maraton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
maraton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Eylül 2017 Çarşamba
İHSAN OKTAY ANAR - Kitab-ül Hiyel - Kitap ( 2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu - 7 )
İletişim Yayınlarından çıkmış, bir İhsan Oktay Anar kitabı olan Kitab-ül Hiyel' i kısaca anlatabilmek biraz zor. Yazarın, Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonraki ikinci kitabı.
Yafes Çelebi, Calud ve Üzeyir isimli üç hiyelkarın, hiyel ilimi ile içiçe geçmiş hayatlarını anlatan roman aslında aşina olduğumuz ama aynı zamanda uzak olduğumuz Osmanlı atmosferine masalsı bir şekilde yerleştirilmiş.
"Bu kabadayı güruhu elbette ki Calud' a yetmezdi, fakat yandaşları sayesinde hayatta kalabiliyordu. Onun iki kere ikiyi beş ettirecek bir makine yapacağı palavrası yayılınca, muhasebeciler loncası bir kiralık katili üzerine saldığı an yandaşlarının yardımını gördü:"
Roman insan, güç ve iktidar istenci ve bilim arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Bunu yaparken İhsan Oktay Anar, her zaman olduğu gibi kendi anlatım tarzını, atmosferini, simgelerini ve hem akıcı hem de zaman zaman ironik olan dilini kullanmış.
Kitabın içerisinde yer alan buluşlar ve çizimler ise ayrı bir ilgiyi hak ediyor.
"Diğerleri senin yeteneğini görüp korktular. Çünkü gediğin elinden alınmasaydı onların bu ticareti yürütmeleri zor olacaktı. Yaptığın kılınç onların bütün müşterilerini ellerinden alır, üstelik bunun arkası da gelir. Ama ben bambaşka bir sebepten onların kararına katılıyorum: Ustaların kılınç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir, bilir misin? O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların, kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder. Zalimlerin kolları kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böylece sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz koltuk değneklerini kullanırlar. İcad ettiğin silah işte onların tutkularını büyütecek ve zulümlerini arttıracak. Sen onların kollarını uzattın. Oysa kılınçlar yeterince uzun değil miydi?"
13 Ağustos 2017 Pazar
BERTOLT BRECHT: Beş Paralık Roman - Kitap (2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu -6)
"Ustura' nın ününü çetesine bulaştıran bu adamın bir tutkusu da, aynı, bizim gibi kitap okuyucularının daha yakından tanıdıkları sanayicilerimiz, bilginlerimiz, politikacılarımız gibi, yaptıklarını para için değil, şeytani bir güdü sonucuyla, belirli bir yaratıcılıkla ve sportmence bir yarışma hevesiyle yapmış olduğunu gazetelerden okuma merakıydı"
Bertolt Brecht' in Beş Paralık Roman'ını iki yıl önce bir kitap fuarından almıştım. Sakin bir kafa ile okumak adına sürekli erteleyip duruyordum. Bu nedenle bu kitabı 2017 Klasik Kitap Okuma Maratonuna dahil etmiştim.
Kitabı aslında geçen ay okuyup bitirdim ancak üzerine yazmamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse Temmuz ayında gerçek anlamıyla hiçbir şey yapmadım ve yapmak istemedim. O nedenle bu kitabın yorum yazısı bu aya kaldı.
Bertolt Brecht hayatımda beni en çok etkilemiş yazarlardan biridir, özellikle kuramsallaştırdığı, böyle demek doğru olacak, epik tiyatrosu ile. Bu sayede tiyatroya bakış açım daha da genişlemişti. Tiyatral çalışmalarının yanında şiirleri ile de uzak ve soğuk durduğum şiir alanına ufak, çok ufak bir yakınlaşma sağlamama teşviki vardır. Güzel ve eski günlerde Brecht üzerine az çalışmamıştık. Bertolt Brecht' i severim ve üzerine, özellikle de epik tiyatro üzerine sayfalarca yazı yazabilirim ancak bunu yapmayacağım. (Çünkü şu anda hava çok sıcak ayrıca bilgisayarım beni sinir ediyor. Dün yine bu konu hakkında yazdığım yazıyı yediği için şu anda ikinci kez yazıyorum ühühühüh. O daha dolu dolu bir yazıydı :( )
İletişim Yayınlarından çıkan kitabın çevirisi Sevgi Soysal'a ait. Walter Benjamin' in sonzözü de esere eklenmiş, çok daha güzel olmuş. (Zaten Brecht'i anlamak için Walter Benjamin. Kelime oyunu yaptım diyeceğim ama bunlar hep sıcakların beyne verdiği tahribat! )
" Ah keşke herkes iyi insan olsa,
Ama şartlar imkan vermiyor buna."
Beş Paralık Roman' dan önce değinilmesi gereken başka bir yapıtı var Brecht' in, Üç Kuruşluk Opera. Bu metin Brecht' in epik tiyatro çerçevesinde hazırladığı bir metin. Adından da anlaşılacağı üzere operanın bir araç olarak tiyatro sahnesine teknik olarak uyarlanmış hali. 1928 yılında sergilenen bu oyunu Brecht, John Gay' in Dilenciler Operası'ndan esinlenerek yazmış. Eleştiri dolu, epik tiyatronun bir örneği olan bu oyun güzel noktalara değiniyor. Ayrıca Kurt Weill demem, anlayanlar için yeterli olacaktır sanırım. Metni daha önce okumuş ve yıllar önce bir amatör grubun yorumunu izleme fırsatım olmuştu.
İşte Beş Paralık Roman bu oyuna dayanıyor. Walter Benjamin' in sonsözde (ve diğer başka kaynaklarda bahsettiği gibi) Brecht, Üç Kuruşluk Opera' yı alıyor ve üzerinde sekiz sene çalışıyor ve bunu bir romana dönüştürüyor. Ortaya çıkan eser ise aslına bakarsanız oyundan daha farklı bir roman. O nedenle Üç Kuruşluk Opera' yı bilmeseniz bile rahatlıkla okuyabilirsiniz. (Bunu bir yanlış anlaşılma olmaması için belirtiyorum.)
Romanın konusuna girmeyeceğim. Beş Paralık Roman, ironi dolu bir sistem eleştirisi. Kapitalizmin tatlı ve şeker görünürken aslında ne derece acımasız olduğunu ve neleri nasıl kullandığını gözler önüne süren bir roman. Bu sistemin, çeşitli tabakalardaki insanları nasıl gördüğüne, nasıl yönlendirdiğine dair güzel güzel gözlemleri ortaya seriyor. Bunu da hoş bir kurgu ile izleyene veriyor.
Bununla birlikte romanın başarılı olduğu noktalardan biri de karakterler ve tahlilleri. Onların güdülerini, motivasyonlarını başarılı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu karakterler, bağlı oldukları alt tabakalar, bu tabakaların sistem içindeki yerleri, aralarındaki ilişkiler bütünü insanın doğasına dokunurken içindeki sistem eleştirisinin tutarlı ve oldukça derin olmasına olanak sağlıyor.
" "Herkes bilir ki,"derdi Peachum sık sık, "mülk sahiplerinin suçlarını koruyan başlıca şey, belirsizliktir. Politikacılar, herkes onların sadece ince ve yüksek suçlar işleyebileceklerine inandıkları için, rüşvet alabilirler. Eğer onların yaptıkları birisince olduğu gibi yansıtılabilirse, herkes " ne kabalık!" der ve bununla da olayı yansıtanı kasteder. Bu durumun yalnızca kaba olan yönü üzerinde durulur, çünkü inanılmaz olan, kabalıktır...... "
Brecht' e alışık olmayanlar için belki başlarda roman karışık veya kopuk gibi gelebilir ancak işin içine giren entrikalar hafif bir ivme sağlayacak ve ilerideki polisiye sos kitabın ritmini arttıracak. (Ayrıca bana sorarsanız sırf Mac' in U Dükkanları gelişimi adına bile okunabilir bu roman hahaha. )
Sistem ve insan doğasını (masumiyet, motivasyon, ahlak vb...) ele alan roman ilk kez 1934 yılında basılıyor. Okurken hala ele alınanların ne kadar gerçek, hiç değişmemiş olduğunu görmek insanı eğlendiriyor diyeyim. Sistem ve içindeki çarkların amaç ve motivasyonlarının ( gerçi değişmesi beklenebilir miydi ya da kendisi var olmaya devam ederken değişebilir miydi, ayrı konular-sorular) hatta kalabalıklar, yığınlar içinde yer alan bizlerin bile hiç değişmemiş olduğunu görmek okuyanı şaşırtabilir. Güncelliğini kaybetmeyen bu kitap bu nedenle bir klasik olmayı hak ediyor.
"Savaşmaya onlar gittiler,
Ve bazı iyi kişiler,
Size cephane gerek dediler,
Onlara silah verdiler,
"Sür kurşunu silaha
Onsuz gitme savaşa"
"Siz gidin cepheye
Silah yapalım sizlere"
Böyle deyip silah ürettiler;
Sonra savaş ilan ettiler.
Sonra da bu çok iyi niyetliler,
"Haydin savaşa" dediler.
"Marş silah başına
Vatan gitti düşmana
Analar, bacılar adına,
Din ve kral hayrına" "
-Savaş Şarkısı-
11 Haziran 2017 Pazar
MİHAİL BULGAKOV: Ölümcül Yumurtalar - Kitap - ( 2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu- 5)
Mihail Bulgakov 1891 - Kiev doğumlu bir Rus yazar. Kendisinin eserleri dönemi boyunca yasaklandığı ya da daha doğrusu yazar ve eserleri dışlandığı için eserleri zamanla değer kazanan yazarlardan bir tanesi. Ülkemizde de eserleri çevrilmiş ve çoğu okur kendisiyle çoktan beridir tanışmış durumda zaten. Şahsen Ölümcül Yumurtalar benim ilk Bulgakov kitabım oldu ama ne diyoruz; Geç olsun, güç olmasın. Benim adıma devamı gelecek.
Kitap ile ilgili yorumlarıma geçmeden önce belirtmem gereken bir nokta var ki o da kitaba istemeden de olsa biraz kötü davranmış olmam olabilir, tamamen elimde olmayan nedenlerden ötürü. Öncelikle kitabın dili çok sade, bir oturuşta okuyabileceğiniz bir öykü olarak düşünün. Ne yazık ki çok yoğun ve benim adıma beklenmedik olayların geliştiği bir sürece denk gelmesi açısından kitap benimle birlikte bir ay dolaştı durdu. Toplamda bakarsanız bir kaç saat içinde bitirmeme rağmen uzun aralıklar girdi araya. Bu nedenle hakkını verememiş olabilirim. Bazen istemeden oluyor böyle işler.
Kitap 1924 yılında yazılmasına rağmen olaylar ağırlıklı olarak 1928 yılında geçiyor. Ülkesinde ünlü ve başarılı bir zoolog olan Profesör Persikov günün birinde kimsenin farketmediği bir kızıl ışını keşfediyor. Çeşitli deneme ve deneylerin ardından bu ışının çok sıra dışı olduğunu anlıyor, öyle ki bu ışın belirli şartlar ve düzenekler altında organizmalara bir etki yapıyor. Bilim dilinden uzak ve kabaca onları canlandırıyor diyelim. Yani onları büyütüyor, işi çabuklaştırıyor. Persikov, Moskova' nın canlı ve ışıklar altındaki hayatından kopuk, kendisini enstitünün laboratuvarına adamış ve bilim etiğinin takipçisi bir bilim insanı olarak bunun karşısında oldukça heyecanlanmasına rağmen daha bu ışına bir ad koyamadan ya da bir netliğe ve doğru sonuçlarına ulaştıramadan (kendi adına) bu büyük ve muhteşem buluş gazeteciler aracılığıyla yani medya ağzından yayılıyor. Bu haberler hem devlet hem de insanlar arasında bir heyecan dalgası yaratıyor her ne kadar Persikov bundan hoşnutsuz olsa da.
Bu kızıl ışının heyecanı ülke ve yurt dışına yayılmışken bir şekilde Rusya' da tavuklar üzerinde görülen bir salgın başlıyor ve sonunda ülkede hiç tavuk ve yumurta kalmıyor. Partinin gözüne girmiş ve yükselmiş bir kişi, Persikov' un ışınını ülkedeki bu sorunu çözmek için kullanmak adına devlet kademelerinin iznini alıyor her ne kadar Persikov buna karşı olsa da....
Kitaba üç açıdan yaklaşmam gerekirse öncelikle türünden bağımsız olarak kurgusu ve dili basit, akıcı, eğlenceli. Dil gerçekten son derece sade. Zaman zaman ince görüyor. İkinci kısım denilmesi belki doğrudur, belli bir ivme kazanıyor ve işin boyutları biraz ( beklenmedik değil aslında) değişiyor. Gayet derli toplu ve bu öykü ve anlatım dili keyif verici.
İkinci nokta şu. Kitabın arka kapağı da dahil, kitap ile ilgili çoğu yorumda kitabın bir sistem eleştirisi olduğundan bahsediliyor. Ben de bu fikirdeyim ancak kitap Rus tarihi ve gelişimiyle de yakından ilintili doğal olarak. Bu nedenle Rus tarihini ne kadar iyi bilirseniz, bu sistem eleştirisinin derinliğini daha net görerek keyiften keyife koşabilirsiniz. Ben şahsen kendi bilgi dağarcığım kadarıyla bazı noktaları yakaladığımı düşünüyorum. Bazen acaba mı dedim, kitabı bitirdikten sonra bazı bilgileri tazeleme ihtiyacı duydum. Gülümsemem pek kaybolmadı diyelim kitap boyunca. Bu sade öykünün ardından ince bir sistem eleştirisi çıktı. Bununla birlikte bazı kelime oyunları da ayrıca tat kattı. Mutlaka anlayamadığım ve yakalayamadığım pek çok nokta da vardır. Kitap çok sade ancak bu sadeliğin ardında derinliği var ve insanı düşünmeye ve öğrenmeye sevk ediyor.
Ha, üçüncü nokta da şu. Rus tarihini bilmiyorsanız kitap yavan mı gelecek ya da sistem eleştirisini göremeyecek misiniz? Öyle bir durum söz konusu değil. Kitap aynı zamanda evrensel bir sistem eleştirisini de kapsıyor. Bilime bakış açısı, iktidar-bilim -ilişkisi, devletin insana karşı tutumu, medya ve basın, kitlelerin tepkileri gibi hepimiz anlayabileceği durumları anlayabilmek ve görmek için derin bir tarih bilgisine sahip olmanız gerektiğini sanmıyorum.
İş Bankası Kültür Yayınlarının basımı ve Tuğba Bolat' ın çevirisiyle okuduğum kitap 124 sayfa. Bence Ölümcül Yumurtalar' a bir şans verin. Yazarın diğer kitaplarını henüz okumadığım için diğerlerinin içindeki yeri ile ilgili bir yorum yapmam mümkün değil ancak kitap benim için bir başlangıç oldu. Şimdi gelsin diğerleri.
1 Mayıs 2017 Pazartesi
Hüseyin Rahmi Gürpınar - Gulyabani: Kitap (2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu - 4)
Hüseyin Rahmi Gürpınar' ın Gulyabani'sini 2015 basımı Yason Yayınlarından okudum. Gulyabani, hurafe ve batıl inançların insanları, özellikle saf ve eğitimsiz kişileri, nasıl etkilediğini ve baskı altına aldığını ancak akıl ve bilim ile bunların aydınlatılabileceğini ele alıyor.
Kitabın başında yer alan, yazarın bir okuyucusu olan Hanımnine'den gelen mektup ile yazarın buna verdiği cevap zaten kitap hakkında çok güzel fikirler veriyor.
Genç yaşta dul kalan Muhsine' nin, annesinin bir arkadaşı tarafından İstanbul' un biraz dışında, hakkında korkunç iddiaların dolaştığı bir konağa götürülüp orada hizmetkar olarak çalışmasını, bu korkunç konaktaki korkunç yaratıklar ve aklını kaçırdığı iddia edilen konağın hanımı ve diğer iki kadın ile yaşamaya başlamasını anlatıyor. Periler, cinler, gulyabani konakta cirit atıyor. Konağın garip ve belirli kuralları var, uymayanı boğuveriyorlar.
Sonunda Muhsine' nin merakı ve dirayeti ile konakta çalışan Hasan' ın aklı ile olaylar çözülüyor.
Başlarda ürkütücü bir havası olan hikaye ilerledikçe (tahmin edilebilir olsa dahi) ilerleyen bölümlerde insan kurulan düzene ve oluşan trajikomediye kapılıp giderken ve anlatımdaki eğlenceli dile gülerken sonunda bazı insanların masumların inançları üzerinden nasıl nemalandığını ve kazanç elde ettiğini görerek hüzünleniyor. Gülerken bir parça sinirleniyor.
Gulyabani' nin yanında yazarın diğer bazı hikayeleri de kitabın içinde yer alıyor.
Hüseyin Rahmi Gürpınar gerçekçi ve doğalcı bir yazar. Yazarın gözlemciliğini ve bunu aktarma dilini takdir etmemek olmaz.
Hikayeler o dönemde yazılmasına rağmen aslında hala geçerliliğini koruyor.
Bu hikayelerde yer alan, hikayenin kahramanı Adalar Vapuru' nun karşılığı bence günümüzde metrobüs. Buna rağmen toplu taşımanın her türlüsünü kullanan herkes tıklım tıklım dolu araç bir sonraki durağa uğramadan geçtiğinde seviniyordur. İstanbul' un ulaştırma sorunu hala yerinde saydığını düşünüyor insan kitabı okuyunca.
Gulyabani okuması keyifli bir kitap. Gözden kaçıran varsa bence bir göz atsın.
"Zeka hiç kimsenin suratında:" İşte ben buradayım " diye kendini ilan ederek haykırmaz. Bazen onun nereye saklandığı da bilinmez. Ama herkes kendisinde bulunduğu iddiasındadır. Onu belli etmeye türlü vesileler ararlar."
Gulyabani - Savunma
2 Nisan 2017 Pazar
Zadig (Bir Şark Masalı) - Voltaire: Kitap (2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu -3 )
"Kötü insanlar daima bedbahttırlar. Onlar yeryüzünün şurasına burasına serpilmiş ve sayıları son derece sınırlı adil insanları denemeye yararlar. Dünyada iyilikten doğmayacak bir kötülük yoktur."
Voltaire denince akla 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı (kendisi Fransız Aydınlanmasının öncülerinden biri) , dolaylı olarak J.J Roussou (duysa kızardı muhtemelen) ve o dönemin ortaya konan felsefi düşünceleri geliyor. Tüm bunlar Voltaire' in sıkıcı ve ağır felsefi eserleri olduğunu düşündürebilir belki halbuki Voltaire' in özellikle bu tarz uzun hikayeleri olabildiğince yalın, akıcı ve nükteli bir dile sahip.
Zadig, Voltaire' in 1747 yılında yazdığı uzun hikayelerinden bir tanesi. Zadig' i yazdığı yıllar yazarın inişli çıkışlı hayatında tekrardan yükselişe geçtiği ve Versailles Sarayında tarih yazmanlığı yaptığı yıllara denk geliyor.
Benim elimde biri Öteki Yayınlarından diğeri ise Kaknüs Yayınlarından olmak üzere iki farklı basımı vardı. Yıllarca oradan oraya, göçebe bir şekilde yaşadığım için bu kitabın ana merkez üssümde bulunduğunu unutarak okumak üzere ikinci bir kez satın aldım muhtemelen. Öteki Yayınlarının basımı Micromegas, Cosi- Sancta, Eflatun' un Düşü adlı hikayeleri de içeriyor ( Micromegas ve diğer hikayelerini de herkese tavsiye ederim). Ben Micromegas ve diğer hikayeleri daha önce Alfa Yayınlarının basımından okumuştum. O nedenle bu sefer Kaknüs Yayınlarınınkini okudum.
Zadig, Babil Krallığında yaşayan genç, zeki, alim,adil, bonkör ve erdemli bir insan olan Zadig' in başına gelen olayları okuyana sunuyor. Zadig doğruluktan ayrılmamayı, iyi kalpli ve doğru bir insan olmayı kendine ilke edinmişken başına gelen talihsiz olaylar nedeniyle Babil' den sürülüyor. Mutluluğu ararken sıkıntılı zamanlar geçiren, mutluluğu tam da bulduğunu düşünürken feci olaylara uğrayan ve Babil' in dışında hayatına yine inişli çıkışlı şekilde devam eden Zadig, bir taraftan hayatın bu çizgisini sorgular , başına gelen bu talihsizliklerin nedenini anlayamadığı için üzüntü duyarken diğer yandan yine de erdemden ayrılmayarak aklını ve bilgisini kullanarak doğruluk inancı üzerinde hayatına devam eder. En sonunda tüm bu talihsizliklerin sonunda Babil' e kendisini mutlu edecek bir şekilde döner. (Fazla detay vermemeye çalışıyorum ^^)
" Zadig, zamanının en son felsefesinin aksine, bir yılın üç yüz altmış beş gün altı saat ve güneşin de evrenin merkezi olduğunu biliyordu. Zamanının alimi geçinen bazıları onun yanına gelirler, yüksekten bakar bir vaziyetle kendisinin tehlikeli fikirler taşıdığını, güneşin kendi ekseni etrafında döndüğüne ve bir yılın on iki ay olduğuna inanmanın milli menfaatlere aykırı olduğunu söylerler; Zadig ise sükünetini muhafaza eder, asla hiddet eseri göstermezdi."
Bu hikaye, aslında kader denilen olgunun insanların anlayışından daha geniş bir süreç ve varoluş olduğunu, insanın karşısına çıkan olayların ardındaki geniş resmi göremeyebileceğini, başa gelen talihsiz bir olayın aslında insan algılamasa da iyi olabileceğini anlatırken erdemin ne olduğunu okuyana sorgulatmaktan geri kalmıyor.
Tüm bu hikayenin içerisinde Voltaire Zadig' in başına gelenleri anlatırken, insan aklının ve seçimlerinin önemine vurgu yaparken, dogmatik düşünce şeklini nükteli bir şekilde yermekten de geri kalmıyor. Sonra insan kısa ve oldukça yalın bir hikayenin içine bu kadar derin ve önemli manalar sıkıştırılmış olmasını, aralara serpiştirilmiş eleştirilerin masalı bozmadan akmasını takdir ediyor.
"Zadig, kanunların vatandaşları korumak olduğu kadar, onlara yardım etmek için de olduğu kanaatindeydi. Kendisinin en önde gelen mahareti, herkesin karıştırmaya çalıştığı hakikatı, tam aksine ortaya ve aydınlığa çıkarmasıydı"
Bana kalırsa Zadig elinize alıp kısa bir sürede bitirebileceğiniz, okurken eğleneceğiniz, akıcılığıyla ilerleyeceğiniz, kafanızı rahatlatacak ancak siz fark etmeseniz bile beyninizin arka planda düşüncelere dalacağı bir kitap.
Sizlerin de yorumlarını beklerim.
"Istıraplar içindeyken yalnız kalmanın insan için tahammül edilmez bir şey olduğunu biliriz. Fakat kendisi gibi bahtsız bir adamla karşılaşan biri, bundan kuvvet alır"
16 Mart 2017 Perşembe
Stefan Zweig - Satranç (Kitap) : 2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu (2)
2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu' nun bana katkılarından bir tanesi de Stefan Zweig ile tanışmama vesile olması oldu. Satranç hakkında olumlu yorumlara denk geliyordum, elime alıp okumam da bu maraton sayesinde oldu.
Zweig' ın intihar etmeden önce tamamladığı son metin olan Satranç' ı İş Bankası Kültür Yayınları' nın basımından okudum. Kitabın sonuna kitabı çeviren Ahmet Cemal' in Stefan Zweig ve Satranç üzerine yazısı da eklenmiş.
Satranç bir nevi "novella", 70 küsür sayfa ve gerçekten söylenildiği gibi bir oturuşta okunabilecek bir eser.
Her şeyden önce çok akıcı. Kelimeler öyle güzel yan yana getirilmiş ki... Aslında acı ve derin olan konu son derece sade bir şekilde anlatılmış. Ve bu yalınlık, bu sadelik insanın üzerinde derin bir etki bırakıyor. Çeviriden okunmama rağmen sanki metnin bir ritmi var gibi geldi bana. Özellikle Dr. B öyküsünü anlatırken bu ritim zaman zaman hızlandı ya da vurgulanmak için yavaşladı veya bana öyle geldi.
Öykü New York'tan Buenos Aires' e giden bir gemide son yılların dünya satranç şampiyonu ve bir o kadar da ilginç bir kişilik olan Mirko Czentovic, hikayeyi aktaran kişi ve satranç konusunda engin bir birikimi olan Dr. B' nin denk gelmesiyle başlıyor ve devam ediyor.
Baskıcı bir rejimin, faşizmin insana sadece fiziksel olarak dokunmadığını, insanın ruh ve psikolojisinde fiziksel metotlar dışında da derin tahribatlar yarattığı güzel bir şekilde ortaya konmuş.
Dr B ve Mirko ile birlikte insan psikoloji üzerine pek çok detay bulmak mümkün. Kitabın akıcılığı sadece dilinde gelmiyor. İnsan bir meraka kapılıp bu hikayenin içinde sürüklenip gidiyor.
Benim gibi okumamış olan ya da okumayı erteleyen varsa tavsiye ederim.
27 Şubat 2017 Pazartesi
GOGOL- MÜFETTİŞ (Kitap) - 2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu (1)
"Belediye Başkanı: Ve siz sayın Hakim, siz de mahkemenize bir çekidüzen verseniz iyi olur. Davacıların beklediği salonda, mübaşirlerinizin kaz yetiştirdiklerini biliyor muydunuz? Kaz yavruları ortalıkta dolaşıp yerleri pisletiyorlar ve insanlar kaz pisliklerinin arasından geçmeye çalışıyorlar. Yani, tabii ki kümes hayvancılığı itibarlı bir iş, buna karşı değilim; ama mahkeme de yeri değil ki canım."
Gogol, tam adıyla Nikolai Vasilyeviç Gogol, benim Rus Edebiyatı içerisinde en sevdiğim yazarlardan bir tanesi. Gerek üslubu, gerek hicivciliği, gerek derinliği gerekse yarattığı sahneler bakımından severim kendisini. Bir süre önce elimdeki tüm Gogol eserlerini tekrar gözden geçirme hevesine kapılmış ve başarıyla bitirmeme az kalmıştı. En sona Gogol' ün oyunu olan Müfettiş' i bırakmıştım. 2017 Klasik Kitap Okuma Maratonu listesine de bu nedenle dahil ettim.
Gogol' ün Rus Edebiyatı içindeki önemi büyük. Dili kullanımı ile birlikte naturalizmin örneğini teşkil etmesi, çoğu zaman sıradan hatta silik sayılabilecek karakterleri eserlerinin merkezi yapması, gerçeğin içindeki çarpıklığı ortaya koyması ve öykücülüğüyle dönemini ve sonrasını hayliyle etkilemiş. Çok klişedir ancak kendisi için "Hepimiz Gogol' ün Palto'sundan çıktık" diye bir söz vardır. Çoğu kişi bu sözün Dostoyevski' ye ait olduğunu söylerken, bir kısım sözün Gorki' ye ait olduğunu iddia eder. Başka bir kısım ise başka yazarlara atfeder. Kimin söylediğinden ziyade ortaya konan ifadenin ağırlığı çok daha önemli bence. Çünkü Gogol, gerçekten çeşitli açılardan kendisinden sonra gelen yazarları etkilemiş, önlerini açmış. Kendisi ise Puşkin' den ilham almış ve O'nu bir akıl hocası olarak görmüş. Sağolsun Puşkin Gogol' ü biraz itekleyerek (olumlu anlamda) O' nun önemli eserler vermesine ön ayak olmuş.
Müfettiş, Gogol' ün ilk kez 1836' da yayınlanan bir oyunu. İlk kez üniversite yıllarında kütüphaneden alarak okumuş ve hayli eğlenmiştim. Daha sonra kütüphanemde bulunması için aldığım basım Şule Yayınlarının 2011 baskısı. Oyun yaklaşık 150 sayfa ancak oldukça akıcı olduğu için insan bir oturuşta okuyabilir.
Dönemin Rusya'sında, merkeze yakın bir taşra ilçesinde belediye başkanı, çeşitli haber kaynaklarından hükümetin ilçeye gizlice bir müfettiş göndereceğini ve habersiz denetleme yapacağını öğrenir. Bunun üzerine ilçenin önde gelenlerini, hakim, doktor, düşkünleri koruma derneği başkanı, eğitim müdürü gibi, durumu haber vermek için çağırır. Ne yapmaları gerektiği konusunda görüşürler. Bu esnada sıradan bir devlet memuru olan Khlestakov, uşağı ile birlikte şehirden babasının köyüne doğru aylak bir yolculuğa çıkmışken, bu kasabaya uğrar. Bir yüzbaşıya tüm parasını kaptırmış, kaldığı hanın parasını ödeyememektedir. Başkan ve etrafındakiler Khlestakov' un, bu beklenen müfettiş olduğunu düşünürler ve olaylar gelişir.
Tahmin edileceği üzere oyun sistem içindeki "yozlamışlığı" komik bir şekilde ortaya seriyor. Yine de komedi olması demek, Gogol' ün tarzına bağlı olarak aşırı gülünçlüklere yer veren, sadece güldürmek için yazılmış bir oyun olması demek anlamına gelmiyor, (Gogol ilk başlarda sırf güldürmek için yazmaya başladığını söylese de, oyun üzerinde 8 yıl kafa patlatmış olması çıkış noktasından daha farklı limanlara vardığının göstergelerinden bir tanesi zannımca) oyunun güldürüsü gerçekliğin içindeki gülünç öğelerden kaynaklanıyor.
Bunun yanında her ne kadar oyun evrensel bir konu olan yozlaşmışlık üzerine olsa da aslında bir sistem eleştirisi sayılmaz. Gogol' ün sisteme bakışı ayrı bir konu ve biraz daha farklı. Daha çok sistemin sonuçlarına ve içindeki zincirlere odaklı yani insan doğasına. Oyundaki karakterler, birbirlerinin yüzüne güler ancak arkadan konuşmaktan çekinge görmezler. Khlestakov' a ayrı ayrı hürmetlerini sunarken birbirlerini arkadan arkaya satıverirler. Gerçek hayattaki yerlerinden ve durumlarından farklı olarak, kendilerini hayallerinde farklı makamlarda, farklı şekillerde görürler ve fırsatını buldukları anda bunun satışından geri kalmazlar...
Oyunla ilgili bir not daha var ki beni her zaman eğlendirmiştir. Oyunun yazıldığı dönem Çarlık Rusya zamanı. Çar I. Nikola' nın baskıcı tutumu ve sansürleri nedeniyle böyle bir oyunu sahnelemek kolay iş değil. Yine Puşkin yardımcı oluyor, birileri daha el atıyor ve oyun belli bazı sansürlemelerden sonra sahneye konuluyor. Söylenir ki oyunun galasına Çar I. Nikola da geliyor. Oyun esnasında gülüyor ve diyor ki - yaklaşık olarak -"Oyun pek çok konudan bahsediyordu, en çokta benden". Çar bu şekilde oyun ile defteri kapatıyor kapatmasına ama esas şiddetli tepki oyunu izleyen memur ve devlet görevlilerinden geliyor. Gelmek ne kelime yağıyor... (İlginçtir ki oyunun biletleri yine bu sınıf tarafından kapışılıyor) Tüm bu tepkiler, kopan gümbürtü zaten biraz alıngan ve hassas olan Gogol' ü yıpratıyor. Rusya' dan ayrılarak Avrupa' ya gidiyor. Hatta Gogol' ün bu durumu betimlediği, okuması eğlenceli aynı zamanda üzücü bir yazısı vardı, oyunculardan birine yazdığı mektupta mıydı, hatırlayamıyorum. Zamanında okumuştum ancak kaynağı hatırlayamadığım için yazamayacağım ancak oyuncu arkadaşına "oyunla ilgili naparsanız yapın, ben tepkilerden sıkıldım "diyordu. Memur ve devlet görevlisi takımından gelen bu tepki sizce de ironik değil mi?
Avrupa' da geçen yıllar ve Puşkin' in itelemeleri de Ölü Canlar' ı doğuruyor. Zaman geçiyor, devirler değişiyor. Yazar ölüyor, adı kalıyor. Zamanın insanları ölüyor ama oyun kalıyor ve hala herkese hitap etme gücünü elinde tutuyor...
Kolay okunabilecek, okuyanın sıkılmayacağı, kendinden bulacakları olan, evrensel temaları olan eğlenceli bir oyun Müfettiş.
Okumak ile birlikte eğer bulunduğunuz yerlerde eğer fırsat ve imkanınız olursa mutlaka sahnede izleyin derim. Ne yazık ki benim Müfettiş' i sahnede izleme fırsatım şu ana kadar olmadı. Ancak iyi analiz edilmiş, dramaturjisi sağlam, rejide bayağılıktan kaçınılmış ve başarılı oyunculuk performansları olan bir yorumun tadından yenmeyeceği kanaatindeyim.
"Belediye Başkanı: Peki sizi bu kadar mutlu eden ne? Ben istesem daha büyük rüşvetler alabilirim; ama en azından dinin kurallarını uygulayan bir hristiyanım. Hiçbir pazar kiliseye gitmemezlik etmem. Ama siz... Yaratılış hakkındaki tuhaf düşüncelerinizi ortaya attığınızda insanın tüyleri diken diken oluyor.
Hakim: En azından böyle şeyleri düşünmek için yeterli zekaya sahibim.
Belediye Başkanı: Evet, bazen çok zeki olmak, hiç zeki olmamaktan daha kötüdür..."
22 Ocak 2017 Pazar
2017 KLASİK KİTAP OKUMA MARATONU
(Görsel Okuyan Muggle' a ait)
Bu maratonu ilk kez Hayata Dair Her Şey' de gördüm. Fikir Okuyan Muggle bloğunun sahibine ait. Yazıyı okuduktan sonra bir süre düşündüm zira hem fikir hoşuma gitmiş hem de bir an heveslenmiştim.
Maratonlara ya da benzer aktivitelere şimdiye kadar katılmadım, listeleme yapmaktan da hoşlanmadığımı bir kısım biliyor. Her ne kadar bu blog içinde zaman zaman kitap yorumlarına yer versem de esasen kitap yorumu yapmaktan biraz çekiniyorum. Eh, zaten Tawannanna bir kitap bloğu değil.
Ama, dediğim gibi bu fikir çok hoşuma gitti. Her şeyden önce klasiklerin okunacak olmasını tatlı buldum. Katılmaya karar vermemin diğer bir nedeni de bu sayede aradan kaçırdığım ya da beklettiğim bazı klasikleri elime alacak motivasyon sağlayabilecek olmasıydı. Okuyacak bir sürü kitap arasında genellikle bunları ertelemeyi seçtiğim doğrudur ^^. Kendi adıma en önemli nokta ise Türk Klasikleri konusundaki eksiğimi biraz daha kapatmama yardımcı olabilecek olması. ( Bu eksikliğin doğal olarak bazı sebepleri var, onlara ilerleyen yazılarda değineceğim ^^)
Ayrıca, liste yapan diğer blog sahiplerinin yorumlarını okumanın keyifli ve unuttuklarımı hatırlamama hatta gelen ani şevklerle tekrar bunları ele alacak olmama neden olacağını düşündüm.
Böylece ben de bu maratona, bir istisna yaparak, katılmaya karar verdim. Zevkli ve keyifli olacağını düşünüyorum.
Bu maraton için şeker bir liste yaptım hemen kendime. İşte şu şekilde;
Yerli Eserler:
Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan
Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali
Kitab' ül Hiyel - İhsan Oktay Anar (burada)
Galiz Kahraman - İhsan Oktay Anar
Gulyabani- Hüseyin Rahmi Gürpınar (burada)
Yabancı Eserler:
Satranç - Stefan Zweig (burada)
Müfettiş - Gogol (burada)
Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov
Don Hikayeleri - Solohov
Oblomov - Ivan Gonçarov
Cennetin Doğuşu- John Steinbeck
Beş Paralık Roman- Bertolt Brecht (burada)
Ölümcül Yumurtalar -Mihail Bulgakov (burada)
Fındıkkıran ile Fare Kral - E.T.A Hoffman
Zadig - Voltaire (burada)
Bunlar içerisinde yer alan Müfettiş ve Oblomov, yıllar önce, üniversite zamanlarımda okuduğum eserlerdi ancak ne zamandan beri tekrar okumayı istiyordum. Sırf bu nedenden dolayı kütüphanemde kolayca görebileceğim yerlere almıştım onları. Bu listeyi hazırlarken, "Bizi de dahil et" dercesine sürekli göz kırptılar. Sonucunda dayanamayıp listeye dahil ettim onları, sanırım bir sakıncası yoktur.
Sürekli kafasına göre takılan, listelerden kaçınan biri olarak bakalım liste ile imtihanım nasıl olacak ^^
Bu arada maraton herkese açık, dileyen herkes listesini hazırlayıp katılabiliyor. Maratonun tek kuralı her ay listedeki kitaplardan birini yorumlamak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







