aaron kwok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aaron kwok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2016 Perşembe

The Monkey King 2: Batıya Yolculuk Devam Ediyor




Cheang Pou-Si' nin 2014 yapımı The Monkey King' i çoğunluk üzerinde bir hayal kırıklığı yaratmıştı. İlginçtir ki yönetmen bunun üzerine koltuğunu bırakmamış ve 2. filmi çekmiş. The Monkey King 2, Çin-Hong Kong menşeili,  yönetmenin 2016 yapımı filmi.


Aynı yönetmenin elinden çıkmış olmalarına rağmen iki film arasında fark var, doğruyu söylemek lazım. İlk filmi, Wu Cheng'en' in Xi Youji'sine (Batı'ya Yolculuk) duyduğum ilgi nedeniyle izlediğimi ve kendimce eğlendiğimi söylemiştim. Bu filmi ise, sadece benim gibi nedenleri olanların dışında, daha geniş bir kitle beğenebilir.





Hikaye, ilk filmin kaldığı yerden devam ediyor. En son Sun Wukong, Buda tarafından cezalandırılmış ve Beş Element Dağı'na hapsedilmişti. Rivayet edildiği şekilde, 500 yıl sonra ( yani evet, ikinci film ilkinden 500 yıl sonra geçiyor) Budist rahip Tang Sanzang (Feng Shaofeng ) oradan geçerken Sun Wukong' u kurtarıyor. Aslında Sun Wukong' un bilmediği bu rastlantının uzun zaman önce Merhamet Tanrıçası tarafından ayarlanmış olduğu. Kendisinin, rahibe Hindistan'a olan yolculuğu esnasında eşlik edeceği ve ona korumalık yapacağı da çooook önceden ayarlanmış bir olay. Neyse, Sun Wukong bir şekilde rahiple yola koyulmaya başlıyor. Yanlarına yine Tanrıça tarafından çoook önceden kararlaştırılmış şekilde Zhu Bajie ( Xiaoshenyang ) ve Sha Wujing (Him Law ) katılıyor.




Filmde Batı'ya Yolculuk' un bir bölümü - The White Bone Demon- ele alınmış. Bu bölüm orijinalinden farklı bir şekilde   kurgulanarak filme aktarılmış. Bu noktada filmin olayı ele alış tarzı tartışmaya açık olsa bile, kendi içinde ve yarattığı atmosfer ve anlatım tekniği içerisinde tutarlı ve genel anlamda başarılı olmuş bence.


Aaron Kwok, Sun Wukong olarak oldukça iyi bir iş çıkarmış, Sun Wukong' u yorumlayış tarzı ve duruşları bu ikinci filmin atmosferi içinde oldukça tutarlı ve oturaklı olmuş. İlk filmde Donnie Yen' in Sun Wukong' u da başarılıydı ve ilk filmin havasına ve durumuna uygun olarak oturuyordu. O yüzden hangisi daha iyi gibi bir kıyaslamaya girmeyeceğim çünkü bana kalırsa iki film arasındaki atmosfer, ele alış tarzı ve tercihler farklı. Buna bağlı olarak Aaron Kwok (artık kendi yorumlayışı mı yoksa verilen direktif mi bilemem) , tarzı ve tonu çok iyi tutturmuş, tebrik etmemek elde değil.



Bu arada bu filmin aksiyon koreografının Summo Hung olduğunu belirteyim. Aksiyon koreografileri tatmin edici. Efektler ise ilk filmle kıyaslanamayacak derecede başarılı.




Xioshenyang, Bajie için çok iyi bir seçim olmuş. Sha Wujing karakterinin yorumlanışını da hoş buldum. Feng Shaofeng' in  Budist rahip Tang karakteri de sırıtmamış.








Gelelim Gong Li' ye. The White Bone yorumunu orijinalinden bağımsız ve film içinde değerlendirmek gerekirse çok başarılı. Bir ağırlık getirmiş. Duruşu, tepkileri vs.. filmin genel havası içinde oldukça tutarlı ve işi götüren cinsten. Ayrıca uygulanan makyajı enfes buldum. Yine kullanılan efektler ve geçişleri estetik olarak çok başarılı. Bunun adamları durumundaki şeytanların ele alınış tarzı da akıllıca.





The Monkey King 2, ilkinden her anlamda hayliyle başarılı, derli toplu bir film. Kitapla kıyaslanmadığında kendi içinde tutarlı bir yapım. Yine de konuya ilgi duymayanlar ve yabancı olanlar hoşlanır mı bilemem.


Tabii bunca olumlu cümlenin ardından şunu da eklemeden geçemem; her ne kadar eli yüzü düzgün bir yorum olsa da filmin bir derinliği yok. Olaylar gelişiyor ve bitiyor. Arka planda anlatılmak istenene dair bir ipucu veya bir gönderme bulmak pek mümkün değil. Merhamet, acıma, bağışlanma, günah, tamamlayıcılık, hayat vs.. gibi anlatılar ya da anlamlar - bana kalırsa - filmin içinde yer almayarak daha çok yüzeysel bir şekilde olay örgüsüne odaklanılmış. Bu nedenle arayanların bir derinlik bulması zor. Konuya aşina olanlar bazı noktaları kavrayacaktır ama uzak olanlar için fazlaca boşluk varmış gibi duruyor ayrıca.



Neyse sonuç olarak bence Aaron Kwok gençlik iksirini bulmuş ve kullanıyor. Benimle de paylaşmasını rica ediyorum.


Bir diğer nokta ise şu; Şimdiye kadar düzgün düzgün yazdım, çok az kişi anladı derdimi. Bir de şifreli yazayım bakayım belki anlayan olur. Tek kelime: Türkçe.


20 Haziran 2016 Pazartesi

The Monkey King: Bir Masal Bir Film






2014 yapımı bu Çin filminin yönetmeni Cheang Pou-soi. O zamanlar izlemek için sabırsızlanıyordum, bir kenara ayırmıştım ancak sonrasında unutmuşum filmi. Geçenlerde tekrar görünce artık zamanı dedim ve başladım izlemeye. Bu arada başlığı bu şekilde attığıma bakmayın, çoğu kişi bu filmi beğenmeyecek ve harcadığı zamana üzülecektir.



Film benim delisi olduğum roman ve efsane Batıya Yolculuk' u ele alıyor. Aslında ana karakterlerden (bence ana karakter sayılır) Maymun Kralın, kitabın ilk bölümlerinde anlatılan, Cennete ve Yeşim İmparatoruna baş kaldırısını ve sonrasında Buda tarafından ceza olarak 5 Element Dağının altına 500 seneliğine gömülmesi bölümünü ele alıyor. Hikayede sonradan rahip gelecek, Maymun Kralı oradan kurtaracak ve Maymun Kral da O'na batıya yani Hindistan' a olan yolculuğunda eşlik edecek. Yolda ekiplerine iki arkadaş daha katılacak.







Journey to The West yani Batıya Yolculuk' un üzerine uzun uzun yazmak isterdim ama bunun için çok tembelim. Nesi güzel diyenler için; Maymun Kralı eğlenceli, onun otorite tanımayan tavırları sürekli başını belaya sokması eğlenceli, acı çekmesi üzücü. Hikayede yol arkadaşları birbirini tamamlıyor ve dördü birlikte renkli ve tamamlayıcı bir ekip oluşturuyorlar.  Olay bildiğiniz bir macera yolculuğu, düşmanlar, şeytanlar vs... karşısında mücadele ederek Hindistan' a ulaşmaya çalışıyorlar. Zaman zaman üzücü, acı verici, zaman zaman eğlenceli, gülümseten,  içinde pek çok duyguyu barındıran bir roman. Bu görünen yüzü. Bir de altında inançlara uzanan, insanın hayatı nasıl yaşaması gerektiğini göstermeye çalışan, birbirinin içine geçmiş inanç sistemlerinin anlatımları var. Ve daha var da var... Haşarı ve eğlenceli görünümün altında derinliği olan bir roman işte.
Filmin ele aldığı kısım yani Maymun Kralın doğumundan ceza almasına kadar olan bölüm romanın içinde olmasına rağmen The Monkey King ya da Tale of Monkey King isimleri altında ayrı olarak basılmış halleri de mevcut.






Neyse filme dönelim;


Yeşim İmparatorunu Chow Yun Fat canlandırıyor. Öyle aman aman bir iş yapmasına senaryo gereği gerek kalmamış zaten. Şeytanı Aaron Kwok canlandırıyor. (Bu adam da yaşlanmıyor sanırım) Cennet muhafızları komutanı ve  Güney kapısı koruyucusu olan hırslı ve hakkının yendiğini düşünen Erlang Shen' i Peter Ho canlandırıyor. Sun Wukong yani Maymun Kralı ise Donnie Yen almış üzerine. Burada durup Donnie Yen' i tebrik etmek gerekir. Oldukça başarılı bir iş çıkmış ortaya. Büyük ihtimalle filmi izlerseniz tanımayacaksınız ama yine de Sun Wukong' u başarılı bulacaksınız.







Çin mitolojisini ya da bu hikayeyi bilmiyorsanız bile mitoloji ile ilgileniyorsanız filmde bulabileceğiniz pek çok detay var, bu da işi eğlenceli kılıyor. Cennette dışlanan şeytanın buna gıcık olması ve İmparatora isyan etmesi sonucu cennetten kovulması. Burada İmparatorun kız kardeşi şeytanın yavuklusu olduğu için o da gidiyor mahkum edildikleri yanardağa. Gerçi bu ikisi güzel bir çift olmuş. İskandinav taraflarından yanlış hatırlamıyorsam Loki' nin oğullarından olan  ve okyanus dibine gönderilmiş yılan benzeri Sun Wukong' un Doğu Okyanusu Kralından çaldığı ve sonrasında adını unuttuğum sopası olacak ejderha. Sun Wukong' u cennete götürmeye gelen tipin (bunun da Adını unuttum) Hermes misali sandalları  falan filan işte. Eh, Sun Wukong benzeri maymunlar Hint destanı Ramayana' da da geçiyor. İşte, rüzgarın oğlu Hanuman veya onun kralı olan amca gibi. Neyse bu paragraf anlamsız oldu, tüm  bunlar başka bir yazının konusu.


Film öyle aman aman bir oyunculuk gerektirmiyor. Senaryo ve kurgu basit zaten. Efektler çok kötü. Müzikler çok güzel. Masal ya da efsanelere ilgi duyanlar izleyebilir ama çoğunluğa göre değil sanırım bu film.


Ben zaten beğendim, kaynağı nedeniyle. Bunun dışında Sun Wukong' un performansı araya sıkıştırılmış ufak romanslar, insani detaylar hoşuma gitti. Aslına bakarsanız iyi film değil ama ben sıkılmadan ve keyifle izledim.


22 Nisan 2014 Salı

Random Play Mimi





2014 yılı benim için çok ama çok kötü geçiyor. Pek çok durum oldu, acılar, üzüntüler, sıkıntılar. Hele öyle bir tanesi var ki burada yazmayacağım hatta hiçbir  yerde bahsetmeyeceğim çünkü yazarsam sanki gerçek olduğuna inanacağım. Her ne kadar bu acı gerçek olsa ve ben görünüşte bunu kabullenmiş görünsem de içimde hala bir şeyler bunu reddediyor sanırım.

 Her neyse, kötü ve çok üzücü bir yıl. Üstesinden geldim mi, gelmiş gibi görünüyorum ama doğruyu söylemek gerekirse bilmiyorum ve bu kişisel girizgahı burada noktalıyorum.

  Paul Muad-Dib beni mimlemiş sağolsun. İyi gelebileceğini de düşünerek, şehirler arası taşınmamı noktaladıktan sonra bu gece yapmaya niyetlendim, biraz da kafa dağıtmak istedim. Üstelik uzun zamandır müzik dinlemiyorum.

 KURALLAR :

1.Müzik listenizi - her nerede olursa olsun- açın ve karışık çal moduna alın.
2. Her soru için play'e basarak bir sonraki şarkıya geçin
3. Her ne kadar komikli ya da uyumsuz olursa olsun, çıkan şarkı ismini sorunun cevabı olarak yazmanız gerekiyor!
4. Dilediğiniz kadar arkadaşınızı mimleyin
5. Mim'lenmiş isimler mutlaka yapsın
6. Tadını çıkarın!

Şimdi taşınırken bilgisayardaki pek çok parçayı yer açmak için sildim. Eldekilerle idare edeceğiz artık. O zaman başlıyorum


 Birisi “iyi misin” diye sorarsa cevabın…      Man with a mission - white world

 

 hehehe iyi ki bu kadar konuşmuyorum. kafadaki sorular, insanın içindeki düşünceler falan. parçanın sözleri için buraya bakabilirsiniz: http://lyricstranslate.com/en/white-world-white-world.html


 Kendini nasıl tanımlarsın?    Mari Hamada - Lights
 

 alakaya gel :))

 Bir erkekte/kadında hoşlandığın şey nedir?    animetal - dark side of the angel yok artık !! pek cool durdu ama ters köşe. ben ki obi wan kenobiiiiii diye ağlayan bir insanım :) animetal marathon vıı de yer alan bu enstrümental parçaya hastayım orası ayrı.


 Bugün nasıl hissediyorsun? stormriders (chinese)
 

 uhhh baby! inişli çıkışlı. storm riders ost'undan bir parça. storm riders da ekin cheng ve aaron kwok' un seslendirdiği wind meets cloud un enstrümental hali.

 Yaşam amacın nedir?    coldrain - time to go

 time to go dediğim çok zaman var...


 Motton nedir?        mozart - requiem vay arkadaş diyorum sadece!

 Arkadaşların senin hakkında ne düşünür?      kotoko - absurd
 


 buna çok güldüm :) öyle düşününen var mı ki?


 Ailen senin hakkında ne düşünüyor?   concerto moon - half way to the sun

hiç sanmam :)


 En çok düşündüğün şey nedir? anathema - eternal rise of the sun
 

 ahaha bilemedim, hem öyle hem böyle

 2+2 ?       show ya survivor yorumsuz :)


 En iyi arkadaşın hakkında ne düşünüyorsun? poisonblack -rush


Hayat hikayen nedir?     russian circles - death rides a horse

 hayat hikayem mi bilemem ama parça şahane.


 Büyüyünce ne olmak istiyorsun? kamagata eiichi - kabuki machi blues heyyyy.... eşek kadar oldum ama Gintama karakteri olmak istiyorum, evet!


 Hoşlandığın insanı görünce ne düşünürsün? manipulated slaves - escape
 

evet, ergen zamanlarımı hatırladım.


 Düğününde hangi şarkıyla dans edeceksin? double dealer - already feel sick düğün o noktada sonlanacak sanırım :)

 Cenazende ne çalacak? kingdom ost parça 13.

 http://www.divshare.com/download/25453296-d98 (çalacak şekilde yerleştiremedim)

 evet, evet. vasiyetim olsun bunu çalın mutlaka.

 Hobin/ilgi alanın nedir? takayoshi ohmura - cry for the faith

ilgi alanına bak...

 En büyük korkun nedir? sebastian bach - falling into you

 ahah gülmek ben.

 En büyük sırrın nedir? tvx - purple line çok büyük sırlarım var.


 Şu anda ne istiyorsun? Konno Yukari - tokimeki no doukasen ta daaammm



 Arkadaşların hakkında ne düşünüyorsun? racer x - Technical Difficulties arkadaşlarım hakkında böyle düşünmüyorum ama 10 numara parça olduğunu düşünüyorum


 Bunu ne olarak yayınlayacaksın? azrael - brocken dream

 şu anda gecenin üçü olmasının etkisi var sanırım.



Mimi hazırlayana ve bana paslayan  Paul Muad-Dib' e teşekkürler. Sayelerinde gerçekten bir kaç saat kafa dağıttım, uzun zamandan sonra müzik dinledim ve boyut değiştirdim.

Ben gecikmeli yaptığım için bu zamana kadar herkesler yapmıştır sanırım, yine de yapmamış olan varsa buyursun.


Not1: Eldekilerle yetineceğiz dedim ama stoklar fena değilmiş. playlistte 10066 parçadan oluştu.
Not2: youtube a giremeyenlerdenim ve kafayı yedim şurada parçaları bulacağım diye. Youtube konusunda emeği geçen herkese saygılarımı iletiyorum.
Not3: Şekil şemal, yerleşim, imla konusunda kimse kusura bakmasın lütfen.

15 Aralık 2013 Pazar

Mim zamanı: Fil Fareden Neden Korkar?


Küçük Filozof mimlemiş beni sağolsun. Mimin yaratıcısı  ise  Paul Muad-Dib miş.

Oturup sakin bir zamanda sakin kafayla yapayım dedim ama yaz yaz bitmedi :) kısalta kısalta bu kadar oldu,  bazılarını es geçtim sonuçta şurada şu soruları cevaplarken adını anmadıklarım ya da detaylı yazmadıklarım nedeniyle vicdani bir savaş verdim resmen kendim ile *_*  sonuçta da hiç tatmin olmadım ya neyse :)

Öyleyse başlayalım...

1-En sevdiğiniz müzik türü hangisi? Neden? Bu türü kiminle tanıdınız? Ve bu türde son hızla kimleri dinlemeye devam ediyorsunuz?

Cevaplaması zor bir soru. Neden zor olduğunu kısaca açıklamaya çalışayım...

Çünkü Deep Purple' ın "sometimes i feel like screaming" ine tüm kalbimle eşlik ederek, Joe Hisaishi' nin "shoot the violinist" iyle coşarım, Luna Sea "Rosier" ile gaza gelip, queen' in "don't stop me now" ı ile enerji toplarım, George Gershwin' in "rhapsody in blue" sunun muzipliğine takılır, Borodin' in Polonez danslarıyla durulurum. Bad Religion ile "portrait of authority" diye bağırırken, Shadow Gallery' nin   "christmas day"' ine eşlik ederim. DSBK ile eğlenirken bir anda Nicholas Tse' ye döner akabinde  etnik müziklerle dünya değiştiririm. B.B. King ile başlar, Jimi Hendrix, Janis Joplin ile devam eder ilahilere kadar uzanır, Kitaro ile bağımı tazeler Yanni ile "Love is all" derim. Skid Row "in a darkened room" derken Iron Maiden' ın "wasted years" ına dönerim ve daha bir sürü, bu böyle devam eder...

Sanırım beni anladınız...(bazı türlere hiç girmedim bile)

2-Konuyu müzikten açmışken devam edeceğim… Sizce “iyi müzik” diye bir şey var mıdır? Varsa nedir? Yoksa kişisel bir zevk meselesi olduğu için “iyi müzik” de kişiye göre değişir mi?

Bana kalırsa "iyi müzik" vardır. Tanımlaması kendi adıma zor gerçi ama bir deneyeyim;

Bana kalırsa müzik bir ifade tarzıdır. Üzerinde emek verilmiş, teknik olarak altyapısı doldurulmuş, söylemek istediği bir derdi olan - illaha bir fikir bir düşünce ile sınırlayamam. - dinleyene bir şeyler hissettirebilen, her anlamda zengin, insanlığın evrensel duygularını kendine has bir şekilde anlatma kapasitesine sahip, belli bir estetiğe sahip olan, fabrikasyondan uzak, altı her anlamda doldurulmuş müzik iyi müziktir bana kalırsa.

3-En sevdiğiniz Türk ve yabancı yazarlar? (Ayrı kategoriler) Hangi kitabıyla tanıştınız ve başka hangi kitaplarını okudunuz? En çok hangisini beğendiniz? Neden?

Bu da çok zor soru. Adalet anlayışım ve vicdanım beni bu sorunun altında öldürür.

Şimdi pek çok insan C. Dickens ve Jack London ile gezmiş,dolaşmış, Dostoyevski' ye "hacım sen naptn ?" demiş, Turganyev' e önyargı ile yaklaşmış, V. Hugo bir de Rousseau okumazsak olmaz demiş, Goethe' ye zaman ayırmış, Dean Koontz hakkında çelişkili düşüncelere sahip olmuş, Shakespear' in estetiği ile büyülenmiş, Marlowe' a üzülmüş, Emile Zola ile sorgulamış, Aytomov ile dünya değiştirmiş, James Joyce ile ecel terleri dökmüş, Kafka ile dehşete uğramış, Oscar Wilde' a kafayı takmış,  Ibsen ile rahatlamış, Strindberg ve Hamsun ile boyut değiştirmiş, Nietczhe ile ayağı kaymış, Mevlanayı anlamaya çalışmış, Agatha Christie ile zaman geçirmiş, Edgar Allen Poe ile şaşırmış, Mayakovski' ye kafa patlatmış, Hemingway ile çanlar çalsın diye beklemiş, Tolkien ile orta dünyada gezmiştir. (burada keseyim en iyisi yoksa sayfalarca sürecek korkarım)

Soruyu cevaplamaya   bende komik/ ilginç çağrışımları olan ilk aklıma gelen yazarlarla devam edeyim;

yabancı yazarlar:

Isaac Asimov: Asimov ile tanıştığım zamanlar ortaokul yıllarıma denk gelir. Evde bir kitabını bulmuşum o zamanlar internet yok, kimdir necidir diye bakamıyoruz ama bilenlere sormuşum, oku demişler, hoşuna gider. Bir gün dersin ortasında sınıfa baskın yapılıp arama yapılır. O zamanlar böyle sınıf baskınları normal. Rus bir yazar görünce de hemen el koymaya çalışırlar. Kitaba da o kadar bağlanmışım ki hayatta onların eline bırakamam.Hem müdür yardımcısı hem de edebiyat öğretmeni olan kadınla edebiyat tartışmamız sonucu  kendimi disiplinde bulmuştum :) Sonuç kitabı kurtardım :) Ve Asimov ile bu şekilde başlayan hikayem devam etti.

Albert Camus: Yabancıyı 15 ya da 16 yaşında okumuştum, beni etkilemişti ama iyi mi kötü mü emin değildim. Nedensizliğe anlam veremiyordum. Daha sonraki yıllarda Albert Camus benim için çok önemli yazarlardan biri oldu. Eğer ben de bir müzisyen olsaydım the cure/ robert smith gibi şarkı yapardım. Veba ile beni değişik düşüncelere sevketmiş, başkaldıran insan, tersi ve yüzü, sysphos söyleni, diğerleri ve oyunlarıyla beni etkilemiştir. Albert Camus denilince aklımda hala masmavi deniz ve güneş canlanır.

Dostoyevski: kumarbaz, suç ve ceza, yeraltından notlar, karamazov kardeşler, ezilenler, budala için ne diyeyim? Beyaz Geceler e özel bir sevgim var. ama dostoyevski beni  ecinniler ile çarpmıştır.

Stanislav Lem: Bu çok başka bir kafa. Sadece şu anıdan çıkarak tek kitabına değineyim. Fiyasko bana takla attırmıştır.  Öyle ki rutin sabahlarımda bir zamanlar yaşadığım şehirde vapurla karşıya geçerken vapurdan inmeyi unutup geri dönmüşlüğüm ve yine inmeden karşıya geçmişliğim vardır. Üç bacak yaptığımı da sonradan anladım :)

Boris Vian: Bambaşka, ne diyebilirim her kitabı beni uçurmuştur.

B. Brecht: Bu da bambaşka konu... Başlarsam duramam, kestirip atıyorum böyle.

Arthur C Clarke: Ramalar bir yana, 2001 a space odyssey okurken dünya ile bağlantımı kesmiştim.

Stephen King: şu aralar kara kule serisini yeniden elime aldığım için anayım dedim :) o kadar çok anısı var ki her kitabının.

Neil Gaiman ve Terry Prettchet ile gereğinden çok daha geç tanıştım. Bir özür babında burada adlarını anıyorum.

Anton Çehov: oyunları bir yana, küçükken hasta iken bir öyküsü ile bana korkudan kalp krizi geçirtiyordu neredeyse. Kişiliği, efendiliği ve sahalin yolculuğuyla saygı duyarım. Bir de garibim Stanislavski nin oyun rejisi ne bozmuştu kendisini :)

Haşek in Aslan Asker Şıvayk' ını deniz kenarında güneş altında okumuştum. Ne manyakmışım. O ironik duruma hala çok gülerim.

F. Garcia Lorca: Bana farklı bir boyut kattı.

En iyisi burada keseyim.adını anmadıklarım,  özür dileriiiimmmm...............


Türk yazarlar:

Bu konuda eksiğim ve Türk edebiyatından bazı nedenler yüzünden zamanında çok soğudum. Yine de bu eksiği kapatmak için çalışıyorum pek çok yazar okuyorum  ama en sevdiğim diyeceğim pek isim yok. Yusuf Atılgan ve Vedat Türkali diyeyim.

Şimdi birde Türkçe okumak istediğim bir kitap var, tam haliyle. wu cheng'en' in "Batı'ya Yolculuk" adlı kitabı. İngilizce çevirilerini okumaktan helak oldum. Bu mim aracılığıyla seslenmek istiyorum. Ben ölmeden birileri el atsın da çevirsin şunu!!!


4-En sevdiğiniz filmler? (En az beş tane) En sevdiğiniz diziler? (En az üç) Neden?

Hahahaha işte net cevabım olan tek soru. En sevdiğim film Star Wars. 6 sı birden ahahahahah.

Sıralama olmadan devamında: red cliffler , rhapsody in august( 12-13 yaşında izlemiştim de fena çarpılmıştım),  tango , crouching tiger, hidden dragon ve daha bir sürü....

dizi: battle star galactica, dr who, bigbang theory ilk aklıma gelenler.


5-Hayat felsefenizi üç-beş-on madde ile özetleyin desem? (seçim sizin)

özetlemeden geçmeyi tercih ediyorum :)

6-Müziğe geri döneceğim, en sevdiğiniz 3 sanatçı/grup? Ve onların en sevdiğiniz 5 şarkısı hangisi? Neden?

Uhhh içinden çıkılmaz. O zaman blog konsepti içinde JRock familyasından yanıtlamakla yetineyim.parçalarına benim için özel olanlardan seçiyorum.

X Japan: Nedene gerek var mı?

Rusty Nail
Voiceless screaming
tears
art of life
endless rain

Luna Sea: Parçaları, grup elemanları, duruşları, müzikleri, geriye bıraktıkları, etkiledikleri, dinleyici olarak aldığım haz falan....

Rosier
storm
I for you
wish
In my dream

Glay: İlk tanıştığım Japon grubudur kendisi :) İyi ki tanışmışım

however
street life
rain
missing you
special thanks


7-Bana herhangi bir ülkenin müzik piyasasını uzun uzun anlatın. Ülke seçimi tamamen size kalmış.

Öyleyse bu noktada C-Pop tan bahsedeyim. C-pop diyorum ama son dönemde hareketlenen chinese (mandarin) pop piyasasından ziyade konuyu Canto pop a indirgeyeceğim. Sonuçta K-pop ortada yokken buralar hep kanto - pop tu.

Önce kısa bir bilgi vereyim Çin Halk Cumhuriyeti çatısı altında var olan pek çok etnik grup var. Biz ülkede konuşulan dile kısaca Çince diyoruz fakat ana karada ve dünyaya yayılmış olan Çinliler arasında en fazla konuşulanı mandarin. Bunun dışında çok fazla lehçe bulunmakta bunlardan en yaygın olanı Kantonca.(cantonese) Hong Kong ve ana kıtanın bir kısmında insanlar arasında konuşuluyor. Kantonca konuşan mandarin konuşanı fazla anlamaz. (yani gerçi iki çinli mandarin konuşsa da birbirini anlamayabiliyor). Bu gözler ana kıtada mandarin öğrenen Hong Konglular gördü :)

Dönelim Kanto - Pop a. Ana kara Çin' in kültürel çeşitliliği, müzik ve sanat geleneği yadsınamaz. Bir dönemden sonra işin içine yabancılar da dahil oluyor.

Bu tarza aslında Hong Kong'a ana karadan göçen Çinlilerin ilham verdiği söyleniyor. Bu kısımları fazla uzatmayacağım, konuyla ilgili farklı kaynaklar mevcut ama hepsinin sonucu şuraya uzanıyor. O dönemde göçen Çinlilerin taşıdığı geleneksel müzik tarzı ( ninni, türkü, opera vs...) ile batı etkisinin karışımıyla kanto  pop denilen kavram ortaya çıkıyor. Unutmayalım ki Hong Kong 1997 ye kadar İngiliz himayesi altındaydı.

70 lere gelene kadar aslında Kanton pop' a emek veren, bunun içine katkı veren pek çok kişi ve etmen var ama mainstream olamıyor. Aksine Hong Kong yerine çevre ülkelerdeki Çinliler tarafından daha çok rağbet görüyor. 59 dan sonra filmlerin jeneriklerinde yer alan parçalar biraz daha gün yüzüne çıkmasını sağlıyor ama bu parçaların oluşması için söz yazarından bestecisine müthiş bir çaba var.

70lerde ekonomi coşunca insanların alım gücü de artıyor ve eğlence sektörüne yatan para artıyor. Televizyon/sinema   etkili  hale geliyor. Böylece lokal bir kültür oluşuyor. Mandarin ya da İngilizce söyleyenler Kantoncaya dönmeye başlıyor.Televizyon programları ve parçalar ana kara ve çevre ülkelere girmeye başlıyor. Başarı kazandıkça Hong Kong eğlence sektörüne dışarıdan da para gelmeye başlıyor. Bu dönemde pek çok cover parça ortaya çıkıyor doğal olarak. Pek çok parça Japonca ya da İngilizce şarkıların Kantonça yorumu.

80 den sonra müzik endüstrisinde çok daha profesyonel bir yapılanma ortaya çıkıyor. Farklı yetenekler, şirketler tarafından seçiliyor. Piyasanın haklarını korumaya yönelik kuruluşlar inşa ediliyor.

80 ve 90 larda en bomba dönemini yaşıyor Kantopop. Müthiş bir başarısı oluşuyor ve Asya yı bir nevi domine ediyor.

80 öncesi adı saygıyla anılanları bir yana koyacağım ve sonrasını ele alacağım. Bu dönemde Anita Mui, Leslie Chen ve nicesi ortamı sallıyor.

90 larda ortaya "Four Heavenly Kings" ortaya çıkıyor. Bu dönemde piyasayı domine eden 4 kişi. Uzak doğu ile ilgilineneler en azından bu isimlere aşinadır :)

Andy Lau
Aaro Kwok
Leon Lai
Jacky Cheung

Bunlarla birlikte istemeden de olsa hakkını yememek adına anmam gereken bir Faye Wong var, ve daha bir sürü...

2000 li yıllarda ortamdan ayrılanlarla birlikte yeni isimler geliyor. Twins, Nicolas Tse, Edison Chen, Eason Chan ve daha bir sürü...

2000 lerin sonuna doğru  ise Kantopop o altın dönemini kaybediyor, lokal müzik olmaktan çıkıp deniz aşırı bir başarı yakalamışken, Kore, Tayvan ana kıta Çin müzik endüstrisinin  sağlam atakları karşısında çok daha büyüyen bir piayasanın küçük bir alt dalı oluveriyor.

Bir iki noktaya daha değineyim Kanto pop söylüyorsanız en az bir filmde oynamak zorundasınız, yetenek önemli değil. Şarkı söyleyipte filmde yer almamış az isim vardır :))

Uzak doğunun genelinde görüldüğü şekilde temiz ve düzgün bir imaja çok önem verilirdi ancak 2000 sonlarında pek çok skandal patladı, bir sürü isime yazık oldu.

Böyle işte, en kısa ve öz şekilde bu kadar toparlayabildim bana kalsa sabah kadar anlatırım :)



8- Sizce en güzel ve en kötü duygular hangileridir? Nedenlerini söylemeyi unutmayın!

bu değişir ya da çok uzun yazmak gerekir. Kime göre neye göre, duruma göre falan....

9- “Bu adam benim idolüm.” Dediğiniz biri var mı? Varsa kim? Yoksa olmak istediğiniz insanı bana siz anlatın.

Sakata Gintoki hahahah

şaka bir yana ama  yok, ne yazık ki hiç öyle biri olmadı. Beğendiğim, takdir ettiğim, saydığım pek çok kişi oldu ama idol olmaya uzaklar.

İdolüm olmaya en yakın karakter Gintoki gerçekten sanırım :))

10- Şuan neredesin, ne yapıyorsun ve bundan on yıl sonra nerede, ne yapacaksın? Bu hayattaki amacın ne abi? Ne için yaşıyorsun?

Şu anda bilgisayarın başında soruları yanıtlamaya çalışırken ve kendimle boğuşurken, bir yandan kahvemi içip diğer yandan müzik dinliyorum. Ne için yaşadığımı ya da amacımın olup olmadığını bilseydim hayatım çok kolay olurdu :)) plan ve programsızlık candır *_*

Böyle diyerek burada noktalayım. Eğer kendisi henüz almadıysa mimi LoverK'  ya paslıyorum.

3 Temmuz 2011 Pazar

THE STORM WARRIORS: 10 Yıl Sonra Devam...




The Storm Riders adlı filmin devamı olarak çekilmiş olan 2009 yapımı Hong Kong filmi olmakta kendisi. Bu sefer yönetmenliği Pang Kardeşler yapmışlar ve demişler ki ilk filmin devamı şeklinde olmayacak bu film. Haklılarmış zira aradaki süre ve bunlar ne zaman Lord Godless'ın eline düştüler, Second Dream ile Wind ne ara tanıştı, neredeyiz, ne oluyoruz, Lord Godless ve oğlu Heartless ne ara ortaya çıktı gibi soruların cevabı yok – en azından çizgi romanı bilmeyenler için -


Neyse bodozlama dalmadan önce sakince başlayalım. Öncelikle film öncesini boş bırakmakla birlikte çizgi romana daha sadık.

Ekin Cheng yine Wind, Aaron Kwok yine Cloud. Bu arkadaşları tebrik etmek lazım performansları 10 sene önce bıraktıkları yerde. Tebrik ediyorum.

Şimdi bir Kenny Ho olayı var ki canlandırdığı Nameless karakteri ile filme damgasını vuruyor, başarısının altında yatan nokta bence Nameless' ın müthiş karizmasıdır. Charlene Choi Second Dream olarak karşımıza çıkıyor. Chu Chu ya da Muse bu filmde Qi Shu değil Tiffany Tang olmuş. Serinin kötü adamları Lord Godless olarak Simon Yam ve oğlu Heartless ise Nicholas Tse.


Bu filmde Cloud ve Nameless ve Chu Chu' yu Godless tarafından kaçırılmış buluyoruz. Gelen Wind ve Nameless' ın yardımcıları tarafından kurtarılırlarken kötü kalpli Godless' ın bunlarla birlikte esir aldığı pek çok dövüş ustası hakkın rahmetine kavuşuyor. Godless ve Heartless' ın amacı Çin' i işgal etmek ve bunlar hedeflerine doğru ilerler ve tüm dövüş okullarını yıkıp geçerken, Nameless usta Cloud ve Wind 'i Lord Wicked' ı bulmaya gönderiyor.




Şimdi Nameless ve Lord Wicked bu alemin en baba karakterleri, belirtmeden geçmeyeyim. Burada Wind manitası Second Dream ile de karşılaşıyor. Lord Wicked yaptığı taş testi ile şeytani pislik kung fusunu taşı Cloud gibi ezip parça pinçik etmeyen sadece yakalayan Wind' e öğretmeye karar veriyor. Bu bela bir teknik adamı ele geçirebilyor zira bu nedenle Lord Wicked zamanında delirip etrafındakileri kesmemek için kendi kollarını kesmiş -ki bu esnada pek çok insan mefta olmuş -. Wind kendini bu uğurda feda ederken karakterlerin karakteri Nameless da boş durmayıp Cloud' u çağırıyor ve ona öğreterek kendi kılıç tekniğini yaratmasında yardımcı oluyor. Sonra bu sırada Lord Godless esasen peşinde olduğu Dragon Tomb' un peşinde giderken işte Lord Godless, kafayı yemiş Wind, Cloud, Heartless , kızlar karşı karşıya geliyor...


Görüntü ve efekt konusunda çok iyi bir iş çıkmış ortaya. Bir manganın ya da zaman zaman bilgisayar oyununun sinemaya uyarlanmış bir versiyonu gibi. Çok güzel -estetik açıdan; renk, duruş, poz vs...- kareler barındırıyor. Karakter derinliği, duygusallık, duygu geçisi, hikayeye ait detaylar gibi öğlere pek rastlanmıyor filmde. Anladığım kadarıyla biraz da tercih bu yönde olmuş ki eğer amaç karelerden oluşan, görsel ve teknik olarak tatmin edici bir film yapmaksa oldukça başarılı olmuşlar, gerisi izleyene kalmış...Buna bağlı olarak ilki kadar eğlenceli bir film değil bir de elemanlar hiç gülmüyorlar bu filmde bir tek ara ara Wind pis pis sırıtıyor. Ha bana kalırsa bu filmde Cloud' u daha insancıl buldum orası ayrı..


Lord Godless bir Lord Conquerer olamamış ama iyi hoş yine. Heartless olarak Nicholas Tse' yi beğendim, bir de arada çıkan sub zero - scorpion benzeri ikiliyi daha fazla görseydik keşke...bu arada filmin müzikleri çok güzel...


Bu da Aaron Kwok'tan gelsin...



Görsel açıdan oldukça başarılı diğer noktalarda zayıf fakat yine de kendini izlettiren (böyle şeyleri sevenler için) bir film olmuş.

Nameless usta ve yardımcısı bambaşka gerçekten...Filmin sonuna değinmiyorum...ama sanırım üçüncüsü gelecek.


4 Haziran 2011 Cumartesi

THE STORM RIDERS: Fung wan hung ba tin ha



Sonunda Storm Riders The Clash of the Evils adlı animeyi izlemenin gururunu yaşarken öncelikle geçmişe dönerek bu serilerle tanışıklığımın nedeni olan ilk filmi The Storm Riders' ı, Türkçesi ile Fırtına Süvarileri' ni anmaya karar verdim. Fung wan dünyasına ilk girişim bu film sayesinde olmuştur. Akabinde ikinci film Storm Warriors ve en sonunda bu animeyi izlemenin mutluluğunu yaşamaktayım niyeyse?

Yıllar yıllar önceydi...- kendimi fosil gibi hissettim – Bu filmi bir televizyon kanalında keşfettim. Bir baktım Uzak doğu filmi bir baktım Ekin Cheng bir baktım Aaron Kwok. Ohannes noluyoruz dedim kendi kendime... ve maceram böyle başlayıverdi bu hiç ummadığım tv kanalında... O zamanlar tabii ki The Storm Riders' ın aslında bir çizgi roman serisi olduğunu bilmiyorum çünkü gerçekten oldukça yıllar önce. Ekin Cheng' i tanırım, filmlerinin bir kısmını izlemişimdir, parçalarının bazılarını severim ama esasen Young& Dangerous serisi ile sempatimi kazanmıştır o zamanlar. Aaron Kwok' u kim sevmez zaten? Bir baktım Sonny Chiba filmde Conqueror olarak döktürüyor. İlerleyen kısımlarda Qi Shu... Hikaye cezbedici... Sahneler hoş falan... Sonrasında benim sevdiğim kadar bu tv kanalı da sevmiş olacak ki aynı filmi iki haftada bir yayınlamaya başladılar. Sonra birkaç yıl geçti aynı kanal bu sefer dizisini yayınlamaya başlamış... Hey gidi günler...

Neyse... Orijinali Fung Wan adlı çizgi romana dayanan bu 1998 yapımı Hong Kong filmi şimdi izlendiğinde komik kalabilecek görsel efektleri içinde barındırsa da o zaman için görsel anlamda oldukça etkileyiciydi. Andrew Lau' nun yönetmenliğini yaptığı filmin castını değerlendirmem gerekirse animenin de çizgi romandan uyralandığını düşünerek cast seçiminin oldukça iyi olduğunu söyleyebilirim. Her şeyden önce Hong Kong' un iki starını ana karakterler olarak ortaya koyması yani Aaron Kwok ve Ekin Cheng zamanında Hong Kong' da yeri göğü sallamış. Diyebileceğim o ki Aaron Kwok Cloud' a cuk demiş oturmuş. Ekin Cheng için kararsız olsam da Wind için aklıma başka alternatif gelmiyor ne yalan söyleyeyim.


Filmin olayı şöyle; bir adet dövüş sanatları ustası olan Conqueror' a kahin Mud Budha der ki; "iki çocuğu bulmalısın adları Wind ve Cloud. Bu iki çocuğa kaderin bağlı onlar sana büyük ün getirecekler. Kehanetin devamını sana 10 sene sonra söyleyeceğim" ve yok olur. Gazı alan Conqueror ( Sonny Chiba) bu iki çocuğu ailelerini katlederek bulur, yanına alır, besler ve kendi oğulları gibi yetiştirir. Bu ikiliyle birlikte büyüyen bir de Frost vardır. On sene içinde bu çocuklar büyür, karakterleri gelişir, her yeri fethederler, usta dövüşçüler olurlar vs.. Tabii Wind ve Cloud aynı zamanda Conqueror efendinin kızı Charity' e de ayrı ayrı yanıktırlar. 10 sene sonra Conqueror ortadan kaybolan Mud Budha' yı buldurur ve kehanetin devamını ister Mud Budha da der ki; "bu çocuklar ya sana katılacakalr ya da felaketin olacaklar". Tırsan Conqueror bunları ben birbirine düşüreyim der kızı Charity' i ortaya salar. Ben de hala soru işaretidir tamam Charity kardeşim Cloud' u seviyorsun ama Wind'le niye takıldın. Neyse... Wind daha insancıl iken daha asi ve bağımsız olan Cloud' a karşı önlem almak için Conqueror kızını Wind ile evlendirmeye karar verir. Cloud düğünü basar kızı kaçırır. Wind ile Cloud kapışır, Conqueror Cloud' u öldürmek isterken elinden çıkardığı top Charity' i vurur Charity mefta olur. Wind ve Cloud' un yolları ayrılır, Frost Conqueror ile kalır. Bu arada Conqueror Wind'i zehirleyip öldürmeye çalışır fakat bu esnada anasını babasını ve Cloud'unkileri kimin öldürdüğünü keşfeder falan filan sonra işte intikam aşaması başlar.

Bu arada ortama peri olarak – yok yani isim olarak peri yoksa insan- Qi Shu -, Sword Saint olarak Anthony Wong girer. İşte olaylar böyle devam eder daha detaya girmeyeceğim.


İşte böyle...İlk izlediğimde oldukça etkilenmiştim. Bakıldığında cast zaten güzel, karakterler güzel, ortam güzel, müzikler güzel, efektler güzel. Şimdi izleyince efektler falan komik gelse de herşeyden öte kurgu güzel, Lord Conquer olarak ortamı domine eden Sonny Chiba insanı gaza getiriyor. Filmin içine bir sürü karakter girince ortam karışıyor biraz ama yine de derdini anlatıyor.

Filmle ilgili üç nokta var ki aklımdan silinmiyor; Birincisi Cloud'un (aaron kwok) merdivenlerde çenesini ellerine yasladığı o karizmatik oturuşudur.

İkincisi her ne kadar Sonny Chiba' nın performansından dolayı lord' a saygı duysam da Frost' un kalbini çok kırıp üzmüştür beni.

Üçüncüsü sword saint' in traji komik başarısızlığıdır.

Bir de Shaolin rahibi ve ateş maymunu serinin vazgeçilmez karakterelrindendir bana kalırsa...

Filmin müzikleri de gayet hoş. Ekin Cheng ve Aaron Kwok da oldukça katkıda bulunmuştur. "wind meets cloud" hem normal hem de enstrümental haliyle film ile oldukça uyumlu olmakla birlikte "cong er fei" de güzel parçadır.

Velhasıl benim sığ bakış açıma göre güzel filmdir. Storm Warriors' a başka açılardan iyi denilebilir ama bunun yerini tutmaz. Storm Riders The Clash of the Evils' ı izleyen ya da izlemeye niyeti olanlara öneririm bu filmi.

Not: ehehehe her zaman riders on the storm' u çağırıştırıyor :)

Not 2: Filmin kurgusu ve karakterlerin bazı yerleşimleri bazı noktalarda çizgi romanlardan farklı.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...