeye başlıyor. Başarı kazandıkça Hong Kong eğlence sektörüne dışarıdan da para gelmeye başlıyor. Bu dönemde pek çok cover parça ortaya çıkıyor doğal olarak. Pek çok parça Japonca ya da İngilizce şarkıların Kantonça yorumu.

80 den sonra müzik endüstrisinde çok daha profesyonel bir yapılanma ortaya çıkıyor. Farklı yetenekler, şirketler tarafından seçiliyor. Piyasanın haklarını korumaya yönelik kuruluşlar inşa ediliyor.

80 ve 90 larda en bomba dönemini yaşıyor Kantopop. Müthiş bir başarısı oluşuyor ve Asya yı bir nevi domine ediyor.

80 öncesi adı saygıyla anılanları bir yana koyacağım ve sonrasını ele alacağım. Bu dönemde Anita Mui, Leslie Chen ve nicesi ortamı sallıyor.

90 larda ortaya "Four Heavenly Kings" ortaya çıkıyor. Bu dönemde piyasayı domine eden 4 kişi. Uzak doğu ile ilgilineneler en azından bu isimlere aşinadır :)

Andy Lau
Aaro Kwok
Leon Lai
Jacky Cheung

Bunlarla birlikte istemeden de olsa hakkını yememek adına anmam gereken bir Faye Wong var, ve daha bir sürü...

2000 li yıllarda ortamdan ayrılanlarla birlikte yeni isimler geliyor. Twins, Nicolas Tse, Edison Chen, Eason Chan ve daha bir sürü...

2000 lerin sonuna doğru  ise Kantopop o altın dönemini kaybediyor, lokal müzik olmaktan çıkıp deniz aşırı bir başarı yakalamışken, Kore, Tayvan ana kıta Çin müzik endüstrisinin  sağlam atakları karşısında çok daha büyüyen bir piayasanın küçük bir alt dalı oluveriyor.

Bir iki noktaya daha değineyim Kanto pop söylüyorsanız en az bir filmde oynamak zorundasınız, yetenek önemli değil. Şarkı söyleyipte filmde yer almamış az isim vardır :))

Uzak doğunun genelinde görüldüğü şekilde temiz ve düzgün bir imaja çok önem verilirdi ancak 2000 sonlarında pek çok skandal patladı, bir sürü isime yazık oldu.

Böyle işte, en kısa ve öz şekilde bu kadar toparlayabildim bana kalsa sabah kadar anlatırım :)



8- Sizce en güzel ve en kötü duygular hangileridir? Nedenlerini söylemeyi unutmayın!

bu değişir ya da çok uzun yazmak gerekir. Kime göre neye göre, duruma göre falan....

9- “Bu adam benim idolüm.” Dediğiniz biri var mı? Varsa kim? Yoksa olmak istediğiniz insanı bana siz anlatın.

Sakata Gintoki hahahah

şaka bir yana ama  yok, ne yazık ki hiç öyle biri olmadı. Beğendiğim, takdir ettiğim, saydığım pek çok kişi oldu ama idol olmaya uzaklar.

İdolüm olmaya en yakın karakter Gintoki gerçekten sanırım :))

10- Şuan neredesin, ne yapıyorsun ve bundan on yıl sonra nerede, ne yapacaksın? Bu hayattaki amacın ne abi? Ne için yaşıyorsun?

Şu anda bilgisayarın başında soruları yanıtlamaya çalışırken ve kendimle boğuşurken, bir yandan kahvemi içip diğer yandan müzik dinliyorum. Ne için yaşadığımı ya da amacımın olup olmadığını bilseydim hayatım çok kolay olurdu :)) plan ve programsızlık candır *_*

Böyle diyerek burada noktalayım. Eğer kendisi henüz almadıysa mimi LoverK'  ya paslıyorum.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Love So Sweet: Arashi & Glay




Arashi hakkında bir şey yazmama gerek var mı bilemiyorum :) J-Pop' un en bilinen ve tanınan boy bandlerinden bir tanesi. Bir yılbaşı arifesinde Seoul' de bir mağazada dergileri incelerken 10 dergiden 9 una kapak olduklarını görerek bu önermemi kendimce doğrulamıştım.

Bir Arashi fanı olmasam da Arashi benim için eğlenceli ve keyiflidir. Zaman zaman programlarını izlemek beni keyiflendirir.

Love So Sweet bir Arashi parçası. Buyrunuz dinleyelim. ( Hana Yori Dango 2' ye de göz atın :))






JRock sahnesi içinde yıllardan beri var olan ve benim hastası olduğum gruplardan Glay de Love So Sweet' i coverladı biliyorsunuz. Bu da Glay' in canlı canlı Love So Sweet yorumu :))

8 Kasım 2012 Perşembe

5. YILA GİRİYORMUŞ BLOG...



Farkettim ki blog 5. yılına giriyormuş. Zaman çabuk geçiyor...

Sıkıntılı dönemlerim esnasında blog açayım bari, izlediklerim, dinlediklerim üzerine geyik yaparım kararına varmıştım o zamanlar. Böylece blog başladı. Neler değişti, Uzakdoğu ilgilileri ve sayısı nereden nereye geldi muhabbetlerine girmeyeceğim...

4 yıl bitecek olmasına rağmen zaman zaman ihmal ettiğim çok olmuştur burayı o nedenle pek üretken bir yer sayılmaz buna rağmen kendi halinde sessiz sedasız ilerlerken ve  hiç de beklemezken - gerçekten ne yalan söyleyeyim kim okur ki bunları diyordum bir iki kişi harici - izleyiciler katıldılar, onlara teşekkür ederim... Okudukları yazılar için zaman ayırıp yorum yazanlar oldu. Onlara da teşekkürler...

Kötü zamanlarımda blog benim için neşe kaynağı oldu :)

Bu zaman içerisinde zaman zaman bazı arkadaşlar da blog için yazılarını gönderdiler, emekleri geçti, sağolsunlar...

O zaman sözü uzatmadan açılış dinletisine geçelim...

Çin& Hong Kong' dan 4. yılın bitmesi şerefine törene en genç hallerinden biriyle  Nicholas Tse katılıyor...




Kore' den Super Junior  bir parça seslendirmek istedi, hay hay, sizi mi kıracağım çocuklar... Buyrun dedim...




Luna Sea tabii ki yer almalıydı hem de bir Hide coverıyla



Hide demişken kendisini bu parçayla anmazsam içimde kalır, bu parçanın yeri var bende...




 Anime Kategorisi:

Animelerden izlediğim ve üzerine yazmak istediklerimden bahsettim...

Blog içinde yer alan anime yazılarından en çok okunma ödülü Bleach Ichimaru Gin' e gitmiş.

Ichimaru Gin' e ödülünü verirken sahneye performans için o zaman animeleri temsilen bir parça/anime seçiyorum... (şu seçme olayı o kadar zor ki...)

ahahahaha buldum buldum, biraz heyecan gelsin...

An Cafe - Kakusei Heroism /Darker Than Black... (An Cafe nin sevdiğim tek parçasıdır herhalde..)




Dramalardan dem vurmuşuz ara ara...

Drama yazıları içerisinde en çok  tıklanma ödülü Hana Yori Dango' ya gidiyor.

Ai Otsuka Planeterium alalım hemen önce...



Drama performansları için sahneye ülke bazında aşağıdaki dramaları davet ederek hep birlikte ostlarından bir parça dinliyoruz.

Japonya- Samurai High School



Kore- The Legend



Çin&Tayvan&Hong Kong' u temsilen Together / Mars



Film kategorisinde en çok tıklanan yazı The Treasure Hunter olmuş...

Film kategorisini temsilen sahneye davet ediyoruz; (şak şak şak şak.......)

Shaolin - Andy Lau - Wu




Duelist - Kang Dong Won ve Ha Ji Won seslendirsin...



The Sword of Alexander - Glay





Klip yorumları içerisinde en çok tıklanan  HIT 5 yazısı...


Klip yorumları içerisinde ele alınanları temsilen sahneye  DBSK Mirotic' i alıyoruz.



Ayrıca Buck Tick ve Mucc u tarafından yorumculara cesaret ödülü veriliyor

Manga kategorisinde ödül Zettai Kareshi ye gidiyor..

Bloga yazılan ilk yazı olması dolayısıyla da Devil May Cry yazısına da mansiyon ödülünü veriyorum...

Şimdiye kadar izleyen, okuyan, blog vasıtası ile sohbet ettiğim herkese teşekkürler...

24 Temmuz 2012 Salı

Scream (Glay&Exile) : Kim Dong Wan



J-rock dünyasında en sevdiğim gruplardan bir tanesi olan Glay' in Exile ile birlikte seslendirdiği Scream sevdiğim parçalardan bir tanesidir.

İlk çıktığı zamanlar bunun benzer canlı performanslarıyla çok eğlenmiştim.




Scream, Kore müzik dünyasında da kendine yer edinmiş. Bilinen K-pop gruplarından biri olan Shinhwa'nın üyelerinden Kim Dong Wan da 2007 yılında yayınladığı ilk solo albümünde bu parçayı coverlamış.

Buyurup buradan yakınız...


30 Haziran 2012 Cumartesi

Neon Genesis Evangelion: Zankoku na Tenshi No Teeze ( A Cruel Angel's Thesis ))



Neon Genesis Evangelion animeye merak sarmış animesever büyük çoğunluğun bildiği ve izlediği animelerden bir tanesidir. Amacım bu anime üzerine derinlemesine bir yazı yazmak değil tabii ki, şimdiye kadar binlerce yazı ve yorum yazılmıştır.

Birden fazla izlediğim animelerden bir tanesi olan Neon Genesis Evangelion' un üzerimdeki etkisi birden fazladır ki animenin özünde var sanırım bu. Beğeni bir yana zaman zaman EVA cd si dağıtarak insanları hayattan bezdirme geyiklerimize bile girmiştir bu anime.

Açılış parçası Zankoku Na Tenshi No Thesis kendi adıma efsanevi açılış parçalarından bir tanesidir animenin de etkisiyle. Aynı zamanda benim için bir çelişkidir bu parçanın bu animenin açılış parçası olması. Neyse... konuya dönersek bu parça da pek çok yoruma konu oldu şimdiye kadar buradaki amaç bunlara bir göz atmak.

Öncelikle Yoko Takahashi...



(insanın bilinçaltına kazınan türden bir parça...)



A(エース) yorumu...




A(エース)' ya ileride daha detaylı değinmeyi planlıyorum. Son zamanlarda Japon müzik piyasasından çıkan bana kalırsa en iyi gruplardan bir tanesi ve çalışmaları gayet başarılı, komik takma isimlerini bir yana bırakırsak...



Veee Glay yorumu... 



İlk dinlediğimde ben de orada bulunan dinleyiciler gibi çığlığı bastım ne yalan söyleyeyim. Orada bulunsam bu parça esnasında kalbim kaldırır mıydı bilmem? Bir gün Glay' i canlı dinlersem ağlayacağım zaten bu konuda sözüm var :P



Benim için Japon gruplar içinde efsane olan gruplardan bir tanesi; Animetal... 




Eizo Sakamato, Syu, Masaki' li kadroyla her türlü anime coverına imza atan bunu yaparken bilinen metal rifflerini de araya sıkıştırıveren bu grup daha fazla tanınmayı ve sevilmeyi hak etmiyor mu? Evet, uyuzluktan sıyrılıp Animetal hakkında bir yazı yazmak farz oldu artık...





Bir farklı yorum da Animetal USA' den...



Bu grubun ilk albümü başarılı bana kalırsa ama çok söylenen bir eleştiri var o da sözlerin İngilizce çevirisinin dangozluğu. Katılmamak elde değil biraz daha kafa yorsalarmış çeviri işine daha iyi olacakmış. Burada da duyulabilir sözler.. Bu arada müzikal anlamda sağlam işler oartaya koyuyor grup. Doğal olarak. ..Elemanları metal camiasına yakın olanlar için gayet tanıdık; Michael Vescera, Chris Impellitteri, Rudy Sarzo, Scott Travis/John Dette.

3 Aralık 2011 Cumartesi

THE SWORD OF ALEXANDER: Taitei no Ken... Ortaya Karışık...




Roman uyarlaması olan bu 2007 yapımı film herkesin hoşuna gitmeyecektir ama böyle absürdlüğün dibine vurmuş yapımları seven ben oldukça eğlenceli buldum. Bir kere içinde yok yok, uzaylılar, uzay gemileri, ninjalar, samuraylar, garip tipler hatta bir adet beyin daha nolsun diyeyim? Ha bir de Hiroshi Abe' yi Genkurou formatında görmek isteyenler göz atabilir.

Hiç konuya falan girmeyeceğim zira yorucu bunu özetlemeye çalışmak; o nedenle hemen enlerimi seçiyorum...




Filmin en matrak elemanı: Uzaylılardan kötü olanı hele sarı kıyafetli ninjanın bedenine giridikten sonraki hali gayet kafa bir şeye benziyordu. Çok üstüne gittiler garibimin halbüki konuşaydınız o da size o garip aksanıyla daha fazla cevap yetiştirmeye kassaydı ben de daha fazla eğlenseydim. Eleman oldukça matraktı hatta bu matraklığının üzerine felsefe bile kastı ama anlamadınız garibi.

En karizmatik: Botou... Sessizce girdi sessizce çıktı.

En ağlak: Sasuke... ama ateşli silahlara ayrı bir ilgisi var.

En iğrenç: Böcekçi tip. Yanınca çok sevindim sevimsiz şey. Böyle teknik olmaz olsun. Ninja Birlik ve Komitesine dilekçe yazdım. Bu teknik size yakışıyor mu düşünün aksine adınızı gölgeliyor bir daha düşünün... Kalksın bu diye...

Böyle arada beyin falan da çıktı bana Ninja Kaplumbağalar günlerimi hatırlattı.

Ayrıca geyik açısından efsaneleşmiş sahneler var içinde. İki uzay gemisinin birbirini yemeye çalışması, uzaylı jölenin içine girdiği bedenin tek kolunun ayı olması gibi mesela.

Ayrıca şu dede olayına koptum. Genkurou' nun dededisinin bir siyah olması ve özellikle yaşlandırma makyajındaki müthiş teknik ve inilen detay görülmeli!

Filmin bitişinde ilk anda parçayı anlamadım düşündüğüm tek şey bu Teru' nun sesi değil mi oldu. Glay' in Kodou'sunun bu filmde kullanılmış olduğunu bilmiyordum. Bu sayede önceden beri sevdiğim bir parçayı bu filmde duymak hoş bir tesadüf oldu. Parça da güzel parça ama her Glay parçası gibi...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...