Eveeeet, bugün Tawannanna' nın yani bu bloğun doğum günü. 10. yılına giriyor ablaları, abileri, kardeşleri, arkadaşları ama soranlara "10. yaşımdan gün alıyorum fakat 9 yaşındayım" diyecek (ti).
Zamanında biraz can sıkıntısından, biraz boşluktan biraz da değişiklik olsun diye bu bloğa başlamıştım. O zamanlar anime, k-pop, efendim j-rock hatta bunları geçtim komple Uzak doğu bile pek tanınmazdı o nedenle biraz da paylaşım olsun, benim gibileri bulayım diye başlamıştım yazmaya.
Yıllar geçti... Gerçi ben pek üretken bir insan olmadığım için toplam içerik sayım çok yüksek değil ama olsun...
Artık bu bloğu sonlandırmanın bir zamanı geldiğine karar verdim ve bunun için bu tarihi seçtim.
Tamamlayamadığım bir kitap maratonu olacak. Ben kitapları okumaya devam ediyorum gerçi ( 3- 4 kitabım kaldı ) ancak yorum yazılarımı buraya eklerim dersem yalan olur :) Tek eksik konu bu oldu.
Tüm bu süre içinde eğlendim, şahsen güzel insanları tanıma fırsatım oldu, okudum, paylaştım. Sonuç olarak oldukça keyif aldım.
Bu zamana kadar burayı ziyaret eden herkese teşekkür ederim ^^
Buralarda bir okuyucu olarak olurum muhtemelen.
İletişim için twitter ya da mail yolunu kullanabilirsiniz.
İletişim Yayınlarından çıkmış, bir İhsan Oktay Anar kitabı olan Kitab-ül Hiyel' i kısaca anlatabilmek biraz zor. Yazarın, Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonraki ikinci kitabı.
Yafes Çelebi, Calud ve Üzeyir isimli üç hiyelkarın, hiyel ilimi ile içiçe geçmiş hayatlarını anlatan roman aslında aşina olduğumuz ama aynı zamanda uzak olduğumuz Osmanlı atmosferine masalsı bir şekilde yerleştirilmiş.
"Bu kabadayı güruhu elbette ki Calud' a yetmezdi, fakat yandaşları sayesinde hayatta kalabiliyordu. Onun iki kere ikiyi beş ettirecek bir makine yapacağı palavrası yayılınca, muhasebeciler loncası bir kiralık katili üzerine saldığı an yandaşlarının yardımını gördü:"
Roman insan, güç ve iktidar istenci ve bilim arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Bunu yaparken İhsan Oktay Anar, her zaman olduğu gibi kendi anlatım tarzını, atmosferini, simgelerini ve hem akıcı hem de zaman zaman ironik olan dilini kullanmış.
Kitabın içerisinde yer alan buluşlar ve çizimler ise ayrı bir ilgiyi hak ediyor.
"Diğerleri senin yeteneğini görüp korktular. Çünkü gediğin elinden alınmasaydı onların bu ticareti yürütmeleri zor olacaktı. Yaptığın kılınç onların bütün müşterilerini ellerinden alır, üstelik bunun arkası da gelir. Ama ben bambaşka bir sebepten onların kararına katılıyorum: Ustaların kılınç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir, bilir misin? O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların, kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder. Zalimlerin kolları kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böylece sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz koltuk değneklerini kullanırlar. İcad ettiğin silah işte onların tutkularını büyütecek ve zulümlerini arttıracak. Sen onların kollarını uzattın. Oysa kılınçlar yeterince uzun değil miydi?"
Qin's Moon 5 sezon yazıma kaldığım yerden devam edeyim. Gönül ister 46. bölümden sonrasının çevirileri çabuk gelsin, ben de sezonu bitireyim ama sabır önemli işte.
Yazının ilk bölümünde demiştim ki; ne karakterler girdi, öyle böyle değil. Gerçekten karakter bombardımanı oldu fakat güzel oldu.
Değinmek istediğim karakterlerden bir diğeri Zhongli Mei. Bu arkadaş bu sezon Sheng Qi ile birlikte en fazla arka arkaya karşılıklı mücadeleye giren karakter. Kimlerle yüz yüze gelmedi ki?
Zhongli Mei, Qin Ordusunun düşük rütbeli bir üyesi olarak karşımıza çıkıyor,o muhteşem zırhına rağmen. General Bai Tu' nun altında çalışıyor. General Bai Tu, seride sık sık karşılaşılan yozlaşmış, aslen ödleğin önde gideni olan, ne adamlarına ne halka acıyan biri. Söylenenlerden anlıyoruz ki, aslında Zhongli Mei çok daha yüksek bir rütbede olabilirmiş, kendisine teklif de edilmiş ancak Zhongli Mei bunu kesinlikle reddetmiş. Zhongli Mei her ne kadar Qin Ordusunda hizmet veriyor olsa da aslen Chu eyaletinden. Ayrıca enfes bir ok tekniği var ki eminim buna da ilerleyen zamanlarda daha fazla değinilecektir.
Zhongli Mei ile Han Xin hemen hemen aynı anda seride gözüküyor. İki yakın arkadaş oldukları anlaşılıyor. Zhongli Mei ve Gao Jiangli - Xiaoya Zi arasındaki tatsızlığı bir süreliğine sona erdiren Han Xin oluyor.
(Han Xin' e daha sonra değineceğim)
Ardından Zhongli Mei kimlerle karşı karşıya gelmiyor ki? Zaten girdiği andan anlaşabileceği üzere seride önemli bir rolü olacak. Long Ju' nun Shao Yu için bulması gereken 4 kişiden bir tanesi kendisi. Zhongli Mei bir görev insanı olmak ile birlikte şeref kavramının bir nevi tanımı. Seriye giren en sevilesi karakterlerden bir tanesi bana kalırsa. Bu arada kafasındaki miğferi çıkardığında daha da bir güzelleşiyor ^^
(Tarihte de bir Zhongli Mei var. Bazı kaynaklar adındaki karakterin yanlış çevrildiğini aslında adının Zhongli Mo olduğunu söylüyor. Zhongli Mei (ya da Mo) Qin karşıtı ayaklanmalara katılıyor. Sıradan bir asker olarak girdiği orduda generalliğe yükseliyor. Önce amcasına sonra da Xiang Yu' ya hizmet ediyor. Öyle ki Long Ju ile birlikte Xiang Yu' nun en önemli iki generalinden bir tanesi oluyor. Bu arada Han Xin ile gerçekten arkadaşlar. Han Xin' e çoğu kez referans oluyor ama Han Xin' in durumu daha farklı. Neyse geleceğe fazla girmeyeyim)
Ve kardeşler, bu sezon Hunlar da işin içine girdi. Merak ediyordum acaba Hunları işin içine katacaklar mı diye. Gerçi hikayeyi bu kadar açıp, genişletmişken Hunların resme dahil edilmemesi düşünülemezdi.
Doğrusunu söylemek gerekirse Hunları salakça yansıtmışlar. Barbar desen değil, kuvvetli desen değil. Kabilemsi ama beceriksiz görünüyorlar. Gerçi şimdilik sadece bir kol dahil oldu olaya ve bunların da içeriden (yani Qin Sarayındaki entrika döndürenlerle) bağlantılı olduğu hissi verildi.
Ying Zhen' in zaten başına bela olan Hunlar bir anda kendisi için en önemli tehlike konumuna yükseldi. Nasıl? Ying Zheng içerideki karışıklılar, saraydaki soru işaretleri, reformları, gemisi ile uğraşırken bir meteor düşüverdi kuzey batıya. Ve Hunlar ile sınır olan ve Çin Seddi' nin yapılmakta olduğu civar sınırdaki bir dağın üzerinde bir anda lavlarla yazılmış "Qin"in sonu Hunlardan olacak" yazısı beliriverdi. Tabii bunlar hep hile hurda. Esasen Qin' in sonu ile ilgili kehanet başka, bu seride de dile getiriliyor ve hakikaten de başka bir yerden gelecek sonu. Neyse, kendisine rapor edilen bu durum karşısında Ying Zheng deliriyor tabii ki ve Çin Seddi' nin yapımının hızlandırılmasını emrederken, kuzeybatıdan gelen bu kabileyi İmparatorluğun bir numaralı düşmanı ilan ediyor ve en iyi generallerinden olan Meng Tian' ı oraya yolluyor.
Hunları kötü çizmişler falan dedim ama şu hanım kızımız hariç. Ortamlarda kurduyla birlikte dolaşan bu kadın hakkında çok bir bilgi çıkmadı henüz. Kabilenin bir esiri mi yoksa üyesi mi gibi bir detay vermedi kendisi henüz ancak son derece karizmatik olduğunu kabul etmek gerek. Meng Tian' ın azılı rakiplerinden bir tanesi oluverdi.
( Şimdi seriden kopup tarihe gelirsek; Qin Hanedanlığının var olduğu dönem MÖ 221-206 yani Ying Zheng' in tahta çıktıktan sonra kalan 6 eyaleti hükmüne aldığı ve kendini ilk imparator ilan ettiği dönem MÖ 221 ile başlıyor. Bu tarih, Hunların Teoman önderliğinde örgütlenerek bilinirliğini arttırdığı döneme denk geliyor. Özellikle Çinli kaynaklara göre Hunlar ya da Kuzeyli barbarlar bu tarihlerden çok daha önce de varlıklarını hissettirip Çin' e saldırlarda bulunuyor. Zaten Ying Zheng, Çin Seddi' ni baştan yaratmıyor. Kendisinden önceki kral ya da hükümdarların inşa ettirdiği kale, karakol ve duvarları sağlam bir mühendislikle birleştirerek işe başlıyor. Aslında tarih eğlenceli. Aynı dönemlerde iki büyük isim tarih sahnesine adım atıyor.
Qin İmparatorluğunun ilk döneminde Hunlar saldırılarıyla oldukça ilerleyip, Xianyang' ı yani Ying Zheng' in sarayının bulunduğu dönemin başkentini tehdit edebilecek şekilde ilerliyorlar. Hunları büyük tehdit olarak gören Ying Zheng oldukça büyük bir orduyu Meng Tian' ın emrine veriyor ve "git bu akınları durdur, Çin Seddi projesini tamamla" diyor. Meng Tian ordusu ile birlikte Hunlarla mücadeleye başlıyor ve Hunlar karşısında başarılı oluyor. ( Bu arada Çin kaynaklarında ve seride Xiongnu' dur Hunlara verilen ad. Bu çeşitli kaynaklarda Hiung-nu, Hsiung-nu ya da Hiong-nu gibi isimlerle de geçer. Seride Kuzeyli Barbarlar ya da Kuzeyin Kurtları gibi isimler de veriliyor) Hunları oldukça geriye sürülüyorlar hatta bu mücadele sonucu Hunlar için oldukça önemli olan Ordos Vadisi de Hunların elinden çıkıyor. Her ne kadar Hunlar için bir yenilgi olsa da Hunların ufak atakları hiç bitmiyor ve yeniden vurmak için düzenleniyorlar. (Buralara değinmeyeceğim çünkü bunlar seri kapsamında ele aldığım tarihten sonra olacak) Bu arada Ying Zheng başka işlerle uğraşıyor dedik ama aynı sürede Hunların da tek cephesi Qin değil. Onlar da Yueçilerle bir münakaşa içinde ^^. )
Hani bu yazının taaaa ilk bölümünde dedim ya neler neler yok, hangi karakterler yok bu sezon diye!! İşte adamlar Makedonyalıları ( seride böyle adlandırılmış) da işin içine sokmuş hahahah. Makedonyalılar ya da Kayıp Roma Lejyonu hikayesi ciddi anlamda bir gerçeğe dönüşmek üzere sanırım. ( Konuyla ilgili daha önce detaylı sayılabilecek bir yazı yazmışım. Merak edenler için şurada) Hunların tarafında yer alıyorlar seride şu anda. Tarihe meraklı olan ya da daha önce bilgisi olanlar için bu Romalıların kalkan ve mızrak ile oluşturdukları çeşitli formasyonlar vardır. Seri bu detaya özenle değinmiş. Şimdilik pek konuşmadılar ancak Hunlu hatunun ardından Meng Tian' ın diğer bir baş ağrısı oldular.
(Romalıların komutanı. Meng Tian ile birebir kavgaya girince Meng Tian' a nezaketen yerden kalkan al, eşit olalım diye anlattı vücut diliyle ama Meng Tian kabul etmedi. Tarzlar farklı sonuçta)
(Yalnız bir nokta var. Seriye girmeleri hoş ama biraz tarih atlaması var sanırım. Bu lejyonun tarihsel olarak biraz daha ilerleyen bir dönemde Çin'de ortaya çıkması gerekiyor, söylenenleri doğru sayarsak. Neyse, yine de renk getirmiş.
Amma velakin bir nokta daha var ki belirtmeden geçemeyeceğim; Şimdi serideki dönemde Hunların kağan ya da hakanı ya da shan yu'su Teoman. - Yanlış hatırlamıyorsam seride Touman ismi zikrediliyor - Sonra Mete Han gelecek, 10'luk sisteme dayanan ilk düzenli orduyu kuran Mete Han değil miydi? Ondan da bir ordu bekliyoruz. Meng Tian' ın süper bir ordusu var, Romalıların bir düzeni hatta formasyon(ları)u bile var. İşin geyiği bir yana, seride Mete Han' ın dönemine gelinmesine henüz biraz süre var ki Çinlilerin lider olarak tanıyacağı ilk hükümdar olacak. Seride o dönemleri ölmeden görebilecek miyiz acaba bu yavaşlıkla?)
Bu arada Meng Tian' a da değinmek lazım. Daha önce mutlaka yapmışımdır gerçi ama serinin bir nevi R2 D2' su kendisi. Görev insanı ve son derece sadık bir hizmetkar. General Zhang ile duygu dolu yazışmaları insanın içini buruyor vallahi.
(Tarihteki Meng Tian da başarılı bir general. Ailesi de askeri kanattan geliyor. Aynı zamanda Çin Seddi' nin tüm toparlaması, lojistiği, koordinasyonu ile uğraşan, mühendislikten de anlayan biri. Seride buna ufaktan değinilmiş. Gerçekten de hayatı bir noktadan sonra Hunlarla savaşmak ve Çin Seddini tamamlamak ile geçiyor. Hatta Fu Su da babası tarafından bir süre donra git orada biraz imparator olmayı öğren diye Meng Tian' ın yanına yollanıyor. İkisi uzun yıllar boyunca Hunlarla çarpışıyor.)
Farklı bir Ying Zheng ve Meng Tian yorumunu Kingdom adlı animede bulabilirsiniz.
Yani daha bitmedi. Çoook karakter var. Peasant School, bu 46 bölüm içinde liderlik adına birbirine girdi. Ayıp ettiler aslında ama sayelerinde nice bomba karakter ortaya çıktı ama onlara artık daha sonra değineceğim. Şimdilik bunların haricinde adını anmadığım karakterlerin affına sığınayım ve ilk 46 bölüm için olan yazının sonuna geleyim.
Qin's Moon' un 5. sezonu enfes ilerliyor. Kurgu, akıcılık, derinlik büyük tat. Bence bir yerlerinden başlayın ^^
Yılbaşına denk gelen bölümlerin kapanışı için şöyle bir şey yapmışlar. Tek tek kontrol etmedim ama karakterleri seslendirenler söylüyor parçayı.
Olur da 5. sezona göz atmak, izlemek isteyen olursa İngilizce alt yazılı hali için, buraya göz atabilirsiniz.
"Ustura' nın ününü çetesine bulaştıran bu adamın bir tutkusu da, aynı, bizim gibi kitap okuyucularının daha yakından tanıdıkları sanayicilerimiz, bilginlerimiz, politikacılarımız gibi, yaptıklarını para için değil, şeytani bir güdü sonucuyla, belirli bir yaratıcılıkla ve sportmence bir yarışma hevesiyle yapmış olduğunu gazetelerden okuma merakıydı"
Bertolt Brecht' in Beş Paralık Roman'ını iki yıl önce bir kitap fuarından almıştım. Sakin bir kafa ile okumak adına sürekli erteleyip duruyordum. Bu nedenle bu kitabı 2017 Klasik Kitap Okuma Maratonuna dahil etmiştim.
Kitabı aslında geçen ay okuyup bitirdim ancak üzerine yazmamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse Temmuz ayında gerçek anlamıyla hiçbir şey yapmadım ve yapmak istemedim. O nedenle bu kitabın yorum yazısı bu aya kaldı.
Bertolt Brecht hayatımda beni en çok etkilemiş yazarlardan biridir, özellikle kuramsallaştırdığı, böyle demek doğru olacak, epik tiyatrosu ile. Bu sayede tiyatroya bakış açım daha da genişlemişti. Tiyatral çalışmalarının yanında şiirleri ile de uzak ve soğuk durduğum şiir alanına ufak, çok ufak bir yakınlaşma sağlamama teşviki vardır. Güzel ve eski günlerde Brecht üzerine az çalışmamıştık. Bertolt Brecht' i severim ve üzerine, özellikle de epik tiyatro üzerine sayfalarca yazı yazabilirim ancak bunu yapmayacağım. (Çünkü şu anda hava çok sıcak ayrıca bilgisayarım beni sinir ediyor. Dün yine bu konu hakkında yazdığım yazıyı yediği için şu anda ikinci kez yazıyorum ühühühüh. O daha dolu dolu bir yazıydı :( )
İletişim Yayınlarından çıkan kitabın çevirisi Sevgi Soysal'a ait. Walter Benjamin' in sonzözü de esere eklenmiş, çok daha güzel olmuş. (Zaten Brecht'i anlamak için Walter Benjamin. Kelime oyunu yaptım diyeceğim ama bunlar hep sıcakların beyne verdiği tahribat! )
" Ah keşke herkes iyi insan olsa,
Ama şartlar imkan vermiyor buna."
Beş Paralık Roman' dan önce değinilmesi gereken başka bir yapıtı var Brecht' in, Üç Kuruşluk Opera. Bu metin Brecht' in epik tiyatro çerçevesinde hazırladığı bir metin. Adından da anlaşılacağı üzere operanın bir araç olarak tiyatro sahnesine teknik olarak uyarlanmış hali. 1928 yılında sergilenen bu oyunu Brecht, John Gay' in Dilenciler Operası'ndan esinlenerek yazmış. Eleştiri dolu, epik tiyatronun bir örneği olan bu oyun güzel noktalara değiniyor. Ayrıca Kurt Weill demem, anlayanlar için yeterli olacaktır sanırım. Metni daha önce okumuş ve yıllar önce bir amatör grubun yorumunu izleme fırsatım olmuştu.
İşte Beş Paralık Roman bu oyuna dayanıyor. Walter Benjamin' in sonsözde (ve diğer başka kaynaklarda bahsettiği gibi) Brecht, Üç Kuruşluk Opera' yı alıyor ve üzerinde sekiz sene çalışıyor ve bunu bir romana dönüştürüyor. Ortaya çıkan eser ise aslına bakarsanız oyundan daha farklı bir roman. O nedenle Üç Kuruşluk Opera' yı bilmeseniz bile rahatlıkla okuyabilirsiniz. (Bunu bir yanlış anlaşılma olmaması için belirtiyorum.)
Romanın konusuna girmeyeceğim. Beş Paralık Roman, ironi dolu bir sistem eleştirisi. Kapitalizmin tatlı ve şeker görünürken aslında ne derece acımasız olduğunu ve neleri nasıl kullandığını gözler önüne süren bir roman. Bu sistemin, çeşitli tabakalardaki insanları nasıl gördüğüne, nasıl yönlendirdiğine dair güzel güzel gözlemleri ortaya seriyor. Bunu da hoş bir kurgu ile izleyene veriyor.
Bununla birlikte romanın başarılı olduğu noktalardan biri de karakterler ve tahlilleri. Onların güdülerini, motivasyonlarını başarılı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu karakterler, bağlı oldukları alt tabakalar, bu tabakaların sistem içindeki yerleri, aralarındaki ilişkiler bütünü insanın doğasına dokunurken içindeki sistem eleştirisinin tutarlı ve oldukça derin olmasına olanak sağlıyor.
" "Herkes bilir ki,"derdi Peachum sık sık, "mülk sahiplerinin suçlarını koruyan başlıca şey, belirsizliktir. Politikacılar, herkes onların sadece ince ve yüksek suçlar işleyebileceklerine inandıkları için, rüşvet alabilirler. Eğer onların yaptıkları birisince olduğu gibi yansıtılabilirse, herkes " ne kabalık!" der ve bununla da olayı yansıtanı kasteder. Bu durumun yalnızca kaba olan yönü üzerinde durulur, çünkü inanılmaz olan, kabalıktır...... "
Brecht' e alışık olmayanlar için belki başlarda roman karışık veya kopuk gibi gelebilir ancak işin içine giren entrikalar hafif bir ivme sağlayacak ve ilerideki polisiye sos kitabın ritmini arttıracak. (Ayrıca bana sorarsanız sırf Mac' in U Dükkanları gelişimi adına bile okunabilir bu roman hahaha. )
Sistem ve insan doğasını (masumiyet, motivasyon, ahlak vb...) ele alan roman ilk kez 1934 yılında basılıyor. Okurken hala ele alınanların ne kadar gerçek, hiç değişmemiş olduğunu görmek insanı eğlendiriyor diyeyim. Sistem ve içindeki çarkların amaç ve motivasyonlarının ( gerçi değişmesi beklenebilir miydi ya da kendisi var olmaya devam ederken değişebilir miydi, ayrı konular-sorular) hatta kalabalıklar, yığınlar içinde yer alan bizlerin bile hiç değişmemiş olduğunu görmek okuyanı şaşırtabilir. Güncelliğini kaybetmeyen bu kitap bu nedenle bir klasik olmayı hak ediyor.
Qin's Moon 5. sezonun ilk 46 bölümünü içeren yazıma ilk bölümün ardından kaldığım yerden devam edeyim. En son Fu Su' nun Konfüçyus Okuluna yaptığı ziyarette kalmıştım. Doğal sevgisinden kaynaklanmıyor bu ziyaret, amaçları var doğal olarak. Kendisi yalnız da gitmiyor. Bu gezide Zhao Gao, Li Sı ve diğer eşraf kendisine eşlik ediyor. Ufak bir eğlence de hazırlamışlar gelirken, elleri boş gelmemişler.
Konfüçyüs Okulu, Fu Nian' ın önderliğinde ilerliyor. Aslında Fu Nian, Yan Lu ve Zhang Liang okulun lider üçlüsü.
Fu Nian' dan önceki isim olan Xun Kuang da okulda emekliliğinin tadını çıkarıyor. Xun Kuang önemli bir isim aslında çünkü Li Sı ve Han Fei' nin öğretmeni. Fu Nian, Yan Lu ve Zhang Liang' ın aynı zamanda Qilu' nun üç kahramanı olarak adlandırıldığı çıtlatılıyor bu sezon ancak kimse bu üçlünün geçmişini tam olarak bilemiyor. Bu ziyaret esnasında okulun ve üyelerinin heybetli göründüğü şüphe götürmez bir gerçek.
Fu Su kütüphaneye övgüler düzüp, biraz göz dağı verdikten ve Fu Nian' a "iyi düşün, İmparatorluğun yasal olarak yanında yer açayım sana" teklifini sunduktan sonra bu hediyeyi açıklıyorlar; "Bugün, konuşma değil ama kılıçlar üzerinden biraz maç izleyelim, her iki taraftan da katılımcılar kılıçlar üzerinden maharetini göstersin. " Fu Nian ve diğerleri bu öneriyi reddedemeyeceği için sonunda Fu Nian ve Yan Lu' nun gerçek güçleri ile ilgili (belki hepsi değil) bilgi sahibi olma fırsatımız oluyor.
Önce sahneye üçüncü kardeş olarak Zhang Liang çıkıyor. Aksiyon var mı? Yok :( Ama dahası var...
Şimdi serideki tüm karakterler favorim ama Zhang Liang' ın yeri başka. Favorilerimin favorisi oluyor kendisi. (Fan girl modu tekrar devrede) Zekasına ve becerisine daha önceki sezonlarda değinilmişti zaten. Kendisi bu üçlü içerisinde Mohistleri direkt destekleyen kişi. Qin' e karşı ayaklananların stratejisti. Şimdi buralardan yola çıkarak methiyeler düzebilirim kendisine ama iş zıvanadan çıkacağı için kesiyorum bu noktada.
(Zhang Liang' ın tarihsel karakterinden daha öncelerde bahsetmiş olmam lazım. Bahsetmediysem ileride bahsederim. Bu arada aklıma gelmişken yakın zamanlı yazılar içerisinde seçmem gerekirse, mesela Kralların Merhameti' nde de Zhang Liang yorumlanıyor.)
Şimdi napıyor Zhang Liang ya da Zifang? Rakibini seçme hakkı doğunca 6 Kılıcı birden rakip olarak kendisine seçiyor. Canım benim ( Şuraya bir kalp çizdim) Ki bu hareket ve ardından yaptığı aslında çok zekice işler. Yalnız taktiksel olarak yerinden gram kıpırdamamak ile birlikte çok konuştuğunu da söylemem lazım. Gerçekten yapması gerektiği gibi 6 Kılıcı konuşarak yıpratırken neredeyse beni de yıprattı canım benim.
Yin Yang Okulunun eski bir üyesi olan yaşlı amca gibi - ki kendisi seride çok önemli bir yere sahip aslında- Zifang'cığım yani Zhang Liang beni de hayal kırıklığına uğratmadı.
(Bu sezon yeteri kadar göremediğimi düşünüyorum kendisini ama fan girllükten gözüm dönmüş olabilir, bilemiyorum. )
Sıra Yan Lu' ya gelince rakibi Sheng Qi oluyor. Şu ana kadar Yan Lu' yu kibar, nazik, sessiz sakin bir beyefendi , Zifang' a arka çıkan ve Mohistler ile olan iş birliğini destekleyen ortanca kişi olarak bildik. Potansiyelini hissettiriyordu ama hiç dışarı vurmamıştı. İşte Yan Lu vs Sheng Qi aksiyonunda kendisini gösterdi. Yan Lu' nun geçmişi hiç bilinmiyor. Müthişliği hakkında yapılan yorumları da aktarmayacağım sadece kılıç sıralamasında 16. sırada yer alan kılıca sahip olduğu notunu düşeyim. Bu sıralama aslında kılıcın gücü hakkında hiçbir fikir vermiyor çünkü güçleri bambaşka. Ve Yan Lu ile Sheng Qi arasındaki mücadele Yan Lu' nun eşsiz karakterine uygun olarak sonlanıyor. Kendisinin Zhao Gao' nun dikkatini çekmesi üzücü bir durum tabii.
(Tadaa...... ve Yan Lu)
Sheng Qi ise bu sezon en fazla aksiyona giren karakterlerden bir tanesi. Yan Lu ile başlayan aksiyonları bir sürü insanla devam ediyor. Bu sezon geçmişine dair önemli bilgiler öğrendik. Öncelikle aradığı kardeşinin Net Trap' in içinde olduğu bilgisi verildi izleyene. Kimdir, ne amaçla oradadır, köle mi oldu bilemiyoruz henüz. İkinci olarak kendisinin bir zamanlar Köylü Okulunun ( İngilizce "Peasant School" olarak geçiyor, kısaca Köylü dedim ben) bir üyesi olduğu hatta bu okulun liderliğine oynadığını ancak daha sonra okuldan ayrıldığını öğrendik. Detaylar henüz netleşmedi ancak bir kısım O'nu hain olarak nitelendiriyor. Üzücü. Halbuki kendisi biraz düz mantık ve zaman zaman acımasız olmak ile birlikte söylediğini yapan, azimli bir karakter.
Üçüncü olarak mücadele sırası Fu Nian ile Taoist okuldan, kendisine göre cennetten bana göre dünyanın hangi aptal köşesinden kopup geldiğini bilemediğim Xiomeng' e geliyor.
Bu sezon seriye yeni giren karakterlerden bir tanesi olan Xiomeng, sevmediğim karakterler olan Zhao Gao ve Li Sı' yı sollayarak birinciliğe oturdu. Taoist Okulun Cennet Klanından olan hatta klanın lideri olan bu kişi gerçekten kendini insanın üzerinde gören bununla yetinmeyip doruklara vardığını düşünen, içindeki kibrin farkında olmayan 18 yaşında bir kız esasen. Taoist Okulun İnsan Klanından nefret ettiğini düşündüğüm (ama kendisine sorsanız nefret diye bir duyguyu bilmiyordur çünkü fani işlerle uğraşmaz) , yüce doruklarına tam anlamıyla oturmak için kendi okulundan adam kesmekte sakınca görmeyen bu zibidi - hahahaha yerden yere vurdum yalnız - bu sezon etrafta arz ediyor. (Senin Qin ile ne işin var?) Bu kadar yerden yere vurduğuma bakmayın. 8 yaşında Klanının 6 bilgesini yere sermeye başarmış ve aslında serinin en güçlü bir iki isminden biri. Buna rağmen kalpsizin ve beyinsizin teki bana kalırsa. Neyse ki bu mücadelede de Fu Nian bunu biraz çiziyor. Ardında İnsan Klanının lideri ve Mohistlerin dostu Xioayao Zi ile girdiği mücadeleden de ayrılıyor. Gerçi bana kalırsa sadece havayı kokluyor şu aralar ama bakalım. Yalnız General Zhang bundan etkilendi mi yoksa ardındaki güçten endişelendi mi bilemiyorum.
Gelelim Fu Nian' a. Okulun lideri olmak dışında da ne olduğunu bu sezonda göstermiş oldu. Elinde bulundurduğu kılıcın da kılıç sıralamasında 3. olduğunu öğrendik ki bunu kullanmak her babayiğidin harcı değil. Aynı zamanda sert görünen, disiplinli ve Zifang' ın aksine Konfüçyüs Okulunu iklimden ayrı tutmak için uğraş veren Fu Nian' ın zibidi Xiomeng' in boyunun ölçüsünü Taoist yoldan vermesi ayrıca hoşuma gitti.
Tüm bunlar yaşanırken Shao Yu, Shi Lan ve Tian Ming Mirage' ın içinde bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da Yu'er' ı arıyorlar.
Shao Yu' nun Shi Lan' a yanık olduğunu biliyorduk aslında - Tian Ming bile farkındaydı - Hoş Shi Lan' ın da gönlü yok değildi ama bu sezon dışa vurdu sonunda. Bu ikisi böyle aksiyon içinde romantizm yaşadı.
5. sezonun en önemli gelişmelerinden bir tanesi ise Yu'er ın annesinin kim olduğunu öğrenmek oldu. Çok bomba bir karakter olmak ile birlikte serinin en güçlü bir iki isminden bir olduğu da anlaşılmış oldu. Hikayeler, hikayeler...
Neyse, burada keseyim ve bu 46 bölüm için bir üçüncü bölüm oluşturayım ^^
Uzun bir süre sonra yeni yeniden Qin's Moon ve merakla beklediğim 5. sezonun zamanı gelmişti artık. Uzun zaman olmuştu gerçekten ancak sezonun birikmesi ve çevirilerin gelmesi oldukça zaman alıyor. Buna rağmen yıllar geçmiş olmasına rağmen 4. sezonu nasıl bir heyecan ve tebessüm ile izlediğimi hala hatırlıyorum, ilginç! Üzücü olan tek nokta bunca beklemeye rağmen 5. sezonun sadece 46 bölümünü izleyebilmiş olmam. Gördüğüm kadarıyla bu sezonda bölüm sayısı 70' lere dayanacak, şu anda bile 60. küsur bölüm yayınlandı ama işte kardeşler, bu noktada çeviri işin içine giriyor. İngilizce çevirileri beklemek zor. Alt yazısız Çince izlemek benim adıma yemez, arada bir şey kaçırmak istemiyorum, süper olaylar dönüyor çünkü.
Neyse, bu 46 bölüm bile iyi geldi. Neler olmadı ki? Bu seriyi nasılsa benden başka izleyen olmadığına göre istediğim şekilde, spoiler kaygısı olmaksızın, keyfimce yazıp, heyecanımı paylaşabilirim hahaha.
Bu sezonda 4. sezonun kaldığı yerden devam ediyor. 4. sezonda İmparator Ying Zheng' in ölümsüzlük iksirini elde etme ve ölümsüzlüğe ulaşma adına yaptırdığı gemi Mirage faaliyete geçmişti. Tianming, Shao Yu ve Shi Lan gemiye kaçak olarak giriş yapmıştı.
(Tarihi açıdan bakıldığında Ying Zheng' in gerçekten böyle bir çabası, ölümsüzlük ve ölümsüzlük iksiri üzerine böyle bir saplantısı var ve bir gemi yaptırdığı biliniyor.)
Mohistlerden olan efsanevi aşcı Pao Ding ise yakalanarak hapishaneye kapatılmıştı.
İmparator Ying Zheng' in en büyük oğlu Fu Su ise Shanghai' ya gelmişti.
Olaylar bu noktadan sonra başlıyor. İlk olarak Fu Su' ya karşı düzenlenen bir suikast girişimi ile sahne açılıyor. Bunun akabinde dikkatler ve şüpheler hemen Konfüçyüs Okulu' na çekiliyor. Li Si' nin kışkırtmalarına rağmen olaya temkinli yaklaşan Fu Su, Konfüçyüs Okulu' na bir gezi düzenliyor. ( İyi ki de bunu yapıyor çünkü bu sayede harika sahnelerle karşılaşıyoruz ^^)
Bu esnada Dao Zhi, Pao Ding' i kurtarmak için kendi planlarını uyguluyor.
Bu sezon olaylar olaylar.... Bunun üzerine o kadar karakter işin içine giriyor ki sevince boğulmamak elde değil. Delicesine bir karakter akını var ki coşmamak elde değil. Karakterler arasındaki bağlar, ilişkiler, arkada dönen komplolar... Yani 5. sezon delicesine açıldı, hikaye artık tamamen bir zemine oturdu, çoğu nokta anlam kazandı. Hala gizemini koruyan bazı olaylar var tabii ki ancak onların ileride katacağı tat bambaşka olacak.
Tüm sezonda gelişen olayları yazmak mümkün değil, en iyisi karaterlerden gitmek olacak sanırım.
Bu sezon Dao Zhi' ye torpil yapmışlar. Kimdi Dao Zhi? Mohist Okuldan ve Hırsızlar Kralı olarak bilinen bir karakterdi. Hızı, zekası ve hafifliği en önemli özellikleri. Bu sezonda da bunları gösterdi. Bir de aslında bu adama çirkin falan diyorlardı ama bildiğiniz sevimli bu adam.
Özellikle General Zhang ve Gölge Birliği ile girdiği aksiyonlar kaçırılmaması gerekenler arasında. Bu sezon kendisi bana kalırsa çok karizmatik.
(Yani Zhao Gao' nun çizimine bayılıyorum, Saçlar, bakışlar ve tırnaklar )
(Kısaca 6 Kılıç diyorum ben bunlara)
Serinin en tehlikeli isimlerinden biri olduğunu daha önce de hissetren Zhao Gao, bu sezon bunu ve elinde tuttuğu tehlikeyi iyice pekiştirdi. Normal şartlarda, Zhao Gao seride Li Si ile sevmediğim iki karakterden bir tanesi. (Bu sezon bir üçüncüsü daha eklendi buna, ileride değineceğim) Gerçi bu seri içindeki çizimine hastayım orası ayrı. Daha önceki sezonlarda Net Trap Organizasyonunun kendisine bağlı olduğunu görmüştük. Bu organizasyon serideki en tehlikeli organizasyon, boşuna örümcek ağı demiyorlar. Ayrıca bu organizasyonun en tehlikeli silahı içinde bulunan 6 önemli kılıcı kullanan ve 6 Swords Slaves denilen 6 kişi. Bunların karşısında durmak biraz zor. Bu sezonda bu durum iyice gün yüzüne çıktı. Bununla birlikte sezonun ilerleyen bölümlerinde Zhao Gao' nun planları ve neler çevirdiği de su yüzüne çıkıyor. Bunu biz anlıyoruz gerçi, çok az kişi nice takiplerden sonra farkına varacak.
( Tarihsel bir figür olarak Zhao Gao, Qin İmparatorluğu döneminde sarayda görev almış hadımlardan bir tanesi. Sadece bu sezona kadar olan tarihsel gelişiminden bahsedecek olursam, başarı basamaklarını becerileriyle hızla çıkan ve Ying Zheng' in en güvendiği adamlardan bir tanesi olan Zhao Gao' nun Li Si ile çevirdiği dolaplar... Burada keselim. Seride de olduğu gibi hedeflerinde Fu Su var)
(Burada kendisi baş aşağı, dağdan serbest düşüş yapıyor ^^)
Bu sezon ortama giren, gözlerimizi şenlendiren, izleme keyfimizi yükselten karakterlerden ilki General Zhang Han. Kendisi Qin Ordusunun bir generali ve direkt olarak İmparator Ying Zheng' e bağlı. Safi güçten oluşmayan bu general aynı zamanda zeki ve olayların arkasını hissedebilme kabiliyetine sahip, ne güzel ki. Ayrıca yemleme konusunda oldukça başarılı. Fu Su' ya düzenlenen başarısız suikast girişimini yememesi ile belli etti kendisini. Yine de sahip olduğu kapasitesi ile düşmanları için korkutucu bir karakter sayılır.
"Eğer biri almak istiyorsa önce vermelidir"
Han Feizi' nin bu sözlerini Zhang Han' ın ağzından duyuyoruz. Kendisi askeri okulun bir üyesi olması nedeniyle doğal olarak Savaş Sanatı'na hakim olmak ile birlikte döneminin düşünce okullarının eserlerini de es geçmemiş.
(Zhang Han da serideki pek çok karakter gibi tarihsel bir figür. Zaten seri belli bir tarihi olayı anlatıyor biraz daha fantezi ve tatlı bir şekilde. Zhang Han da ilk başlarda Wang Jian' ın altında çalışan sonra terfi eden bir general. Şimdilik sadece bu kadarından bahsedeyim)
Bu sezonun en güzel olaylarından bir tanesi (yani seriyi sevenler, gerçeklerden bağımsız olarak serinin akışına kendini kaptıranlar için) Mohistler ile Quicksand' in yaptığı ittifak oldu. Sorun şimdi; buna ön ayak olan, bunu sağlayan kim? Tabii ki Zhang Liang hahaha. ( Fan girl modu bu noktada açıldı ^^) Başka kim olabilir?! Neyse, iyi de oldu aslında bu ittifak, biraz neşe ve eğlence de getirdi. Karakterlerin birbirlerine çocukça yaklaşımları izlenmeye değer. Özellikle Ah Xue ve Crimson Snake dalaşmaları çok eğlenceli. ( Ah Xue kıskandı ya hahahahahah)
Bu ittifakın bir sonucu olarak Ge Nie ve Wei Zhuang birlikte hareket etmeye başladılar. Bu ikisi birlikteyken inanılmaz olduklarına değinmeme gerek var mı bilemiyorum. İşte daha ilk bölümlerde insanı keyfin doruklarına çıkaran sahnelere imza atıyorlar. Dao Zhi ve Pao Ding' i kurtarmak için General Zhang' ın tuzağını bilerek hapsihaneye geldiklerinde ve tam kurtulmalarına ramak kala ilk önce Net Trap Organizasyonunun 6 kılıcı ile kapışmak durumunda kalıyorlar.
Dediğim gibi bu ikisi de ayrı ayrı boş adamlar değiller ancak birlikte hareket ettiklerinde ( ki bunu ilk kez görüyoruz ve Ge Nie kendi kılıcı yerine tahta bir kılıç kullanıyor olsa bile) başka bir boyuta geçiyorlar ancak karşılarındakiler de boş değil.
(İşte Ge Nie, Zhang Han ve Wei Zhuang bir kafesin üzerinde kısa bir süreliğine iletişim kurarken)
Yetmiyor, sonra bir bölüm var ki Wei Zhuang, Ge Nie ve General Zhang' ın üçlü kapışmasıdır, bu sahne bana kalırsa müziği, görselliği ve estetiği açısından serinin tavan yaptığı noktalardan bir tanesi. Çok keyifli. (Birden çok izlediğim doğrudur)
Hazır yeri gelmişken Wei Zhuang' a da değinmek lazım. Bu sezon içinde insaniyeti az da olsa su yüzüne çıktı. Bir kısım konuda kendisini akladı sayılır. Bu 46 bölüm içerisinde daha eğlenceli ve alttan alta laf sokucu. Ge Nie ile ortaklıklarının hiç bozulmamasını diliyor insan. Ge Nie ile yaptığı konuşmalarda bazı noktalar açığa çıkıyor. Yine bu konuşmalardan bir tanesinde Ge Nie' nin ağzından Ying Zheng seri içindeki konumuna oturuluyor.
"O'nun gibi biri dünyaya daha önce gelmedi, bundan sonra da bir daha gelmeyecek"
Bu ikilinin yolculuğu esnasında Wei Zhuang' ın dillendirdiği mısralar ve düşünceler de önemli ve hoş;
" Güç kılıçları kınından çıktı, dünyada yaralar bıraktı.
Daha fazla fethetmek hırsı, sadece daha fazla düşman kazanmak için.
Bu kötü iradenin kaderi mi,
yoksa zirveye tırmanmanın bir yolu mu?
Görkemle yanan belirgin istekler.
Hayatlar doğar ve düşer.
Eğer tarih bir şarkı kadar uzunsa,
Kayıp ruhlar bu müziği besteler.
Cennet ile cehennem arasında,
Kimin dokunulmazlık eli gelip, zitheri çalacak?"
( Çeviri üzerinde pek durmadım, dursam da daha iyisi olmazdı. Bendeki bu kısıtlı yetenekle idare etmek durumundayız)
Prens Fu su' ya değinmeden geçmek olmaz çünkü kendisi bu sezonun önemli isimlerinden bir tanesi. Daha önceki sezonlarda da az çok değinilen Fu su' nun karakteri bu sezon daha belirgin bir hal alıyor. İmparator' un en büyük oğlu olan ancak babasının resmi olarak varis olarak henüz atamadığı oğlu Fu Su' nun aslında imparatorluk ve insanlarla ilgilenen, daha merhametli, akıllı biri olduğu ve daha birleştirici bir yaklaşıma sahip olduğu görülüyor. Ne yazık ki, hayatı üzerine çeşitli oyunlar oynanıyor. İlk suikast girişiminin ardından Konfüçyüs Okuluna ziyaret gerçekleştirmesi benim açımda şahane oldu açıkçası ancak kendisi adına da faydalı olduğu söylenebilir.
(Tarihsel bir figür olarak Fu Su' ya değinmek gerekirse yine bu sezonun işlediği kadarından bahsedeyim. Ying Zheng' in büyük oğlu. Kaynakların söylediğine göre daha merhametli, sakin bir yapıya sahip. Babasının sert ve yıkıcı politikalarına biraz ters düşüyor. Ve gerçekten babasının sinir olduğu ve yıkmak istediği Konfüçyüs Okulu' nu biraz savunarak babası ile ilk zıtlaşmasını yaşıyor)
Görüyorum ki bu yazı biraz uzun olacak. O nedenle ikiye bölmekte fayda var diyerek şimdilik buraya bir nokta koyayım.
Qin's Moon' u izlemeyenler çok şey kaçırıyor bence hahahah ^^
Bu sezonun açılışı;
(Parça hala aynı, ne güzel)
Bu ise en sevdiğim kapanış parçası. Görüntülerin bir kısmı bu sezona bir kısmı eski sezonlara ait
Mihail Bulgakov 1891 - Kiev doğumlu bir Rus yazar. Kendisinin eserleri dönemi boyunca yasaklandığı ya da daha doğrusu yazar ve eserleri dışlandığı için eserleri zamanla değer kazanan yazarlardan bir tanesi. Ülkemizde de eserleri çevrilmiş ve çoğu okur kendisiyle çoktan beridir tanışmış durumda zaten. Şahsen Ölümcül Yumurtalar benim ilk Bulgakov kitabım oldu ama ne diyoruz; Geç olsun, güç olmasın. Benim adıma devamı gelecek.
Kitap ile ilgili yorumlarıma geçmeden önce belirtmem gereken bir nokta var ki o da kitaba istemeden de olsa biraz kötü davranmış olmam olabilir, tamamen elimde olmayan nedenlerden ötürü. Öncelikle kitabın dili çok sade, bir oturuşta okuyabileceğiniz bir öykü olarak düşünün. Ne yazık ki çok yoğun ve benim adıma beklenmedik olayların geliştiği bir sürece denk gelmesi açısından kitap benimle birlikte bir ay dolaştı durdu. Toplamda bakarsanız bir kaç saat içinde bitirmeme rağmen uzun aralıklar girdi araya. Bu nedenle hakkını verememiş olabilirim. Bazen istemeden oluyor böyle işler.
Kitap 1924 yılında yazılmasına rağmen olaylar ağırlıklı olarak 1928 yılında geçiyor. Ülkesinde ünlü ve başarılı bir zoolog olan Profesör Persikov günün birinde kimsenin farketmediği bir kızıl ışını keşfediyor. Çeşitli deneme ve deneylerin ardından bu ışının çok sıra dışı olduğunu anlıyor, öyle ki bu ışın belirli şartlar ve düzenekler altında organizmalara bir etki yapıyor. Bilim dilinden uzak ve kabaca onları canlandırıyor diyelim. Yani onları büyütüyor, işi çabuklaştırıyor. Persikov, Moskova' nın canlı ve ışıklar altındaki hayatından kopuk, kendisini enstitünün laboratuvarına adamış ve bilim etiğinin takipçisi bir bilim insanı olarak bunun karşısında oldukça heyecanlanmasına rağmen daha bu ışına bir ad koyamadan ya da bir netliğe ve doğru sonuçlarına ulaştıramadan (kendi adına) bu büyük ve muhteşem buluş gazeteciler aracılığıyla yani medya ağzından yayılıyor. Bu haberler hem devlet hem de insanlar arasında bir heyecan dalgası yaratıyor her ne kadar Persikov bundan hoşnutsuz olsa da.
Bu kızıl ışının heyecanı ülke ve yurt dışına yayılmışken bir şekilde Rusya' da tavuklar üzerinde görülen bir salgın başlıyor ve sonunda ülkede hiç tavuk ve yumurta kalmıyor. Partinin gözüne girmiş ve yükselmiş bir kişi, Persikov' un ışınını ülkedeki bu sorunu çözmek için kullanmak adına devlet kademelerinin iznini alıyor her ne kadar Persikov buna karşı olsa da....
Kitaba üç açıdan yaklaşmam gerekirse öncelikle türünden bağımsız olarak kurgusu ve dili basit, akıcı, eğlenceli. Dil gerçekten son derece sade. Zaman zaman ince görüyor. İkinci kısım denilmesi belki doğrudur, belli bir ivme kazanıyor ve işin boyutları biraz ( beklenmedik değil aslında) değişiyor. Gayet derli toplu ve bu öykü ve anlatım dili keyif verici.
İkinci nokta şu. Kitabın arka kapağı da dahil, kitap ile ilgili çoğu yorumda kitabın bir sistem eleştirisi olduğundan bahsediliyor. Ben de bu fikirdeyim ancak kitap Rus tarihi ve gelişimiyle de yakından ilintili doğal olarak. Bu nedenle Rus tarihini ne kadar iyi bilirseniz, bu sistem eleştirisinin derinliğini daha net görerek keyiften keyife koşabilirsiniz. Ben şahsen kendi bilgi dağarcığım kadarıyla bazı noktaları yakaladığımı düşünüyorum. Bazen acaba mı dedim, kitabı bitirdikten sonra bazı bilgileri tazeleme ihtiyacı duydum. Gülümsemem pek kaybolmadı diyelim kitap boyunca. Bu sade öykünün ardından ince bir sistem eleştirisi çıktı. Bununla birlikte bazı kelime oyunları da ayrıca tat kattı. Mutlaka anlayamadığım ve yakalayamadığım pek çok nokta da vardır. Kitap çok sade ancak bu sadeliğin ardında derinliği var ve insanı düşünmeye ve öğrenmeye sevk ediyor.
Ha, üçüncü nokta da şu. Rus tarihini bilmiyorsanız kitap yavan mı gelecek ya da sistem eleştirisini göremeyecek misiniz? Öyle bir durum söz konusu değil. Kitap aynı zamanda evrensel bir sistem eleştirisini de kapsıyor. Bilime bakış açısı, iktidar-bilim -ilişkisi, devletin insana karşı tutumu, medya ve basın, kitlelerin tepkileri gibi hepimiz anlayabileceği durumları anlayabilmek ve görmek için derin bir tarih bilgisine sahip olmanız gerektiğini sanmıyorum.
İş Bankası Kültür Yayınlarının basımı ve Tuğba Bolat' ın çevirisiyle okuduğum kitap 124 sayfa. Bence Ölümcül Yumurtalar' a bir şans verin. Yazarın diğer kitaplarını henüz okumadığım için diğerlerinin içindeki yeri ile ilgili bir yorum yapmam mümkün değil ancak kitap benim için bir başlangıç oldu. Şimdi gelsin diğerleri.
Uzun bir aradan sonra Ao no Exorcist : Kyoto Fujouou-hen' i izlediğime memnunun. 2017' nin 12 bölümlük bu animesi - belki de zamanlama nedeniyle- bana iyi geldi, keyif verdi.
Bu seriyi genel olarak seviyorum çünkü öncelikle seslendirmeleri çok güzel. Efendim, bir Okamoto Nobuhiko olsun, bir Kamiya Hiroshi olsun, bir Yusa Kouji olsun ve daha nicesini dinlemek çok keyifli. Nakai Kazuya' ya zaten hastayım burada yine kulaklarımın pasını aldı hatta bir anlığına kulaklarımı tamamen mest etti ^^
Karakterleri seviyorum, eğlenceliler.
Bu 12 bölümün en vurucu sözleri daha doğrusu alıntısı tabii ki Mephistophilesten geldi. Nietzsche' den yaptığı alıntı ile bir nevi her şeyi özetleyiverdi.
Nietzsche' nin İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı eserinde yer alan söz şöyle; ( Kitabı raftan indirip bakmaya biraz üşendiğim için bölümdeki çevirisini ekliyorum buraya)
"Canavarlarla savaşanlar, sonunda canavar olmamaya dikkat etmelidirler. Ve bir boşluğa uzun süre bakarsan, boşluk da sana bakar."
Mephisto' nun ağzına çok yakıştı ve şık durdu bu sözler. Eğer zamanınız olursa kitabı da okuyun bence.
Bu arada Nietzsche çok sevdiğim bir yazar olmasına rağmen adını hala tek seferde yazdığımdan emin olamıyorum :( Bir de Soren Kierkegaard var bu şekilde. Bunu hele mümkün değil yazamıyorum :(
Neyse, ve tabii müzikler var bir de işin içinde. Ao No Exorcist' in müzikleri çok güzel bence.
Misal, Matsuri. Şu güzelliğe bakar mısınız? Gerçi, movie' nin de ost' undaydı yanlış hatırlamıyorsam. Eh, ne güzel yeri gelmişken hemen buraya ekleyelim.
Bir manga cahili olarak manganın gidişatını, durumunu bilemiyorum ama daha fazlası olsun istiyorum.
Love Me, If You Dare 2015 yılında gösterime giren, baş rollerinde Wallece Huo, Ma Sichun, Wang Kai, Andrew Yin, Edward Zhang' ın yer aldığı bir Çin Dizisi. Dizi aslen Çinli yazar Ding Mo' nun aynı isimli romanından uyarlama.
Dizi gerilim - polisiye tarzında ilerliyor ve tabii ki romantizm de dizide yerini buluyor. Romanı okumadığım için kitap hakkında yorum yapamayacağım ancak bu romantik sahneler biraz iç bayıyor dizide.
Wallace Huo, dizinin ana karakteri Bo Jin Yan' ı canlandırıyor. Bo Jin Yan, dahi bir kriminolog ve narsisizmin doruğunda yaşayan biri. Egosunun ve zekasının yüksekliğine tezat olarak duygusal zeka fakiri olduğu için insanlarla pek iletişim kur (a)mayan birisi. Dizinin ilk bölümlerinde parça parça verilen geçmişine dair detaylar merak uyandırıp pek bir şey anlaşılmazken ve kendisini hayattaki tek dostu Fu Zi Yu ile idare ederken hayatlarına önce Bo Jin Yan' ın çevirmeni daha sonra asistanı olarak Jian Yao giriyor. Ağır polisiye vakalar bir şekilde Bo Jin Yan' ın önüne gelirken ve bunları çözerlerken arkada daha farklı olaylar dönüyor.
Wallece Huo' ya Bo Jin Yan' lik yakışmış. Oyunculuk güzel. Jian Yao zaman zaman çok can sıkıyor ve abartıya düşüyor. Dizinin katalizörü Fu Zi Yi. Gönül işlerinde bazen ufak konuşmalar önemlidir mesajını bize iletiyor ayrıca.
Fena dizi değil ancak bazı şeyler eksik bu dizide bu nedenle tam performansını yakalayamamış bence. Bir de 24 bölüm olmasaymış çok daha şeker olacakmış. Yine de bu tarz bir yapım arıyorsanız göz atmanızda fayda var. Muhtemelen bir ikinci sezon gelecek.
Hüseyin Rahmi Gürpınar' ın Gulyabani'sini 2015 basımı Yason Yayınlarından okudum. Gulyabani, hurafe ve batıl inançların insanları, özellikle saf ve eğitimsiz kişileri, nasıl etkilediğini ve baskı altına aldığını ancak akıl ve bilim ile bunların aydınlatılabileceğini ele alıyor.
Kitabın başında yer alan, yazarın bir okuyucusu olan Hanımnine'den gelen mektup ile yazarın buna verdiği cevap zaten kitap hakkında çok güzel fikirler veriyor.
Genç yaşta dul kalan Muhsine' nin, annesinin bir arkadaşı tarafından İstanbul' un biraz dışında, hakkında korkunç iddiaların dolaştığı bir konağa götürülüp orada hizmetkar olarak çalışmasını, bu korkunç konaktaki korkunç yaratıklar ve aklını kaçırdığı iddia edilen konağın hanımı ve diğer iki kadın ile yaşamaya başlamasını anlatıyor. Periler, cinler, gulyabani konakta cirit atıyor. Konağın garip ve belirli kuralları var, uymayanı boğuveriyorlar.
Sonunda Muhsine' nin merakı ve dirayeti ile konakta çalışan Hasan' ın aklı ile olaylar çözülüyor.
Başlarda ürkütücü bir havası olan hikaye ilerledikçe (tahmin edilebilir olsa dahi) ilerleyen bölümlerde insan kurulan düzene ve oluşan trajikomediye kapılıp giderken ve anlatımdaki eğlenceli dile gülerken sonunda bazı insanların masumların inançları üzerinden nasıl nemalandığını ve kazanç elde ettiğini görerek hüzünleniyor. Gülerken bir parça sinirleniyor.
Gulyabani' nin yanında yazarın diğer bazı hikayeleri de kitabın içinde yer alıyor.
Hüseyin Rahmi Gürpınar gerçekçi ve doğalcı bir yazar. Yazarın gözlemciliğini ve bunu aktarma dilini takdir etmemek olmaz.
Hikayeler o dönemde yazılmasına rağmen aslında hala geçerliliğini koruyor.
Bu hikayelerde yer alan, hikayenin kahramanı Adalar Vapuru' nun karşılığı bence günümüzde metrobüs. Buna rağmen toplu taşımanın her türlüsünü kullanan herkes tıklım tıklım dolu araç bir sonraki durağa uğramadan geçtiğinde seviniyordur. İstanbul' un ulaştırma sorunu hala yerinde saydığını düşünüyor insan kitabı okuyunca.
Gulyabani okuması keyifli bir kitap. Gözden kaçıran varsa bence bir göz atsın.
"Zeka hiç kimsenin suratında:" İşte ben buradayım " diye kendini ilan ederek haykırmaz. Bazen onun nereye saklandığı da bilinmez. Ama herkes kendisinde bulunduğu iddiasındadır. Onu belli etmeye türlü vesileler ararlar." Gulyabani - Savunma
"Kötü insanlar daima bedbahttırlar. Onlar yeryüzünün şurasına burasına serpilmiş ve sayıları son derece sınırlı adil insanları denemeye yararlar. Dünyada iyilikten doğmayacak bir kötülük yoktur."
Voltaire denince akla 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı (kendisi Fransız Aydınlanmasının öncülerinden biri) , dolaylı olarak J.J Roussou (duysa kızardı muhtemelen) ve o dönemin ortaya konan felsefi düşünceleri geliyor. Tüm bunlar Voltaire' in sıkıcı ve ağır felsefi eserleri olduğunu düşündürebilir belki halbuki Voltaire' in özellikle bu tarz uzun hikayeleri olabildiğince yalın, akıcı ve nükteli bir dile sahip.
Zadig, Voltaire' in 1747 yılında yazdığı uzun hikayelerinden bir tanesi. Zadig' i yazdığı yıllar yazarın inişli çıkışlı hayatında tekrardan yükselişe geçtiği ve Versailles Sarayında tarih yazmanlığı yaptığı yıllara denk geliyor.
Benim elimde biri Öteki Yayınlarından diğeri ise Kaknüs Yayınlarından olmak üzere iki farklı basımı vardı. Yıllarca oradan oraya, göçebe bir şekilde yaşadığım için bu kitabın ana merkez üssümde bulunduğunu unutarak okumak üzere ikinci bir kez satın aldım muhtemelen. Öteki Yayınlarının basımı Micromegas, Cosi- Sancta, Eflatun' un Düşü adlı hikayeleri de içeriyor ( Micromegas ve diğer hikayelerini de herkese tavsiye ederim). Ben Micromegas ve diğer hikayeleri daha önce Alfa Yayınlarının basımından okumuştum. O nedenle bu sefer Kaknüs Yayınlarınınkini okudum.
Zadig, Babil Krallığında yaşayan genç, zeki, alim,adil, bonkör ve erdemli bir insan olan Zadig' in başına gelen olayları okuyana sunuyor. Zadig doğruluktan ayrılmamayı, iyi kalpli ve doğru bir insan olmayı kendine ilke edinmişken başına gelen talihsiz olaylar nedeniyle Babil' den sürülüyor. Mutluluğu ararken sıkıntılı zamanlar geçiren, mutluluğu tam da bulduğunu düşünürken feci olaylara uğrayan ve Babil' in dışında hayatına yine inişli çıkışlı şekilde devam eden Zadig, bir taraftan hayatın bu çizgisini sorgular , başına gelen bu talihsizliklerin nedenini anlayamadığı için üzüntü duyarken diğer yandan yine de erdemden ayrılmayarak aklını ve bilgisini kullanarak doğruluk inancı üzerinde hayatına devam eder. En sonunda tüm bu talihsizliklerin sonunda Babil' e kendisini mutlu edecek bir şekilde döner. (Fazla detay vermemeye çalışıyorum ^^)
" Zadig, zamanının en son felsefesinin aksine, bir yılın üç yüz altmış beş gün altı saat ve güneşin de evrenin merkezi olduğunu biliyordu. Zamanının alimi geçinen bazıları onun yanına gelirler, yüksekten bakar bir vaziyetle kendisinin tehlikeli fikirler taşıdığını, güneşin kendi ekseni etrafında döndüğüne ve bir yılın on iki ay olduğuna inanmanın milli menfaatlere aykırı olduğunu söylerler; Zadig ise sükünetini muhafaza eder, asla hiddet eseri göstermezdi."
Bu hikaye, aslında kader denilen olgunun insanların anlayışından daha geniş bir süreç ve varoluş olduğunu, insanın karşısına çıkan olayların ardındaki geniş resmi göremeyebileceğini, başa gelen talihsiz bir olayın aslında insan algılamasa da iyi olabileceğini anlatırken erdemin ne olduğunu okuyana sorgulatmaktan geri kalmıyor.
Tüm bu hikayenin içerisinde Voltaire Zadig' in başına gelenleri anlatırken, insan aklının ve seçimlerinin önemine vurgu yaparken, dogmatik düşünce şeklini nükteli bir şekilde yermekten de geri kalmıyor. Sonra insan kısa ve oldukça yalın bir hikayenin içine bu kadar derin ve önemli manalar sıkıştırılmış olmasını, aralara serpiştirilmiş eleştirilerin masalı bozmadan akmasını takdir ediyor.
"Zadig, kanunların vatandaşları korumak olduğu kadar, onlara yardım etmek için de olduğu kanaatindeydi. Kendisinin en önde gelen mahareti, herkesin karıştırmaya çalıştığı hakikatı, tam aksine ortaya ve aydınlığa çıkarmasıydı"
Bana kalırsa Zadig elinize alıp kısa bir sürede bitirebileceğiniz, okurken eğleneceğiniz, akıcılığıyla ilerleyeceğiniz, kafanızı rahatlatacak ancak siz fark etmeseniz bile beyninizin arka planda düşüncelere dalacağı bir kitap.
Sizlerin de yorumlarını beklerim.
"Istıraplar içindeyken yalnız kalmanın insan için tahammül edilmez bir şey olduğunu biliriz. Fakat kendisi gibi bahtsız bir adamla karşılaşan biri, bundan kuvvet alır"
Bungou Strays Dogs' un 2. sezonu da ilk sezonu gibi 12 bölüm ve 2016' da tamamlanan animelerden.
İkinci Sezonun tamamlanmasını bekledikten sonra oturdum, izlemeye başladım. Karşımda bulduğum ilk sezondan daha karamsar, daha karanlık bir sezondu. Özellikle ilk dört bölüm... Bu demek değil ki anime kökten şekilde ton değiştirmiş. Espriler ve karakterler yine yerli yerindeydi. Şahsen ben ikinci sezonu daha fazla beğendim.
Bu sezon animeye giren yeni karakterler var. Birinci sezonun sonunda The Guild ekibinin gelişi haber verilmişti zaten. Böylece şehirde, polisi ayrı tutarsak, üç farklı grup olmuş oldu. Port Mafia, Detektif Acentası ve The Guild.
Yurt dışından gelerek Yokohama'ya hakim olmak isteyen The Guild ekibinin karakterlerine bakacak olursak;
Francis Fitzgerald (Takahiro Sakurai ): Yabancı bir organizasyon olan The Guild' in lideri olan Francis Fitzgerald şehirdeki tek güç olmayı amaçlamak ile birlikte gizli ajandasını animenin sonlarına doğru açıklıyor. Animede Fitzgerald' ın gücü The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby).
Bungou Stray Dogs' un en önemli özelliği karakterlerinin Japon ve dünya edebiyatının önde gelen yazarlarının adlarını ve güç olarak bu yazarların eserleri ya da eserlerindeki karakterlerin isimlerini kullanması. Bunları sadece kullanmakla kalmayarak bir şekilde animedeki karakterlere de oturtuyor. Francis Fitzgerald ve diğer tüm The Guild ekibi de bu şekilde. (Dedektifler ve Port Mafia burada)
Çoğunluğun bildiği üzere gerçek zamanda Francis Scott Fitzgerald Amerikalı bir yazar. En popüler eseri ise ölümünden daha sonra popülerlik kazanan Muhteşem Gatsby.
Francis Scott Fitzgerald, varlıklı bir kişi değilken yazdığı bir kısım hikaye ve roman ile iyi para kazanmaya başlıyor. Animede de değinildiği üzere Zelda ile evleniyor. Zelda para harcamayı seven bir kadın ve gerçekten bir süre sonra ciddi bir şekilde ruhsal problemleri iyice su yüzüne çıkıyor ve şizofrenisi tavan yapıyor.
Fitzgerald' ın Türkçe olarak bulabileceğiniz kitaplarının bir kısmı şöyle;
Muhteşem Gatsby
Benjamin Button' un Tuhaf Hikayesi ( Bir kısmınız hatırlar belki, bu öykü aynı zaman da sinemaya da uyarlandı. Tarihini hatırlayamıyorum ancak filmin yönetmeni David Fincher' dı ve Brad Pitt, Cate Blanchett gibi isimler yer alıyordu filmde. Aynı zamanda sinemaya gittiğim en ilginç toplulukla izlediğim film olma ünvanını elinde bulunduruyor.)
Son Düş
Güzel ve Lanetlenmiş
Animedeki Fiztgerald' ın üzerinde ve arka planında hem yazarın hem de Muhteşem Gatsby' nin izleri görülüyor.
John Steinbeck (Kengo Kawanishi ) Animedeki The Guild üyesi John Steinbeck, sevimli ve rahat gözüken bir çiftçi çocuğu. Zaman zaman oldukça soğuk ve acımasız da olabilen John Steinbeck' in gücünün adı Gazap Üzümleri. (Şaşırtıcı değil mi? ^^)
Animedeki karakter adını Amerikalı yazar John Steinbeck' ten alıyor. Ödüllü ve en bilinen eserleri, edebiyat ile haşır neşir olan herkesin bildiği, Gazap Üzümleri ve Fareler ve İnsanlar. Ortaokul zamanıma kadar yazarı soyadından dolayı Alman sandığım bir gerçek. Ne bileyim, "Steinbeck" pek bir Almanvari geliyordu ki konu açıldığında bu algımı gülerek annem ve babam düzeltmişti. Yine o yaşlarda ilk kez elime aldığım kitabı Gazap Üzümleri idi. İlk günler biraz eziyet haline gelmişti kitap, bitirince rahatlamıştım. İlerleyen yıllarda tekrar okudum tabii ki. Fareler ve İnsanlar' ı, kendime teşekkürler, lise yıllarıma denk getirmeyi başarmıştım. Bunların dışında Bitmeyen Kavga' yı da herkese tavsiye edebilirim.
Animeden fazla ayrılmamak için tüm yazarların tüm kitaplarının üzerinde tek tek durmak istemiyorum. Steinbeck' in Türkçe bulabileceğiniz diğer bazı kitapları şöyle;
İnci, Uzun Vadi, Tatlı Perşembe, Altın Kupa
John Steinbeck, küçük yaşlarından itibaren tarla ve çiftliklerde çalıştığı için işçi sınıfı içinde sayılır. Eserlerinde ağırlıklı olarak bunlara değinir. Bu nedenle Fitzgerald ile hayata bakış açılarında daha doğrusu onu yorumlayışlarında bir fark olması normal. Aynı zamanda zıtlıkların birlikte var olup olamayacağı konusunda da bir ayrılıkları var genel anlamda.
Animede Steinbeck her ne kadar Fitzgerald için çalışsa da aslında O'ndan ve tarzından pek hoşlanmadığı animenin sonlarında açığa vuruluyor. Bunun da arka zemini (yukarıdakiler nedeniyle) mantıksal bir boyuta oturmuş oluyor (bence). Yani ben keyif aldım bu bağlantıdan.
Howard Philipps Lovecraft (Shunsuke Takeuchi) Animede Steinbeck' in ortağı, The Guild üyesi Lovecraft çoğunlukla tembel ve uyumayı düşünen bir karakter olarak görülüyor. Garip bir gücü var^^
Amerikalı bir yazar olan Lovecraft' ın ise geride bıraktığı pek çok eseri var. Ağırlıklı şekilde korku edebiyatının önde gelenlerinden olan Lovecraft, kendisinde sonra gelen pek çok yazara ilham kaynağı olmuş etkileyici bir yazar.
Hem gerçek hayatında annesinin akıl hastalığı ve üzerindeki etkileri hem de kendisinin aşmış hayal gücü hakkında da animede ufak bir gönderme var. Diyorlar ki karakterlerden birine ; "Sen bu zihin kontrolü gücünü Lovecraft üzerinde mi kullanıyorsun? "
Ayrıca mangada nasıl çizilmiş bilmiyorum ama animede karakterin yüzü bir şekilde biraz H.P Lovecraft' ı anımsatacak şekilde çizilmiş.
Yazarın pek çok eseri, hikayesi var ancak Cthulhu Mitosunun yeri başka. Lovecraft' ın yarattığı kurgusal evreni ve içindeki tüm hikayeleri içeriyor. Bu dünyada Yüce Eskiler (The Great Old Ones) var ve bunlardan bir tanesi de Cthulhu.
Animede Lovecraft' ın kullandığı güç The Great Old Ones. Tüm bunlara bağlı olarak, Dazai ve Nakahara' nın dediği gibi bunun aslında bir güçten ziyade çok daha kadim ve farklı bir şey olması da bu şekilde mantıksal bir zemine oturuyor ve hoş bir saygı gösterisi olmuş bana kalırsa.
Loisa May Alcott: Animede The Guild' ın stratejisti, utangaç bir karakter. Stratejilerini, tüm olasılıkları göz önüne alarak (edindiği bilgiler kadarıyla) senaryolaştırıyor ve The Guild bunu uyguluyor.
Loisa May Alcott da Amerikalı bir yazar. Küçük Kadınları bilirsiniz, kendisinin eseri. Bunun dışında hayatı boyunca kadın hakları için çalışan biri.
Mark Twain (Yoshino Hiroyuki) The Guild' in az görünen ancak en sempatik elemanlarından bir tanesi. Keskin nişancı olarak arz-ı endam eden Mark Twain' in gücü (ikili) bilin bakalım neler? Doğru bilmişsinizdir... Huckleberry Finn ve Tom Sawyer :))
Tom Sawyer' in Maceraları ve Huckleberry Finn' in Maceraları Amerikalı yazar Mark Twain' in en çok bilinen iki eseri. Animede hem Tom hem de Finn çok tatlı. Çocukluğumda keyifle okuduğum kitaplardı. Bu ikisinin dışında da keyifli kitapları mevcut doğal olarak.
Bu yazı gittikçe daha da uzuyor onun için The Guild ekibini şimdilik burada keseceğim. Değinmediklerim kusuruma bakmasın, olur mu ^^ Belki daha sonra , ileride bir gün...
(Şu tembellik,üşengeçlik problemim olmasa iyi insanım aslında :P)
The Guild animeye girince şehirdeki güç odağı üç tane oluyor. The Guild kendi hakimiyeti istemekte, Port Mafia bunu kabullenmez, Dedektifler de bu ikisi kapışırken etrafın zarar görmesini istemez. Port Mafia ve The Guild zaten dedektifleri istemez. Gizli bir güç daha var aslında, özel güçlere sahip polis birimi ancak onlar pek karış(a)mıyorlar. Bu üçgendeki güç mücadelesi 2. sezonu oluşturuyor. Ancak bu üçlü mücadele başlamadan önce anime, tüm bunlardan daha farklı bir öykü ile açılıyor. 2. sezonun ilk dört bölümü Dazai Osamu' nun geçmişini ve Port Mafia günlerini anlatıyor.
Port Mafia' nın en genç yaşta uzman olmayı başarmış elemanı, patronun neredeyse sağ kolu, etrafındakilerin ve adamlarının çekindiği bir karakter olarak görüyoruz Dazai Osamu' yu. İntihar isteği var olmak ile birlikte karakterin tonu birinci sezondakinden daha farklı. Normal gevşek haline bir nebze döndüğü zamanlar bir barda yine Port Mafia elemanları olan Sakunosuke Oda ve Ango Sakaguchi ile içtiği zamanlar. Sakunosuke Oda, gücüne rağmen organizasyonun en alt tabakasında yer alan ( kendi tercihi ile) bir üye iken Ango ise organizasyonun istihbarat elemanı.
Gerçek hayatta da Dazai Osamu, Ango Sakaguchi ve Sakunosuke Oda' nın arkadaş olmaları, animedeki bu üçlüye bir anlam kazandırıyor. Bu arada animede gördüğümüz Bar Lupin yani animede bu üçünün içtiği bar gerçek bir mekanmış. Dönemin edebiyat etiketlerine uymayarak, kendilerine göre takılan ve birbirleri ile ilişki içinde olan yazarlar bunlar.
Animenin bu ilk dört bölümü her ne kadar Dazai Osamu' nun geçmişini anlatsa da parlayan yıldızı Oda Sakunosuke. Karakter zaten karizmatik ancak animeye inanılmaz bir ağırlık (olumlu anlamda) getiriyor.
İzlemeyenler için gereksiz detay vermek istemediğim için buraya kadar kuşbakışı yazdım. İlerleyen satırlar izlemeyenler için gereksiz bilgiler içerebilir.
Tarih içinde Dazai Osamu ve Sakunosuke Oda arkadaşlar. Oda' nın ölümünde sonra Dazai' nin inanılmaz şekilde kırıldığı ve karamsarlığa düştüğü yazılıyor.
Animedeki Sakunosuke bir kiralık katilken bir adamın kendisine verdiği öğüt ile yazar olma hayali kuruyor. Bu nedenle öldürmekten vazgeçiyor çünkü "yazar yazarak hayat verir" gibi bir şeyler söyleyen adamı kabulleniyor ve can alırsa yazarlığa hakkının kalmayacağını düşünüyor. Oldukça basit ve naif bir hayal onunki. Çok çocuksu ancak bir o kadar gerçek ve bu hayali için elini kana bulamadan para kazanmaya çalışıyor. Dazai' nin içindeki boşluğu en iyi anlayan insan olduğu da söylenebilir. Gelin görün ki işler istediği gibi gitmiyor ve sıra geliyor 2. sezonun dördüncü bölümüne...
Bu bölüm belki mükemmel değil ama 2016 animeleri içindeki en iyilerden bir tanesi. Oldukça sembolik, oldukça estetik, oldukça akıcı ve etkileyici.
Oda' nın karşısına çıkan kişi Gide ( Miki Shinichiro). Askerleri ile birlikte Avrupa' da cefakarca savaşan ancak politikacılar tarafından bir anda satılarak vatan haini ilan edilen ve Avrupa' dan kaçmak zorunda kalan profesyonel askerler ve bunların lideri. Aradıkları şey anlamlı bir ölüm.
Pek çok kişi gibi animedeki Gide' nin Andre Gide olduğunu düşünüyorum. Adı da öyle geçiyor zaten. Andre Gide' nin buradaki gibi askeri bir geçmişi yok ancak yine de Oda vs Gide' yi anlamlı buldum.
Bir yazar ve bir kişi olarak Oda, sosyal normlara uymaktan kaçınan, toplumun dışladığı ya da topluma uymak istemeyen biri. Keza Andre Gide de hem eserleri hem kişiliğiyle sosyal normlara kendi zamanı içinde karşı çıkmış ve uymamaya özen göstermiş biri. Aynı zamanda Andre Gide sıkı bir dini eğitim görmüş biri bu da animedeki Gide' nin İncil' den alıntılar yapmasını anlamlı kılıyor.
Ve yine bu ikisinin animede karşılaşması ve hatta aynı güce sahip olmaları insanı keyiflendiren bir detay oluyor benim için.
Ve yine bu bölüm, estetiğinin dışında sembollerle dolu. Hepsini tek tek oturup sayamam, sabrım kaldırmaz ama en bariz olanı Oda' nın tek dostu olan Dazai' ye vedasında "İçindeki boşluğu hiçbir şey dolduramaz. İyi ve kötü senin için bir şey anlam ifade etmiyor biliyorum. Bu boşluğu da ne kötülükle ne de iyilikle doldurabilirsin ancak en azından insanları kurtaran tarafta ol. Asla değişmeyeceksin ama en azından iyi tarafta olursun" (Yazamadım ama animede çok manalı duruyor) sözlerinin ardından o zamana kadar tek göz bandajlı olan Dazai' nin bandajının çözülerek çift taraflı bir perspektife dönüşmesi..
Bu arada, Oda' yı yazarlığa yönelten ve detektiflik bürosunun kurulmasında katkısı olan, kim olduğu çok az görülen adam Souseki Natsume. İki sezonda da etrafta dolaşan kedileri de göreceksiniz. Bu da Natsume' nin Japon Edebiyatındaki öncü rolü ve ardından etkilediği yazarları temsil etmesi bakımından sembolik bir özellik taşıyor.
Neyse, çok uzattım. Toparlamak gerekirse, 2. sezon ilk sezondan biraz daha karanlık ancak yine de içindeki eğlenceyi yitirmiyor. İkinci sezonu beğendim ben ama özellikle ilk dört bölümü.
(Animenin kapanışlarından biri. Luck Life / Watashi no namae wo yobu yo)