12 Temmuz 2015 Pazar

Kuroko No Basket: Üçüncü Sezon




İlk iki sezonun ardından Kuroko no Basket üçüncü sezonun tamamlanmasıyla ben de kendi adıma seriyi tamamladım. Bu aralar kendine inanamıyorum zaten. Animeleri aynı yıl içinde seyrediyorum falan bir garip olaylar...


3.  sezon ikincisinin kaldığı yerden devam ediyor. Kalan takımlar şampiyonluk için birbiri ile kapışıyor. Mucize beşli içinde yer alan Aomine ve Murasakibara' nın takımları  elenmişti zaten.  Kise, Midorima ve şimdiye kadar pek görünmeyen Akashi ve takımı Rakuzan sıralarını bekliyor. Ağırlığın maçlarda olduğu bu sezonda tek tek maçlara girmeye niyetim yok zaten ama hepsi kendi içinde iyi ve hoş. Buna ek olarak geçmişe ışık tutma özelliğine sahip bu maçlar.


Maçlarda heyecan dorukta, aksiyon iyi, akış insanı sarıyor. Üçüncü sezon içinde her şey iyi hoş ama ilk iki sezon kadar komik değil sanki, bunda 25 bölüm boyunca şampiyonaya odaklanılması yatıyor sanırım. Hal böyle olunca karakterler arasındaki o geyikler pek dönmüyor ama üzülmeyin, bu sezonda yine en kritik anlarda ortaya çıkıp insanı güldürecek karakterler tabii ki mevcut. İlk anda aklıma gelen isim Seirin' den Koganei Shinji. Rakuzan maçında Mibuchi Reo' yu tutarken gösterdiği ciddiyet, samimiyet ve cevaplar Reo' yu dumura uğratırken şahsen beni pek eğlendirdi misal...


Neyse bu sezonda bu çocuklara Teiko' da nolmuş? Niye insanlıktan çıkmışlar, dağılmışlar? Neden egolar tavan yapmış gibi soruların cevaplarını almak ile birlikte çok beklenen Akashi ve takımı Rakuzan'ı da yakından görebiliyoruz.





Kise  Ryouta: Sezon Kaijo' nun ilk dörde kalabilmek için yaptığı maçla başlıyor ki Fukudo Sogo adlı bu takımda  mucize nesli ilgilendiren bir eleman olan Haizaki bulunmakta. Evlat olsa sevilmeyecek tiplerden bu Haizaki oğlan. Yani şimdi takım arkadaşının topunu çalan, keline şaplak atan bir topçudan ne beklenir. Son derece itici bir tip yaratmışlar işte ama bu arada eklemeden geçemeyeceğim  küçükken beyaz saçlı hali şimdikinden daha güzelmiş. Kiseciim ile de arasında sorunları olan Haizaki maçında Kise izleyen ve sevenlerini şaşırtıyor. Ardından gelen Seirin maçında coştukça coşuyor. ki bu maç en zevklilerinden bir tanesi bana kalırsa. Her iki taraf için de o ne saf duyguladır :)) Dediğim gibi Kise parladıkça parlıyor bu sezon da, övgüler yağıyor kendisine bir şekilde. Sakatlanmasaydı üçüncülük maçı  daha hoş olurdu ama kurguya ters düşerdi herhalde. Neyse işte Kise asil duyguların insanı olduğunu da gösteriyor. Kuroko no Basket' te en sevdiğim karakter olduğunu söylemiş miydim? Neyse iyice fan girle başlamadan atlayalım burayı....

Kasamatsu Yukio: Kaijo' nun kaptanı olan bu eleman süper bir eleman. Kise ile aralarındaki sevgi, dayak ve saygı üçgeni ayrı bir konu. Kendisi hafif dik kafalı ve çatık kaşlı da olsa da kritik anlarda takımı sırtlayan, Kise' yi tepip kendine getiren, geri çekilmeyen bir karakter olarak seriyi güzelleştirenlerden.

Midorima Shintaro: Bu eleman kendi içerisinde eğlenceli aslında. Beşi içerisinde çizgisini bozmadan devam ettiren tek karakter bu olsa gerek.




Aomine Daiki: Üçüncü sezonda maç yorumcusu olarak yer alsa ve bazı konuları açıklayarak özetleyen bir pozisyonu olsa dahi gönüllerin insanı olduğunu bir kaç kez ispatlamıştır sanırım.

Murasakibira Atsushi: Eleman tembel, uyuz, obur falan ama şeytan tüyü var hınzırın. Sevdiriyor kendini bir şekilde. Atsushi de yorumlarıyla olaylara açıklık getirenlerden.




Akashi Seijuuro: Sonunda kendisini gösterdi. Ardında bir imperial march çalmadıkları kalmış diyordum ki aynı işlevi gören harika bir fon müziği kendisini destekliyor zaten. İşte ailevi baskılar, mükemmellik arayışı çift karakter sendromuna yol açmış olan bu karakterimiz hayatının ilk duvarına toslayarak karakterlerinin arasındaki uzlaşma sonucu kendince bir düzlüğe çıkıyor ama o şokun etkisinden olacak; o ne çarpık bir gülümsemedir! Bu arada seiyuusunun Kamiya Hiroshi olduğunu atlamayayım.





Bütün Seirin elemanları bir kere çok sevimli. Bu sezonda ayrı ayrı kendilerini sevdiriyorlar. Ayrıca  Junpei asabiyeti ve  bozmadığı duruşu ile  oldukça keyifli. Bu arada çocuk bir ara bir atılım yapacaktı ancak bu sefer Riko sağolsun tüm sahneyi yok etti. Kendisi adına üzüldüm.

(Bu sezon bu parçaya ayrıca hasta oldum)





Sezonun parlayan yıldızı: Kise ( çok objektifim emin olun)




Sezonun özellikle dikkat çekenleri: Takao Kazunari ve İzumi. Kendilerine saygılar...

Serinin en zevk veren yorumcusu: Imayoshi Shoichi. İyi ki izleyicilerin arasına koymuşlar elemanı. Anladık çok zeki ama içindeki hafif psikopatlık oldukça keyifli.

Gönüllerin şampiyonu: Aomine Daiki

Sezonun zone karesi: Kagami. Eleman ilk zone u geçti, ikinci kapıya dayandı onu da açtı, Aomine' yi bile ağlattı ( pişmanlıktan) Daha ne olsun!!

Sezonun kazananı: Aslında tüm serinin kazanını Kuroko tabi

Kensho Ono' dan "Zero"




Bu arada final maçı için bir bölüm yapmışlar insan sanki gerçekten dünya kupası final maçını izleyecekmiş gibi hissediyor. Bir gaz bir gaz...

Sonucunda tüm karakterler kendi içlerindeki ve aralarındaki meseleleri gidererek huzura erişiyor artık önümüzdeki maçlara bakacağız diyerek vedalaşıyor, huzur basketbolda diyerek ayrılıyorlar... Üzücü de olsa sanırım Kuroko no Basket artık anime olarak burada sona eriyor ama ben bundan çok üniversite sınavına hazırlanmak için hayattan elini eteğini artık iyice çeken o üçüncü sınıflara üzülüyorum. Nasıl bir travmadır ki bu üzerinden yüz yıllar geçse bile insan etkisini hala hissediyor.






8 Temmuz 2015 Çarşamba

As The Light Goes Out: Hong Kong Yapımı Felaket Filmi



Yönetmenliğini Derek Kwok' un yaptığı bu 2014 Hong Kong filmini en sonunda uzun uğraşlardan sonra izlemeyi başardım. Çok büyük teknik badireler atlattım. Anlatsam   teknolojinin bana olan nefretine üzülür ve halime acırsınız. Neyse sonunda "sana yenilmeyeceğim lanet teknoloji!!!"  dedim (aslında diyemedi, uzun süre kuzu gibi bekledi) ve sonunda izleyebildim ve böylece  benzer temaya sahip üç filmi de tamamlamış oldum. Hangi filmler bunlar? İşte bu "As the Light Goes Out", Güney Kore yapımı "The Tower "ve yine Hong Kong yapımı "Out of Inferno". Artık bir gün Uzak Doğu' da bir gökdelende yangına yakalanırsam aklıma sırasıyla bu üç film gelecek.


Filmde Nicholas Tse, Shawn Yue, Andy On, Hu Jun, Simon Yam gibi isimler yer alıyor. Bir de aradan bonus olarak giren ve film içinde itfaiye müdürlüğünün reklamında yer alan Jackie Chan "the  süper itfaiyeci" var. Bu olay filmde insanı eğlendiren tek nokta zaten. Bunun dışında film aksiyon, dram ve iç hesaplaşmalar üzerine kurulu bir felaket filmi.



Film itfaiyeci olan üç arkadaşın sorgulanmalarıyla açılıyor. (İsimleri yazamayacağım, yaşlandım artık zor geliyor) Girdikleri binada anlık karar alarak yaralandıkları için haklarında açılan soruşturmaya ilişkin ifade veriyorlar. Bir tanesi "ben bunların yöntemlerini zaten sevmiyorum" diyor, diğeri "kararı ben vermedim" diyor. Üçüncüsü "birini suçlayacaksanız  tüm suçu üzerime alıyorum" diyor. Sonuçta bir şey olmuyor, diğer ikisinin terfi yolu açık kalırken  üçüncüye bir yıl gözetim altında kalma cezası veriliyor. Sonra bu olaydan bir sene sonraya atlanıyor. Bunların yöntemlerini sevmiyorum diyen istasyon müdürü olmuş, diğer ikisi de aynı yerde çalışıyor. Aralarında hır gür yok, sonuçta uzun süreden beri kanka modundalar. Hayatlarına devam ederken bir yılbaşı akşamı olaylar zincirleme olarak gelişiyor ve Hong Kong' un enerji reaktörü ve kontrol binası patlayarak filmin gerektirdiği aksiyon alanını yaratıyor.


Doğal afetler beklenmedik falan ama ihmalkarlık can yakar!! Pek çok felaket filminde bu durum vurgulanır aslında. Gerçi mesaj kaygısından ziyade bu ihmalkarlık durumu akışı başlatmak için normal bir durummuş gibi sunulur burada da olduğu gibi. İşte efendim son model akıllı gökdelen işletiyorsanız ya da enerji reaktörünün güvenliği ya da işletmesinden sorumluysanız, müteahhitseniz vs... ihmalkarlık hele hele baştan savmacılık yapmayacaksınız. Bu filmde de gözümüze bu sokulduktan sonra can pazarı başlıyor işte.


As The Light Goes Out, diğer iki benzerine göre biraz daha karakterlerin içine dönük. Özellikle ana karakter kendi iç hesaplaşmalarıyla meşgul ve büyük patlamalardan ziyade daha yoğun olarak dumana odaklanmış durumda.


Aksiyon sahneleri iyi hoş ama özellikle ilk bölümlerde baret ve kıyafetleriyle karanlık koridorlarda koştukları bölümlerde kim kimdir takip etmesi zor.  Bunun dışında muhteşem ya da harika değil ama kötü bir film de değil. Vakit geçirmek için ideal. Bu arada filmin müzikleri güzel.

Bu da filmin parçalarından bir tanesi. Nicholas Tse söylüyor...

28 Haziran 2015 Pazar

Qin' s Moon Baifeng Specials: Qin Shiming Yue Zhi - Tian Xing Jiu Ge





Son yıllarda hayatıma giren nadir güzelliklerden bir tanesi Qin' s Moon. İlk dört sezonundan daha önce bahsetmiştim. Aslı Wen Shiren' in romanına dayanan Qin' s Moon' un 5. sezonu gelse de izlesem diye kuduruyordum, filmine de ulaşamadım henüz. Sonunda 5. sezon gösterime girdi. Filmi de yayınlandı sanırım ama henüz elime geçiremedim. Bu arada 2014 tarihli özel bölümleri sonunda nete düştü.


Tian Xing Jiu Ge olarak geçen bu bölümleri ben Baifeng özelleri olarak adlandırıyorum. Adı üzerinde seride en sevdiğim karakterlerden bir tanesi olan Baifeng' ı yani İngilizcesi ile White Phoenix' i konu ediniyor. 3 bölüm var sanırım Baifeng temalı. Bu özeller üç bölüm ile sınırlı kalacak zira devam bölümleri ile ilgili herhangi bir bilgi görmedim. Zaten kurgu ve ulaştığı sonuç itibari ile de üç bölüm ile bitmiş gibi görünüyor ama Qin' s Moon bu belli olmaz.





Bu üç bölümlük hikaye Baifeng' ın  (White Phoneix) Wei Zhuang ve adamlarına katılmadan hemen önceki sürecini ve Baifeng' ın neden bu gruba dahil olduğunu anlatarak Baifeng' ın geçmişine biraz olsun ışık tutuyor.


Baifeng hikayede en sevdiğim karakterlerden bir tanesi.(biliyorum 175. kez aynı şeyi söylüyorum) Beyazımsı morumsu saçları, mavi gözleri, kararında konuşmaları, kibirli ve ukala tavrı ama aynı zamanda kontrol edilemez oluşu ve ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen akışı ve tabii ki becerisi, yeteneği ve hızıyla kendisini sevmemek mümkün değil. Olgun falan da değil kendisi, karizmatik  görünüyor ( şimdi Baifeng karizmatik bir karakter değildir diyen çarpılır) ama zaman zaman oldukça çocuksu tavırlara girebiliyor ve en büyük tutkusu sürekli Wei Zhuang' a meydan okumak. Bu hikaye aslında bunun da nedenini sunuyor izleyene... Bir de bu üç bölüm de Moya (Ink Crow) adlı bir karakter ile tanışıyoruz ki durup saygı duruşunda bulunmak gerek. Qin' s Moon bu nedenle güzel bir seri.


Spoiler vermeden yazmaya çalışmaktan sıkıldım artık bu nedenle hikayeyi ve yorumları gayet açık olarak yazacağım bu üç bölüm için. Ha zaten Qin' s Moon izleyen ve Türkçe bilen  başka biri olduğunu sanmadığım için kendimi bundan sakınmıyorum bu noktada hahaha....




İlk bölüm şirin bir şekilde başlıyor. Havada uçan siyah tüy izleyeni alıp geçmişe yani Baifeng daha henüz oldukça genç ve en yakın dostu ve üstü Moya (ki bu karaktere sonra değineceğim ) ile birlikte Han Generali Ji Wuye' ye çalıştıkları zamana götürüyor. Konu  Baifeng ve Moya' nın aksiyonu ve ikili arasındaki hafif felsefi içerikli diyaloglarla açılıyor. İkisi de generalin gizli adamları. Generale daha önceki sezonlarda da değinilmişti, hırlı bir  karakter değil. Bu ikisi de onun altında ve emirleri doğrultusunda görevlere gidiyorlar, ellerini kana buluyorlar vs... Diyaloglar zaten hayat, ölüm, kader, bir canı sonlandırma ile ilgili. En önemlisi ikisinin de, aslında daha çok Moya' nın, her ikisinin de birer araç olduğunu ve hayatlarının pek bir önem içermediğinin farkında olmasında. Kuş gibi uçabilseler bile  özgür olmadıklarının farkında  olmalarına ve daha da önemlisi bir araç olarak başkalarının hayatını sonlandırabilirken kendilerinin sonunu ne kadar ellerinde tutabileceğine de hafiften değiniyorlar.


Neyse, sonra Generalin yeni oyuncağı olarak salona ama kendi deyimleri ile kafese getirilen yeni kızı görmeye gidiyorlar. Bazı nedenlerden dolayı Baifeng kızdan yani Nongyu' dan etkileniyor. Aradaki olaylar neticesinde oradan ayrılması gerektiğinde Nongyu' ya kapalı şekilde birlikte gidelim dediğinde reddedildiğinde ufak bir şok yaşıyor suratından belli olmasa bile.


Esasında bir suikastçi olan Nongyu, girişiminde başarısız olduğunda ve ölüme yaklaştığında yardımına gelen yine  Baifeng ve her ne kadar bir şekilde eli kanlı olsa da yine de bazı açılardan  asil duyguların insanı olan Moya oluyor. Her şeyin sonunda Baifeng hem sevdiği kadını hem de en iyi dostunu kaybediyor. Nongyu ile güvenli bir yere vardıklarında ve Nongyu öldüğünde Chilian (Crimson Snake / Crimson Lotus ) ile karşılaşıyor. Nongyu her ne kadar bu görevi kendi istemiş olsa da suikasti Han prensesi olan Chilian' ın organize ettiğini öğrendiğinde Baifeng intikam amacı ile saldırdığında Chilian' ın yardımına Wei Zhuang geliyor ve ikisinin ölümünü Baifeng' a ve onun güçsüzlüğüne bağlayarak Baifeng' a öldürücü son darbeyi vuruyor.


Bu hikaye ile birlikte Baifeng' ın nasıl Wei Zhuang ekibine dahil olduğu ve ana  hikayenin geçtiği dönemde Wei Zhuang kadar güçlü olduğu düşünülmesine rağmen neden onunla çalıştığı ve fırsat bulduğunda Wei Zhuang ile kapıştığı ortaya çıkıyor. Ayrıca bana kalırsa  - yanlış hatırlamıyorsam 4. sezonda -  bu şekilde Crimson Lotus' u Junpei' den kurtardığı bölüm daha da bir anlam kazanıyor.


Söylendiği gibi Anka kuşu yeniden doğdu mu? Çoğunluk buna evet diyor ama benim için bunu onaylamak biraz zor. Daha güçlendi, akıllandı, olgunlaştı ama hala bir yıkımın içinde sanki. Belki tüm hikaye bittiğinde küllerinden yeniden doğar. Bilemiyorum.




(Bölüm içinde yer alan parçalardan bir tanesi 空山鸟语琴曲. Çeviri işinde oldukça başarısız olduğum için bunun tam olarak Türkçe karşılığından emin olamıyorum. Kısaca Dağ Kuşlarının şarkısı diyeceğim ama aslında daha derin. Boş dağlarda yolunu kaybetmiş öylesine uçan kuşların kalbine sesleniyor.)


Gelelim Moya' ya yani Ink Crow' a. Arkadaşım nasıl bir karakterdir o ? Bir kere delicesine karizmatik. İkincisi bir karakter nasıl iç sesinin farkında olup aynı zamanda bulunduğu dış koşulları bilerek  her ikisinin de farkında olup enerjisini korur? Esprili olur? Burasını uzatmayacağım yoksa açıklamak için çok yazmam gerekir ama olayı iyi taşımış. Bunun dışında Baifeng' ı korurken aslında Generali ve ona olan gönülsüz sadakatini de satmaması da ayrı konu. Ben Moya' yı sevdim. Kötü çizgide ama karizmatik diyeyim, başka ne diyeceğimi bilemedim :) Yaklaşık tüm karakterler gibi gri çizginin hakkını vermiş.

Üç bölüm ama bana kalırsa hikayesi, müzikleri, aksiyonu ve görselliğiyle güzel üç bölüm.

İnanmazsınız adamlar yine yapmış :) Şimdi diğer özel bölümü izleyeyim.

Beşinci sezon da biriksin artık. Sanırım dördüncü sezonu tekrar izleyeceğim........,


(Bu kapanış şarkısı ama video üç bölümün özeti niteliğinde, bilginiz olsun)





" Bu dünyada hiç bir kuş, yere ayak basmayı istemeden sonsuza kadar uçamaz "

Moya

21 Haziran 2015 Pazar

Sengoku Basara: Judge End (Anime)





Sengoku Basara serisinin üçüncü sezonu olan Sengoku Basara Judge End' i acil durumlar için saklıyordum. İlk iki seri ve film oldukça hoşuma gitmişti bu nedenle üçüncü sezonu büyük moral bozukluğu ve hayattan nefret etme durumu yaşayacağım dönemler için kurtarma simidi olarak elimde tutmuştum. Hoş bunun öncesinde uzun süreli bir bilgisayar sorunu yaşadığım için istesem de izleyemezdim. Neyse beklediğim dönem geldi, ben de ilk iki sezon beni ne kadar eğlendirdiğini hatırlayarak Judge End' e başladım.


İlk bölümlerde biraz hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim. Noluyoruz nidalarıyla bir yandan izlerken diğer yandan da sorun nerede diye düşünmeden edemedim. (hahah Sengoku Basara' yı ciddiye almak) Bu hayal kırıklığının nedeni bence karakterlerin yaşadığı depresif süreçler de değildi, daha farklı bir eksiklik vardı ama ortalara doğru biraz toparlanmasıyla bu konu üzerinde düşünmekten vazgeçip kendimi olayın akışına kaptırmaya karar verdim. (ya ben bu Sengoku Basara serilerini seviyorum, tarafsız davranamayacağım...)


Konu özeti gibi durumlara girmeyeceğim. Sekigahara Savaşı öncesi ve savaşı konu ediniyor kendine ama tarihi gerçekçilik pek beklemeyin.

İlk bölümde yine  "Oyakata-samaaaaa" -  "Yukimura" nidaları ve neşesi ile açılan animede Yukimura' nın ne kadar odun ve taktiksel öngörüden yoksun olduğu gözümüze sokuluyor ama eski neşeli tonu biraz olsun önümüze sunuluyor ya da tam böyle derken Tokugawa Ieyasu' nun Hideyoshi' ye ihaneti ardından Hanbei' nin gidişi ve Masamune' nin yenilgisi vs... ile depresif  süreç başlıyor...




Date Masamune: Bu karakteri ne kadar sevdiğimi bilen bilir ama ilk bölümlerde çekilir çile değil. Neyse ki çok uzatmadan eski Date Masamune' liğine, o eski eğlenceli karakterine, dangur dungur olaylara atlayışına geri dönüyor. İsteyince çok eğlenceli olabiliyor ama karizma yoksunu da değil yani.




Katakura Kojuuro: Bu adama saygım sonsuz. Bu sezonda da bu yönden yüzümü kara çıkarmıyor. Bir kere herkes Date Masamune' ye tahammül edemez o ayrı konu ama Katakura' nın çizgisi, gerekli zamanlarda çizginin önüne ya da arkasına geçişi, sadakat anlayışı ve herşeyden önce mantığı takdire şayan.


Yukimura Sanada: Bu da bazen çekilmez çile. Salaklığı falan ilk iki sezon daha eğlenceliydi de bu sezon zor çekiliyor. Neyse jeton yavaşta olsa ara sıra düşüyor kafasında.


Sarutobi Sasuke: Bu sezonun en takdir edilesi, en bilge görünümlü kişisi kendisidir bana kalırsa. Ayrıca sempatik ve eğlenceli.


Uesugi Kenshin Her zaman ki gibi saygıdeğer bir karakter olarak varlığını koruyor.


Chousokabe Motochika: Her zaman olduğu gibi. Bu karakteri sevmemek mümkün değil. Benzer şekilde Mouri Motonari de çizgisinden bir şey kaybetmemiş, aynı sevimsizlik ve kendini izole etmişlikle devam etmiş. Gerçi Motochika " öldüğünde kimse seni hatırlamayacak, ölümün kimsenin umurunda olmayacak" diyerek pis bir şekilde ezdi bunu ama algılayamadı muhtemelen. Bu karakteri çekilir kılan tek nokta seiyuusu Nakahara Shigeru.


Ieyasu Tokugawa, diğer renkli karakterelere göre sıkıcı. Last Party' de Mitsunari' ye pek ısınamamıştım ama Ishida Mitsunari hoş bir karakter olarak görünüyor burada. Çok bağırıyor o ayrı konu.


Daha sevilesi pek çok karakter mevcut... Bu 12 bölüm içinde pek çok fantastik olay bekliyordum ama Ieyasu' nun ikinci adamının savaş esnasında vaftiz edilerek Revolution adını alıp  dans sanatına gönül vermesi beni gerçekten ters köşe yaptı.

Oda ve Akechi konularına girmiyorum bile..

Tüm bunlar bana göre Judge End' in ilk iki sezona göre daha vasat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aynı nokta müzikler için de geçerli. Yine bir çizgiyi yakalamış ost ama nerede o ilk sezonun ost' u...
Ost' un en güzellerinden ...




Animenin açılış parçası olan Fear, and Loathing in Las Vegas' ın "Thunderclap"' ini sevmedim ben.

Kapanış parçası Chiaki Ishikawa' dan Polaris hoş.



İlk sezonu tekrar izleyesim geldi.

"The power of bonds"

14 Haziran 2015 Pazar

The Tower ( Ta-weo ) : K- Movie



Kim Ji Hoon' un yönetmenliğini yaptığı 2012 yapımı The Tower' da Sol Kyung-Gu, Son Ye-Jin, Kim Sang-Kyung, Kim In-Kwon, Do Ji-Han, Park Chul-Min, Lee Han-Wi, Ahn Sung-Ki   gibi isimleri izlemek mümkün. Kim Ji Hoon, bu film için 1974  Hollywood yapımı The Towering Inferno' dan ilham aldığını belirtmiş.


Kendi türüne bir yenilik getirmiyor The Tower ama bu tür içinde başarılı filmlerden. Olaylar Tower Sky adı verilen arada bir köprü ile birbirine bağlanmış  iki gökdelenden oluşan bir yapıda geçiyor. Oldukça lüks olan bu binalardan bir daire alabilmek benim gibilerin pek harcı değil. Zaten istemem zira o köprüyü kullanırken ortada kalp krizinden giderim muhtemelen.


Binada yaşayanlar çeşitli karakter özellikleri göstermek ile birlikte ortak özellikleri çok fazla paralarının olması. Binada yaşayanların dışında bu binayı çekip çevirmek, yemeğini tedarik etmek, güvenliğini sağlamak adına da neredeyse bir ordu çalışıyor. Filmin ilk bölümü binayı, binadaki yaşamı ve çalışanları tanımak ile geçiyor. Ana karakterimiz, binanın güvenlik birimi koordinatörü olarak kızını tek başına büyüten ve aynı zamanda restoran müdürü Lee Dae-ho' ye yazan Seadam rolünde . Yılbaşı akşamı verilecek parti için tüm hazırlıklar son sürat devam ederken binanın teknik aksamına ait görülen ufak tefek sorunlar ise  güvenlik müdürü tarafından bir güzel kulak ardı edilmekte. Yılbaşı akşamı için hava tahminleri kar göstermememekte ama şiddetli rüzgar uyarısı vermeyi de ihmal etmemekte.


İşte herşey bu noktada başlıyor. Binanın sahibi olan kişi zaten şahane bir parti organizasyonu hazırlamış, bina çok şık, içinde yaşayanlar ve davetliler son şekil ama insanoğlunun gösteriş tutkusu bitmiyor işte. Adam madem yılbaşında kar yok o zaman karı ben yağdırırım diye inat ediyor ve helikopterlerle kar yağdıracağım diye inat ediyor. Olaylar devam ediyor...

Filmin görselliği ve sahneleri güzel. Bir noktadan sonra tempo düşmüyor. İnsanı zaman zaman geriyor. Oyunculuklar iyi.


Binada sıkışan insanların dışında itfaiyecilere de değinmeden geçmemiş film. Öyle aman kahramanız modunda da takılmıyorlar pek, işimiz bu diyerek işlerine sarılıyorlar.


Hayatta görülen sinir bozucu detaylar da eklenmiş filme. Sınıf farklılığı, kibir, acil durumlarda  makam - mevki- para sahiplerinin kurtarılma önceliği, işini yapan insana bağırma çağırma vs...

Genel olarak bana kalırsa iyi film. Özellikle türü sevenler kaçırmasın.

Merak edenler için trailerı;



9 Haziran 2015 Salı

Re: Hamatora : Devam... (Anime)





Hamatora öyle bir yerde bitiyor ki insan hemen ikinci sezona başlamak istiyor. Re: Hamatora pek çok sorunun cevabını vererek hayal kırıklığı yaratmıyor.


Hamatora' nın her iki sezonu da öyle ahım şahım, harika değil. Ortalama üstü denilebilir ama bir şekilde bağlayıcılığı var bana kalırsa.


İkinci sezon, ilkine göre daha karanlık. Olaylar daha sert gelişiyor. İlk sezondan daha net bir kurgusu var ve tüm sezon alttaki bu kurguya odaklanmış durumda. İlk sezondaki gibi, tek tek işlere bakalım durumu  burada yer almıyor. Yine de Re: Hamatora ara sıra geyik yapmayı unutmuyor.


Alt metinde ele alınan konular yine aynı başlıkları taşıyor. Bazı göndermeler yapmayı da ihmal etiyor.


Açılış parçası "Sen no Tsubasa" (Live Tune' e 9mm Parabellum Bullet' dan Takuro Sugawara eşlik ediyor ) çok iyi. İnsanı hipnotize ediyor bir şekilde.




Kapanış parçası olan  Ayami' nin "Brand New World"  ünü eh işte.

Re: Hamatora aslında kendi içinde  ciddi konulardan bahsederken bir yandan da kendini pek ciddiye almıyor. Buna rağmen hızlı akması sebebiyle keyifle izletiyor kendini. Karakterlerin amaçları, motivasyonları saçma gözükse bile içinde mantıklı ve sonunu da bir şekilde bağlıyorlar. Bu bakımdan bana kalırsa izlenesilerden. Özellikle bir arkadaşa seslenmek istiyorum. Art kardeşim, üzüyorsun ara sıra yani.





En eğlenceli insan Birthday.

3 Haziran 2015 Çarşamba

Space Battleship Yamato (2010) : J- Movie




70' li yılların gözdesi Space Battleship Yamato adlı animenin 2010 yılında gösterime giren filmi. Space Battleship  Yamato 2199' dan  sonra çok hevesle izlemeye oturdum hatta bir baktım Takuya Kimura oynuyor daha da şevke geldim. Velhasıl muhtemelen 26 bölümlük Space Battleship Yamato 2199' un üzerine izlediğimden ya da beklentimin müthiş yüksek olmasından film için çok iyi gibi bir yorum yapamadım. Ortalamanın üzeri diyebilirim sadece.


Bilindiği gibi Gamilanlılar dünyayı yok olma noktasına getirme başarısı göstermiş, dünyanın sonuna yaklaşık bir yıl kalmış durumda. Dünya üzerinde yaşam olmadığı için, sağ kalan insanlar yer altında yaşamaya çalışmaktalar. Gamilanlarla baş etme olanağı yok gibi görünüyor ki filmin açılış sahnesinde Kaptan Okita " bu uzay ırkıyla baş edebilecek dünya teknolojisi yok" diyor. Uzak bir galakside yer alan Iscandar adlı bir gezegenden gelen mesaj dünyanın son umudu oluyor. Bu gezegenin temsilcisi mesajında diyor ki; "bizim gezegene gelin, görüşelim" :P yanında da tatlı olarak bir kısım çizim gönderiyor.


Başka çare yok, umut fakirin ekmeğidir misali, insanlık bu çizimlerden bilmem kaç bin ışık yılı uzaklığa varabilecek bir gemi inşa ediyor. Bu mesaj nedir necidir, Iscandar neresidir, bizi niye çağırıyorlar bilmiyoruz ama bir kısım insanı toplayıp gidip bir bakalım, hem geride kalanlara da biraz umut olur diyor insanoğlu. Gönüllüler gemiye yazılıyor. Kaptan Okita geminin kaptanı oluyor. Böylece Yamato' nun bilinmeyene yolculuğu başlıyor.


Koca bir yolculuk tek filme sığdırıldığı için öncelikle bana her şey dan dun geldi. Film orijinal animeye daha sadık muhtemelen zira Kaptan Okita yolun başında hasta yatağına çekiliyor ve tüm odak noktası Susumu Kodai oluyor. Karakterler üzerinde çok durma gereği duymamış olabilirler çünkü izleyici kitlesi ağırlıklı olarak animeyi bilenlerden oluşacak ama buna rağmen sığ kalmış gibi geldi bana. İç mekan dizaynlarından hoşlanmadım ben ama beğenini çok. Takuya Kimura, Susumu Kodai olarak elinden geleni yapsa da özellikle son bölümlerde ben filmden çok koptum. Bunun dışında da karakter ilişkilerinde bir donukluk vardı sanki. Yuki Mori rolündeki Meisa Kuroki, çok hoş bir kadın olsa da bu filmdeki halinden pek hoşlanmadım. Bilemedim ben, bana göre boşlukta  kalan çok nokta var bu filmde.





İyi yanları şöyle; görsel efektleri çok iyi şimdi hakkını yememek lazım. Gamilanlar ve gemileri , düşündüğüm gibi olmasa da Gamilan gemileri filmin mantığına göre çok şık olmuş. Ortada bir estetik var. Yer altı sahneleri ve atmosferi insanı filmin içine çekiyor. Saymadığım daha nice keyifli yanı var filmin.


Eksik noktalara rağmen yine de izleyen kendisine göre gerekenleri alabiliyor filmden.
Ama filmin sonu beni deli etti. Vedalaşma bölümü gereksiz uzun, sırayla girip çıkmalar. En son tipler göründüğünde Obi Wan Kenobi' yi aradım etrafta. Ve son olarak o geri sayımdan sonra ichi den gelen Yuki (yani şöyle bir şey geri sayım yapıyorlar -  go - yon - san -ni -ichi - Yuki diye) beni filmden komple koparttı.


Filmin trailerı




Neyse işte muhtemelen animenin hemen üzerine izlediğim için ben yeterli keyfi alamadım, ortalama üstü buldum yine de izlenmeye değer.



Filmin Ostundan




Ve eklemeden yapamazdım. Animetal' ın Uchuu Senkan Yamato yorumu. Enfes!



30 Mayıs 2015 Cumartesi

Bakumatsu Rock: Anime ve Müzik




Oyundan önce mangaya sonra animeye uyarlanan bir seri Bakumatsu Rock. Yüzeyselliğini neye borçlu olduğunu bu şekilde anlayabiliyoruz. 2014 yapımı 12 bölümlük müzik üzerine kurulmuş bir anime.


Olaylar Bakumatsu döneminde geçiyor. Kılıçlar yerine müziğin kullanıldığı bir dünya. Bir tarafta Shogun, diğer bir noktada shinsengumi öte yanda diğer karakterler ve değişimleri... Şöyle ki; Tokugawa Shogun' u "Heaven Song" denilen müzik düzenlemeleriyle ülke insanlarını çaktırmadan domine etmektedir ancak ortaya rockseverler ortaya çıkar ve olaylar devam eder...


Şimdi aslında Shogun' un eline kılıç ya da başka güç araçları yerine bir alet olarak müzik vermek ve dönemin temeline müzik çarpışmalarını oturtmak güzel fikir. Yani  Okita, Hijikata ve diğer Shinsengumi üyelerinin birer idol olduğunu ve hep beraber bir grupta şarkı söylediğini ve düzeni böyle getirdiğini düşünün. İlk gördüğümde çok güldüm açıkçası. Bunun yanında dönemin diğer bilinen elemanları da müzik ile uğraşarak başkaldırılarını müzik aracılığıyla yapmaktalar. Güç, etraftakileri uyuşturmak ve domine etmek için pop ve idol şablonunu kullanması mantıklı, başkaldırının rock aracılığıyla yapılması da mantıklı. Yani animede arkadaki kurgu açılırken olaylar pop vs rock şeklinde ilerlemekte. Buraya kadar fikir, düşünce iyi, hoş... ama gerisi her açıdan vasat :)


Klişeler batağı. Tamam biliyoruz şimdi pop ve endüstrisine girmeyelim de bir rokku tutturulmuş animede,  rokku yüreğin bir çığlığı, sesi, gümbürtüsü, hönkürtüsü, rokku tutku demek, ne kadar ateşli bir ruh lazım, rokkumuz ile her şeyi değiştireceğiz falan... Animeye uygun, özünde rock tarzına da uygun ama çooook klişe... Bir de vıcık vıcık her bölümde söylenince odamdaki eski plaklara bakarak onlarla bir süre sohbete daldım. Sanırım ben çok yaşlanmışım ve böyle ergen hezeyanlarına gelemiyorum.  Buraya kadar da tamam dedik ama keşke bütün o atıp tutmalara karşı kullanılan parçalar daha bir iyi olsaymış, müzik ile ilgili anime ama parçalar da vasat.

Kendime göre animenin en iyi beş parçasını aşağıdaki şekilde seçtim.

1- Ikıte Yukou /Suzuki Tatsuhisa



Animede Takasugi Shinsaku  bir rokker. Kendisi aynı zamanda Ultra Souls' un bas gitaristi. Parçayı seiyuusu Suzuki Tatsuhisa seslendiriyor. Kendisi aynı zamanda Oldcodex' in de vokali.


 2 - Feedback / Kensho Ono




Animede Okita Souji' nin seiyussu olan Kensho Ono seslendiriyor bu parçayı. Okita başlarda Shogun' un en büyük idollerinden biri iken sonradan Ultra Souls' un klavyeciliğine ve back vokaline geçiyor ve böylece  yüreğinin götürdüğü yere gidiyor.


3- Ride On The Wave




4 - Rolling Thunder




5- What' s This




Aynı zamanda kapanış parçası. Diğer parçaların çoğu gibi Kishou Taniyama  - Tatsuhisa Suzuki - Showtaro Morikubo  - Toshiyuki Morikawa   ve Kensho Ono seslendiriyor.


Animenin sonunda Amerikalı biri geliyor. İkinci sezon olur mu bilmem ama olursa rock vs metal falan olur sanırım. Ama düşünmedim değil bir Türk gelse de acıları pizza margaritanın yanına meze yaptım diyerek bir yandan rakısını yudumlarken diğer yandan arabesk ruhun özüdür diye felsefe yapsa bizim rokkerlarla birlikte takılsalar eğlenceli olabilir.

Böyle bir anime işte Bakumatsu Rock. Ha izledim mi izledim... Yine de müzik ruhun gıdasıdır.

24 Mayıs 2015 Pazar

Kitap, Fuar, Manga, Ben ve Sorun




Kim derdi ki günün birinde sırf kitap fuarı için  sabahın köründe arabaya atlayarak zevkine  başka bir şehre gideceğimi? İşte, olmaz dememek lazım. Şimdiye kadar bulunduğum şehirlerdeki fuarları takip eden ben  geçen haftalarda bunu da yaptı. Sabahın köründe üç kişi arabaya atladık, kilometrelerce yol teperek kitap fuarına vardık. Gerçi fikir  gece yarısı çıktığında tamam demiştim ama gerçekleşeceğine pek ihtimal vermemiştim fakat daha gün yeni ağarırken arabadaydık. Şarkı, muhabbet, molalar  derken  yol akıyordu ama bitmek bilmiyordu. Bu esnada ben bir yandan kendimi telkin ediyorum. Gelirim ama kitap almayı düşünmüyorum demiştim. Amacım yolculuk yapmak, şehir değiştirmek, fuarı gözlemlemek, hangi yayınevleri gelmiş hangileri gelmemiş, çeşitleri nasıl, fiyatları nasıl uygulayacaklar, yeni çıkan kitaplar neler gibi konularda inceleme ve gözlem yapmaktı. Bu nedenle yol boyunca kitaplara dalmama konusundaki telkinlerime devam ettim. Daha on gün önce bir koli kitap siparişi vererek her ay olduğu gibi yine  maaşın neredeyse yarısını kitaplara yatırmıştım.
Şehre vardık, oradan fuar alanına geçtik.  Salona girerken üç silahşörlere benziyorduk sanırım :) Gerçi diğer iki kişi ile daha salonun girişinde birbirimizi kaybettik çünkü standlara saldıran ilkokul öğrencileri gibi herkes ilk gördüğü standa kendini atmıştı.


Hemen kendime çeki düzen verdim. Siyah pelerini rüzgarda dalgalanan ve etrafına müthiş bir irade duvarı örmüş şekilde salona girdiğimi düşlemeye başladım. İrade duvarım o kadar sağlamdı ki standlara fazla yaklaşmamaya özen gösteriyordum. Bir gözlemci havası takınmış salakça duruşumla  standlar etrafında geziyordum. İlk on dakika  bu duruma kendimi o kadar kaptırmışım ki  bir standa  gereğinden fazla yaklaştığımı ve beni ilgilendiren yayınlara doğru uzandığımı fark etmemişim. O arada muhtemelen ilgilendiğim nesnenin başka bir basımının daha iyi olduğunu düşünüyordum. Bu esnada bana kitap ayracı hediye eden çocuktan tırstım ve hediyeyi utanarak kabul edip hemen uzaklaştım oradan. Sağolsun bir sürü kitap ayracı verdi. Muhtemelen uykusuzluğun da etkisiyle bu irade işini çok ciddiye aldığımdan ve o an için kitap satın almaya karşı mücadelemi  uykuya dalmamak için kendime bir araç belirlediğimden duruşumu kaybetmemek adına hemen salonun dışına attım kendimi. Gittim biraz temiz hava ve nikotin alıp (insan doğası zıtlıklarla dolu işte ) salona tekrar Death Star' a giren Darth Vader edasıyla giriş yaptım. Standlar benim düşmanımdı :P Gözlemci havamı takınıp, etrafıma ördüğüm müthiş irade duvarım ile standlar arasında salınıyordum ki ....


İşte bunların hepsi bir anda onyüzbin baloncuk olup uçtu. Stanislaw Lem' in Aden' ini görmem ile irade duvarımda çatlaklar belirdi. Daha bu çatlakların  çatırtıları kulaklarımda yankılanırken Bertolt Brecht' in Beş Kuruşluk Romanı topu doksana çaktı ve benim o müthiş irade duvarım yerle bir oldu.  Eh sonrası tahmin edilebilir.... Battı balık yan gider düşüncesi ile normal halime döndüm. Gerçi her ne kadar kitaba verilen paraya acımam mottosuna sahip olsam da ara sıra kartımla aramızda hüzünlü bakışmalar yaşanıyor ve kafamın içinden bu ay parçalanan irade duvarımın taşlarını yerim artık diye geçiriyordum ki mangaları gördüm. Bu noktaya kadar gelmişken durmak olmazdı...


Normalde manga okuyan biri değilimdir. Okursam da İngilizce çevirileri okurum normalde ama pek çok kişi gibi ben de hem koleksiyon hem de destek amaçlı olarak Türkçe çevrilmiş mangaları satın alıyorum.


Elimdeki Türkçe' ye çevrilmiş ilk manga, Naruto' nun ilk cildi, bana hediye edilmişti. Çok sevinmiştim o zaman her ne kadar Naruto' da uçmuş olsam da bu cildi okumak, anıları yad etmek için özel ve güzel bir zaman bekliyordum. En sonunda 10 günlük bir tatile çıkarken onu da yanıma almıştım, deniz kenarında gölge bulup keyifle okuyacaktım. Tabii ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Şöyle ki bendeniz uçak kaçırma konusunda oldukça başarılı ve az bulunur bir yeteneğe sahibimdir. Öyle ki bir şehir efsanesi olmaya adayımdır ve bu başarılarım sadece yurt içinde değil yurtdışında da tasdiklidir. İşte bu 10 günlük tatil daha başlamadan ben İstanbul' da uçağımı bir güzel kaçırdım. Moral bozukluğuyla aslında daha çok kendime duyduğum öfke  ve aynı zaman da bu öfkenin getirdiği  gülme krizi ile yeni bilet aldım. Bunların üzerine yeni bilete verdiğim paranın içime oturmuşluğu ve üç saat bekleyecek olmanın verdiği tarifsiz duygularla kendime teselli olarak ancak  "daha önce 6 saat beklemişliğin vardı " diye seslenebilmiştim. Bu içe sesleniş gülme  krizimi daha da şiddetlendirdi. Gerçekten de rekorum Shanghai Havaalanındaki 6 saatlik bekleme süremdir, bunun üstüne henüz çıkamadım. Aslında moralimi daha çok öncelikle  yakın bir şehire giderek oradan karayoluyla yolculuğu tamamlayacak olmam ve ne yazık ki etrafa durumum hakkında bilgi vermek zorunda oluşum bozuyordu. İşte bu bekleme süresinde moralim düzelsin diye Naruto' yu alıp okumuşluğum var. Neye niyet neye kısmet... Uçağa binip, koltuğa yerleşip uykuya dalınca rüyamda uçağın 9 kanadının çıktığını ve benim ise küçük Naruto şeklinde uçağa bağırıp, onu boyadığımı ve "Hokage olacağım ben tamam mı, bir daha da uçak falan yok" diye bağırdığımı görmüşlüğüm var.


Neyse, standa yaklaştım. One Piece' e geç başlamış biriydim ama pek çok fani gibi aniden akıma kapılmıştım. En son biraz biriksin ve güncele yetişmeyeyim diye bir yerlerde bıraktım ama mangalarını da biriktireyim diye ufaktan toplamaya başladım. Bir tane aldım kendime ama elinde ilk iki cilt varken 6. cilde atlamak nedir? İşte o an anladım, kabul edelim insanın içinde tanımsız bir canavar var. Hadi suçu insanlığa atmayayım, en azından benim içimde varmış. Bu bölümü sevmemin ve böyle bir günle birleştirmek istemememin yansıması olan o canavar  o esnada çıkıp bana merhaba dedi.


Kendi kendim ile dalga geçerken liseli çocuklar yanaştı standa. Ben benim canavar ile sohbet etmeye vakit bulamadan çocuklarla  nasıl başladığını bilemediğim çizgi roman muhabbetine girdim. Bu arada mangaların renklerine, albenisine dayanamayan ilkokul veletleri başlarındaki öğretmenleri ile birlikte standı bastı. " Aaaah bunlar neymiş, çoook güzel" nidaları eşliğinde çocuklar neşe saçarken, öğretmen ile de bir sohbet içinde buldum kendimi. Ben birden nasıl bu kadar konuşkan olmuştum? Gerçi bana öncelikle hangi okuldan olduğumu sorması beni bozdu ama yaklaşık on dakikalık Türk Edebiyatı sohbetimizden sonra yaşımı çıkaramasa da  lise veya üniversite öğrencisi olmadığım kanısına vardığını düşünüyorum. Bunun dışında aslında bu yaşlı öğretmen bey ile ilgili bir parantez açmam lazım. Salonlarda daha önce de kendisi ve grubu ile denk gelmiştik. Fuara gelmiş ve çocukları belirli üç beş stand dışında gezdirmeyen bazı öğretmenlerin aksine tüm standları gezdirmesi, kitaplar ve hatta ayraçların üzerindekiler hakkında açıklamalarda bulunması,  ayrım gözetmeksizin fuar alanında bulunan tüm yazarlar ile çocukları tanıştırması ve sohbet etmelerine olanak sağlaması, çocukları çekiştirmeden gezdirmesi takdirimi topladı. Yani çocukları salonlara salıp, kendileri oturma salonlarında çay kahve içenlerin ya da çocuklara bağırıp çağıranların yanında, bu öğretmen ile birlikte fuarı gezen çocukların verimli bir gün geçirdiklerini düşünüyorum. Bu grup ayrıldıktan sonra alacağım diğer mangaya kıs kıs gülerek uzandım çünkü kafamda canlanan bir imge nedeniyle  buna çoktan karar vermiş olduğumu anlamıştım.


Snk' yı bir iki yıl önce izlemiştim. O zamanlar çok popüler olduğu için burun kıvırıyordum ama gelen olumlu yorum ve tavsiyelerle başlayıp iki günde bitirdim. Üzerine ikinciyi de izledim. Ovaları çıktıkça törenle izliyorum. Mangasına ise başlamamak için müthiş bir dirayet gösteriyorum. Zaten standda ilk üç cildi vardı. Birincisini aldım. Beni bu seriyi biriktirmeye iten neden... İzleyenler ya da takip edenler hatırlar. ( Animede )Shingeki no Kyoujin' in sonlarına doğru o büyük duvarların içinde bir titan gözüküyor...  Hani başta bahsettiğim irade duvarı varya...  İşte  Aden' i gördüğüm anda anladım ki benim o  duvarımın arasında da bir titan varmış. Titan gözünü açtı :P (böggggh, bu kötü oldu :) )  Neyse daha fazla saçmalamadan kısa keseyim, biriktiririm diye ilk cildi kaptım ama artık iyice kafayı bulmuş, kendim bir titana dönüşmüştüm. Hem de normal olanlarından değil, anormal dedikleri var ya onlardan. Sallanana sallana yön eylemsiz olarak standlara atacaktım kendimi ki gelen telefon ile kendime geldim. Fuara beraber geldiğimiz kişilerden biri arıyordu. "Ben alacaklarımı aldım, kafede oturuyorum" demesi benim için sakinleştirici ve normale döndürücü etki yaptı. Bir nevi uçarak kendimi elimde torbalarla salondan dışarı attım ve  beni kurtardığı için kendisini tebrik ettim.
Üçüncü de geldikten sonra, gözlemlerimizi birbirimize aktardık, aldıklarımıza baktık yani gerekli olan klişe hareketleri de sergiledikten sonra yine vurduk yollara. Arada yolda meşhur bir yerde pide yemek için verilen mücadele ve kaybolan yollar ile ilgili olaylar da var ama onlar bu yazının konusu değil. Geç vakitlerde evlerimize vardığımızda mutluyduk. Şahsen ben kitaplarıma sarılıp uyumayı planlıyordum ama güneş çarpmış olacak ki (ve önceki günlerin de uykusuzluğu nedeniyle)  daha yatağı bulamadan koltukta sızıp kalmışım.


Ama ........................................

Tam ben bunları buraya aktarıyordum ve yazıyı işte bu iki manga benim bu yolculuğumun bu blog kapsamı içerisindeki anısıdır, ganimetlerim bunlar diye yazıyı sonlandıracaktım ki şu durum  ile karşılaştım.

Merak edenler buraya bakabilir.

Bu mangalar ve daha önce aldıklarım içime oturdu açıkçası.


Üslup ilk nokta. Sonrasında üslup için özür dilenmiş gerçi  ama o özürün içindeki açıklamalar da oldukça düşündürücü. Yasal haklar denilebilir ama güncelden oldukça geride kalınmış olunması ve aranın nasıl kapatılacağına  dair bir yorum ve yol sunmadan yasal hakların aranmak istenmesi ayrı bir konu. Yani ticari açıdan  hiç bir analiz, durum ve kitle değerlendirmesi yapmadan böyle bir davranışta bulunmak hoş değil zaten mantıksız. Ben pek çok açıdan üzücü buldum. Fazla bir şey yazmayacağım bu konuda detayları merak edenler inceleyip kendi kişisel yorumlarına ulaşabilir.


İşte bu olay sonucunda  blogu ilgilendiren kısmı  mutlu son ile bitecek olan bu yazı da böylece  patlıcan oturtma olmuş oldu.

22 Mayıs 2015 Cuma

Digimon: Butter-fly



Digimon' u dünya nüfusunun büyük bir kısmı biliyordur sanırım. En azından sadece adını. Bizdeki çocuklar da nasibini almıştı bundan. Yıl oldu 2015 ve Digimon ile ilgili yeni gelişmeler var ama bu yazının konusu bunlar değil.

Büyük ihtimalle Digimon' un kendisi kadar bilinen bir diğer noktası açılış parçası olan Kouji Wada' nın Butter-fly' ı.  Dünya çapında yayılmış bu serinin bu meşhur parçası da elli bin farklı dile çevrilmiş.  Japoncası benim için bir numara.



Ancak Ekin Cheng tarafından seslendirilen Kantoncası da gayet hoş. Benim için ikinci sırada.Şimdi aşağıdaki canlı performansı iyi izleyin !





Ahahahah, hala gülüyorum, çok eğlenceli olmuş. Çok gençmiş Ekin Cheng o zamanlar. Programda çocuk programı gibi bir şey sanırım ama beni bitiren dansçılardır. Öncelikle ciddiyetleri ve canla başla koreografi uygulamaları nedeniyle kendilerini tebrik ediyorum ancak Ekin Cheng' in her zaman ki müthiş tepkisizliği ile büyük zıtlık yaratmışlar. Genel bir absürdlük var olayda. Bu arada koreografinin ilk aşamalarında hareketler nedeniyle Power Rangers çağrışımı yapıyorlar.  Neyse işte... Parçanın stüdyo versiyonu daha iyi.

İngilizce versiyonunu anmak bile istemiyorum şu yazıda.

O nedenle Eizo Japan versiyonunu buyrunuz... (Animetal ve Anthem vokali Eizo Sakamato' nun 2009 ylında AREA51 gitaristi Yoichiro Ishino ile kurduğu proje grubu)





LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...