Akagami no Shirayukihime' nin ilk sezonu 12 bölüm, 2015 animelerinden. " İzle" demeseler izlemek aklıma gelmezdi diye düşünüyorum. İzlenecek bir shoujo arayışı içinde olanlara, kenarından döndüğüm bu yanlışa düşmemeleri adına Akagami no Shirayukihime' yi tavsiye ederim.
Shirayuki, Tanbarun adlı bir ülkede yaşayan, bitki bilimi ile ilgilenen (bunu animede tıp olarak düşünün ya da alternatif tıp) ve kırmızı saçlı bir kız. İlk anlarda saçlarının ilgi çektiğini anlamasak bile daha sonraları bu kırmızı saçlar yüzünden başının derde girdiğini ve ileride derde girme potansiyelinin yüksekliğini anlıyor insan. Tam da bu saçlar nedeniyle Tanbarun prensi Raj adamını yollar ve Shirayuki' ye saraya gelmesini ve metresi olmasını emreder. Özgürlüğüne düşkün olan Shirayuki, bunun üzerine artık bu ülkede kalamayacağını anlar, gidip metres olmaktan başka diğer seçeneğe oynar ve ülkeden kaçmaya başlar. Bu esnada tesadüf sonucu, başka bir ülkenin ikinci prensi olan Zen ile tanışır. Bir takım olaylardan sonra arkadaş olurlar ve Zen' in ülkesine yerleşir.
İlk bölümde Raj (Jun Fukuyama), "Ayna ayna söyle bana. Ülkedeki en güzel kim?" diye olaya girişince, Shirayuki kaçışı esnasında Zen ve ekibinin konakladığı binaya vardığında içinde cüceler çıkacak sanmıştım çünkü animeye dair hiç bir bilgim yoktu ancak cüceler yerine Zen ve adamları Kiki ile Mitsuhide çıktılar.
Akagami no Shirayukihime aslında türe yeni bir şey falan getirmiyor. Bildiğiniz shoujo işte ama onu güzel yapan şey tutturduğu çizgi ve atmosferi. Bir kere akış tam bir masal havasında seyrediyor ve bu insanı çekiyor. İkincisi karakterler aklı başında karakterler ve buna bağlı olarak olaylar cıvımıyor ya da insanın içini baymıyor. Dediğim gibi tutturduğu çizgi nedeniyle türün örnekleri arasında üst sıralara taşıyor. (en azından benim adıma) O naifliği, tatlılığı o kadar güzel ki ben izlerken şeker kıvamına geldim. Tavsiye ederim, gergin ve sinirli zamanınızda rahatlamak için izleyin.
Shirayuki, aklı başında ve ayakları yere basan bir karakter. Daha en başından beri olayların akışını sağlayan O' nun "hayatıma ben karar veririm, yaşamak istediğim yolu ben seçmek istiyorum" iradesi zaten. Öyle erkek fatma tarzında da değil ya da güçsüz ve cıvık bir karakter de değil. Nazik, ölçülü ve doğrucu.
Her shoujo' da olan kural; herkes ana kadın karakteri bir şekilde sever, bir şekilde etkilenir. Çok küçük ve lafı edilmeyecek ya da oldukça klişe bir şey yapsa bile ana karakter takdir görür, beğenilir, etki yaratır falan...
Evet, Akagami no Shirayukihime de bu kalıba dahil ama animenin atmosferi içerisinde pek göze batmıyor bu durum.
Zen için (seiyuusu Osaka Ryota) pek bir laf söylemeye gerek yok zaten. Romantik, eğlenceli, canı isteyince hırslı, zaman zaman komik... Mitsuhide ve Kiki de izlenesi elemanlar. Bu üçlüye bir de Obi' yi (Okamoto Nobuhiko) eklemek lazım.
Prens Izana, Zen' in ağabeyi, serinin en taş karakteri sanırım. (Seslendirme Akira Ishida ' dan olunca ayrıca sevildi) Karakter hafif sarkastik , zeki ve başarılı bir adam. Bir giriş yaptı, ağırlığını koydu. Ve diğerleri...
2014 yapımı bu Çin filminin yönetmeni Cheang Pou-soi. O zamanlar izlemek için sabırsızlanıyordum, bir kenara ayırmıştım ancak sonrasında unutmuşum filmi. Geçenlerde tekrar görünce artık zamanı dedim ve başladım izlemeye. Bu arada başlığı bu şekilde attığıma bakmayın, çoğu kişi bu filmi beğenmeyecek ve harcadığı zamana üzülecektir.
Film benim delisi olduğum roman ve efsane Batıya Yolculuk' u ele alıyor. Aslında ana karakterlerden (bence ana karakter sayılır) Maymun Kralın, kitabın ilk bölümlerinde anlatılan, Cennete ve Yeşim İmparatoruna baş kaldırısını ve sonrasında Buda tarafından ceza olarak 5 Element Dağının altına 500 seneliğine gömülmesi bölümünü ele alıyor. Hikayede sonradan rahip gelecek, Maymun Kralı oradan kurtaracak ve Maymun Kral da O'na batıya yani Hindistan' a olan yolculuğunda eşlik edecek. Yolda ekiplerine iki arkadaş daha katılacak.
Journey to The West yani Batıya Yolculuk' un üzerine uzun uzun yazmak isterdim ama bunun için çok tembelim. Nesi güzel diyenler için; Maymun Kralı eğlenceli, onun otorite tanımayan tavırları sürekli başını belaya sokması eğlenceli, acı çekmesi üzücü. Hikayede yol arkadaşları birbirini tamamlıyor ve dördü birlikte renkli ve tamamlayıcı bir ekip oluşturuyorlar. Olay bildiğiniz bir macera yolculuğu, düşmanlar, şeytanlar vs... karşısında mücadele ederek Hindistan' a ulaşmaya çalışıyorlar. Zaman zaman üzücü, acı verici, zaman zaman eğlenceli, gülümseten, içinde pek çok duyguyu barındıran bir roman. Bu görünen yüzü. Bir de altında inançlara uzanan, insanın hayatı nasıl yaşaması gerektiğini göstermeye çalışan, birbirinin içine geçmiş inanç sistemlerinin anlatımları var. Ve daha var da var... Haşarı ve eğlenceli görünümün altında derinliği olan bir roman işte.
Filmin ele aldığı kısım yani Maymun Kralın doğumundan ceza almasına kadar olan bölüm romanın içinde olmasına rağmen The Monkey King ya da Tale of Monkey King isimleri altında ayrı olarak basılmış halleri de mevcut.
Neyse filme dönelim;
Yeşim İmparatorunu Chow Yun Fat canlandırıyor. Öyle aman aman bir iş yapmasına senaryo gereği gerek kalmamış zaten. Şeytanı Aaron Kwok canlandırıyor. (Bu adam da yaşlanmıyor sanırım) Cennet muhafızları komutanı ve Güney kapısı koruyucusu olan hırslı ve hakkının yendiğini düşünen Erlang Shen' i Peter Ho canlandırıyor. Sun Wukong yani Maymun Kralı ise Donnie Yen almış üzerine. Burada durup Donnie Yen' i tebrik etmek gerekir. Oldukça başarılı bir iş çıkmış ortaya. Büyük ihtimalle filmi izlerseniz tanımayacaksınız ama yine de Sun Wukong' u başarılı bulacaksınız.
Çin mitolojisini ya da bu hikayeyi bilmiyorsanız bile mitoloji ile ilgileniyorsanız filmde bulabileceğiniz pek çok detay var, bu da işi eğlenceli kılıyor. Cennette dışlanan şeytanın buna gıcık olması ve İmparatora isyan etmesi sonucu cennetten kovulması. Burada İmparatorun kız kardeşi şeytanın yavuklusu olduğu için o da gidiyor mahkum edildikleri yanardağa. Gerçi bu ikisi güzel bir çift olmuş. İskandinav taraflarından yanlış hatırlamıyorsam Loki' nin oğullarından olan ve okyanus dibine gönderilmiş yılan benzeri Sun Wukong' un Doğu Okyanusu Kralından çaldığı ve sonrasında adını unuttuğum sopası olacak ejderha. Sun Wukong' u cennete götürmeye gelen tipin (bunun da Adını unuttum) Hermes misali sandalları falan filan işte. Eh, Sun Wukong benzeri maymunlar Hint destanı Ramayana' da da geçiyor. İşte, rüzgarın oğlu Hanuman veya onun kralı olan amca gibi. Neyse bu paragraf anlamsız oldu, tüm bunlar başka bir yazının konusu.
Film öyle aman aman bir oyunculuk gerektirmiyor. Senaryo ve kurgu basit zaten. Efektler çok kötü. Müzikler çok güzel. Masal ya da efsanelere ilgi duyanlar izleyebilir ama çoğunluğa göre değil sanırım bu film.
Ben zaten beğendim, kaynağı nedeniyle. Bunun dışında Sun Wukong' un performansı araya sıkıştırılmış ufak romanslar, insani detaylar hoşuma gitti. Aslına bakarsanız iyi film değil ama ben sıkılmadan ve keyifle izledim.
Terra Formars' ın animesi hakkında çoğunlukla olumsuz yorumlar görüyordum. Mangasını okumadım ama izleyeceğim diye tutturarak, biraz da çekinerek, 2014 yapımı 13 bölümlük animeye başladım. Sanırım izlediğim dönemdeki ilacım buymuş, keyifle izledim diyebilirim. Dediğim gibi mangasını okumadığım için anime ve manga arasında bir kıyaslama yapabilmem mümkün değil. Olumsuz yorumları anlayabiliyorum çünkü 13 bölüm içerisinde arkada dönen olaylara dahi pek bir bilgi ortaya çıkmıyor sadece bir komplonun döndüğü anlaşılıyor. Rahat olduğum nokta ben ilk sezonu bitirirken elimde 2. sezonun 10 bölümünün bulunmasıydı.
21. yüzyılda insanoğlu Mars' a el atmaya karar verir. Mars' a yerleşimi başlatabilmek için atmosfer ve doğasını dünyaya benzetme kararı alırlar ve en uygun bütçeli programı seçerler. Böylece insanlık Mars' a alg ve hamamböceği gönderir. Bu iki tür Mars'ın yaşanabilecek bir yer olmasını sağlayacaktır. İşte Mars' a hamamböceği gönderen bu kafa, insanoğlunun dehasına ve karakterine bir örnek teşkil eder bana kalırsa ya neyse...
26. yy' a gelindiğinde insanlık der ki; "Haydi, ektiğimiz meyveleri toplayalım" ve 6 kişilik bir ekibi Mars' a gönderir. O da ne! Hamamböcekleri mutasyona uğramış, insan boyuna gelmiştir. Bu 6 kişi ölmeden önce dünyaya bir mesaj iletmeyi başarır. Bunun üzerine U-NASA, elemanları üzerinde deneyler uygulayarak onları kontrollü mutasyona uğrayacak şekilde hazırlar ve yeni bir ekibi tekrar Mars' a gönderir. Amaç Mars'ı bu yeni beladan yani mutasyona uğramış hamamböceklerinden temizleyerek gezegenin kontrolünü ele geçirmek ve dünyada yayılan bir virüsü engelleyebilmek için örnek toplamaktır.
Eh, hamamböceğinden bahsediyoruz. Bir de mutasyona uğramış olanından. Elde böcek ilacı, çamaşır suyu, terlik ile üzerilerine saldırmaya benzemiyor ki normal bir hamamböceği üzerinde bile bu atakların başarı oranı yüksek değil. Bu lanet canlı türü hayatta kalmak konusunda çok başarılı. Bir de insan boyutunda oldukları düşünülünce iş değişiyor. Bu ekip içlerinden bir kaç kişi hariç yine telef olarak hayat veda ediyor.
İnsanlık yılmıyor. Annex 1 adı verilen uluslararası bir proje ile 100 adet, güçlendirilmiş insanı tekrar Mars' a yolluyor. Animede bu ekibi izliyoruz. Bu ekip, daha da güçlenmiş ve ne yazık ki zeki hamamböcekleriyle karşılaşıyor. Bu noktada kendilerine şans dilemekten başka çaresi kalmıyor insanın.
Anime, hamamböcekleri ile ilgili pek çok sözün hafızanızda tekrarlanmasına izin veriyor. Örneğin; birini öldürürsen yerine 30 tanesi gelir gibi. Anime yüzünüze sadece hamamböceği gerçeğini çarpmakla kalmıyor ayrıca böcek aleminde sizleri bir yolculuğa çıkarıyor.
Bu hamamböceği geyiğinin dışında, animenin atmosferi karanlık sayılır. Öyle neşeli, cici bici bir şey beklemeyin. Kan, fırlamış beyin ve organlar her yerde. Sansürlü olanını da izleyebilirsiniz. 13 bölüm içinde, inişte birbirinden ayrılmak zorunda kalan ekiplerin hayatta kalma mücadelesini izliyoruz. Arkada bir numaralar, ihanetler, siyasi komplolar dönüyor ancak sadece hissettiriliyor çünkü 13 bölüm içinde daha çok kim kimin kafasını patlatacak, kimin kolu bacağı kopacak, her şey iyi giderken kim parçalara ayrılacak gibi noktalara değiniliyor. Ha, benim son derece hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim, kafamı yormadım. Kötü gidişata kendimi hazırlamıştım.
Bazı karakterleri de sevdim, bazılarına sempati duymadım desem yalan olur ama Joseph olayı kalbimi kırdı bak şimdi. İlk bölümde yarattığı eğlence Ve muzipliğiyle güzel giriş yapan Joseph kardeşi ancak son bölümde tekrar görebilmenin ve hangi yamaçlarda dolaştığını bilememenin üzüntüsünü yaşadım.
Adolf' a çok yüklendiler, yüklendikçe yüklendiler mesela, üzdüler.
Rus amca, Michelle, Kaptan, Akari, Marcos ile Alex ve diğerleri ile hoş vakit geçirdim.
Neyse daha fazla saçmalamayayım ama Terra Formars, sanırım izlediğim dönemde tam da ihtiyacım olan animeymiş.
Bu arada animenin açılış ve kapanış parçaları TERRASPEX' den " Amazing Break" ve "Lightning" , çok hoş bence.
Kim kimi böcek olarak görüyor acaba, hahahaha.....
2015 animelerinden Classroom Crisis 13 bölüm. Öylesine dan dun başladığım bu animede beni gülümseten noktalar olmadığını söylersem yalan söylemiş olurum.
Gezegenler arası seyahatin başladığı yıllarda çoktan Mars kolonileri de kurulmuştur. Bu gezegenler arası uzay yolculuğunun babası sayılan olay ise iki lise öğrencisinin icat ettiği roket ve motoru.
Kirishina Corp - ki bu şirket bu iki liseli çocuğun köklerini attığı şirket - Mars' ta bir arazi üzerine kendi tesisini açmıştır. Mars üzerindeki bu tesiste ayrıca yetenekli bulduğu öğrencileri alıp yetiştirdiği bir sınıf açmıştır. Çocuklar burada hem eğitim alıp hem çalışırlar. Mezun olduklarında da işleri garanti işte. Görünüşe göre alan karlı veren karlı. Sera Kaito ise kendi jenerasyonunun dahisi olmakla birlikte bir şirket çalışanı ve bu çocukların öğretmenliğini yapmakta. Bu bölümün adı da A-TEC. Bu A-TEC elemanları, bireysel ve ekip olarak çalışkan çocuklar. Amaçları yeni motor geliştirmek ve böylece mesafeleri daha aza indirirken aynı zamanda yakıttan tasarruf sağlamak ve çevre kirliliğini azaltmak vs... Kirishina' nın bunlara ayırdığı bir bütçe var. Daha sonrasında, şirketin CEO' sunun üvey kardeşi, genç yaşına rağmen iş hayatındaki başarılarıyla göz dolduran, tam bir iş adamı tavrıyla gezen ve win-win stratejisinin hararetli bir savunucusu olan Nagisa Kiryu buraya sınıfın bir öğrencisi aynı zamanda bunların patronu olarak transfer oluyor. Bu gelişmenin ardından olaylar başlıyor. Departmanın bütçesi kesiliyor," ne yapacaksanız %30'luk bütçe ile yapın" deniyor. Sonra "sizi 6 ay içinde kapatacağız, ne yapacaksanız yapın " deniyor vs...
Classroom Crisis' i dikkate değer yapan noktalardan bir tanesi, klasik senaryosunun ardında işleyen iş hayatına dair gerçekler; bu söyleyeceklerim ağırlıklı olarak özel sektör için geçerli.
Bir şirkete girer, özverili bir şekilde çalışırsınız. Hatta kimi insanlar benim hiç anlayamayacağım bir şekilde şirketi ailesi, kimliği olarak görmeye başlar. Neyse siz artık rayına oturmuş hayatınızda mutlu mesut ilerler ve şirket ile ilgili hiç bir sorun görmezken sizi bir anda kapının önüne koyabilirler ya da departmanınızı değiştirebilirler. Bunun için çok geçerli bir sebebe de gerek yoktur , mali krizleri geçtim, çoğu zaman patron değişikliği bile bu duruma yol açabilir.
Yine geçerli sebeplere dayanabilir ya da dayanmayabilir, aniden bölümünüzün bütçesini kesebilirler. Masa başı iş yapıyorsanız, napacak adam? Bilgisayarın fişini mi çekecek elektrik gidiyor diye? Hayır, kırtasiye giderlerinden başlayacak, fotokopi makinesini şifreli kullanıma verecek, fazla floresanları sökecek sonra çalışanları çıkarmaya başlayacak. Maksat maliyeti kısmak, Neden? Çünkü bütçe kesildi. Bunları genelliyorum, çalışılan sektöre ve alana göre örnekler özelleştirilebilir.
Hatta abartarak, tedarikçilere yapılacak ödemeyi 1000 birimden 500 birime indirdik ama normalde 1000 birime 250 tane alıyorken şimdi 500 birime 500 tane al diyebilirler bir sabah aniden.
Yine abartarak, sizin bütçeyi kıstık ama projeyi şu bütçe ile eksiksiz tamamlayın da diyebilirler. . Hayal gücünüze kalmış.
Zaten çoğunlukla şirket içindeki bir departmana bütçe kısıntısı haberi geldiğinde yusuf yusuf atmosferi başlar. "Winter is coming" düşüncesi çalışanlara hakim olur. Departmana bağlı olarak değişir bu ama eğer üretimde iseniz elinizdekini tamamlayamazsanız "kara günler geliyor"un habercisidir. Daha farklı bir bölümde iseniz yeni iş arasanız iyi olur.
Burada da arkadaşlar bu yukarıdakileri yaşıyor ama bu arkadaşlar çok genç ve idealist oldukları için bu gerçeğin farkına varacak durumda değiller.
Animede geçen bir mevzu daha var ama buna bizim ülkede pek rastlayamazsınız. Konu "Fazla Mesai". Normal şartlar altında fazla mesaiye kaldığınız kadar ek ücret alırsınız. Bu kanunla düzenlenmiştir. Yanlış hatırlamıyorsam bir ay içinde kalabileceğiniz fazla mesai saati bellidir. Bunun üzerine çıkamazsınız. Ütopya tabii! Fazla mesai, hem de ücretsiz olanından, bizde bir adettir. Çünkü çoğunlukla işlerinizi mesai saatleri içinde bitiremezsiniz. - Bu gözler mesai saatinde yatıp fazla mesaiye kalarak fazla maaş almayı hesap eden gözler de gördü ama çok sınırlı çünkü ülkede fazla mesai ödeyen şirket sayısı çok az - Ülkemizde işverenler çalışanlarının bir nevi Superman olduğunu düşündüğünden 3 kişilik işe 1 kişi istihdam etmeyi işin şanından sayarlar çoğunlukla. Neyse, bu konuyu uzatmayalım. Animede arkadaşlar iş kolik ve hevesli olduklarından üstleri tarafından sık sık "fazla mesaiye kalamazsınız, çalışan haklarına aykırı, bizi de zor duruma düşürmeyin" diye uyarılıyorlar. Bu noktalar gözlerim yaşarmadı değil.
Patron çıkmadan çalışan çıkmaz konusu. Evet, bir nevi mahalle baskısı var bu konuyla ilgili ülkemizde. Arkadaşlar animede bunu kendi lehlerinde kullanıyorlar çünkü iş dışında bir sosyal hayatları yok.
Bir şekilde işten çıkarılmaya zorlanıyorsunuz ya da şartlarınız zorlaştırıldı falan... Ne yaparsınız? Sendikalar vardır onlara başvurursunuz. Ben şimdiye kadar greve gidip isteğini alan işçi görmedim gerçi. Alır gibi olup, olay soğuyunca işten çıkarılıyorlar genellikle. Burada da arkadaşlarımız sendikanın desteğine başvuruyor. Sera Kaito' nun acımasız iş hayatıyla yüzleşmesini burada görüyoruz. Alanında bir dahi olmasına rağmen, işçi - işveren arasındaki ilişkileri okuyabilmek ve anlayabilmekten ne kadar uzak, dönen stratejilere ne kadar yabancı olduğunu ve ne kadar aciz kaldığını hem kendi görüyor hem de izleyene gösteriyor.
Bunun dışında sendika - siyaset, siyaset - politika arasındaki ilişkilere de değiniliyor anime içerisinde. Bu ekip dönen tüm bu dolapların, arkada gelişen stratejilerin ortasında olmasına rağmen, Nagisa hariç bunlara bir o kadar uzak.
Uzatmayayım, animenin genel gidişatının ardına eklenmiş bu noktalar (öyle üzerinde çok detaylı ve ince durulmamış olsa dahi) ve bazı diğerleri nedeniyle Classroom Crisis' i izlerken eğlendim ben. Gerçi sonunda bir aşk üçgeni yaratmasalar daha iyi olacakmış ama ortalama bir anime olmasına rağmen benim hoşuma gitti diyebilirim.
Fuyang doğumlu Mai Jia, esas ismiyle Jinag Benhu, Çin' in en popüler yazarlarından bir tanesi. Şu ana kadar yazdığı kitapların satış rakamları oldukça fazla. Mai Jia' nın Türkçeye çevrilmiş iki kitabı bulunuyor. Bunlardan ilki Deşifre Deha diğeri ise Birim 701: Rüzgarı Dinleyenler. Deşifre Deha' yı okumadım henüz, ileride belki...Gelelim Birim 701' e.
Mai Jia uzun yıllar boyunca Çin İstihbarat Servisinde çalışmış. Her iki kitabında da kriptografi önemli yer tutuyor. Birim 701, zamanın Çin İstihbarat Servisinin önemli birimlerinden bir tanesi. İçinde 3 farklı departman bulunuyor. İnsanlar burada yıllarca büyük bir gizem ve izole edilmişlik içerisinde çalışıyor sonra emekli oluyor hatta ölüyor. Zaman geliyor ve buranın personelinin dosyaları üzerindeki gizlilik kalkıyor, kimisinin hemen kimisinin daha sonra... Böylece yazar, söylediğine göre, bu insanlarla yaptığı röportajların ardından bu kitabı oluşturuyor.
Kitap aslında bu birimde çalışan dört ya da beş kişinin hikayesini anlatıyor. Olayların geçtiği dönemler 70' ler ve 80' ler hatta biraz daha önceleri olduğu için öyle yüksek teknolojili, süper maceralı hikayeler beklemeyin. Şöyle söyleyeyim daha bilgisayar bile yok o dönemlerde. Radyo sinyalleri dinleniyor, sinyal ya da şifreler çeşitli yöntemlerle kırılmaya çalışılıyor. Hikayeler ise uçuk kaçık veya süper hikayeler değil ancak kitap yine de kendini okutuyor. Bunda kitabın dilinin önemi büyük. Çok basit ve sade bir dili var kitabın.
Martı Yayınlarından çıkan kitabın çevirmeni Derya Engin. (Bundan pek emin değilim, teyit için araştırdım biraz ama bulamadım, sanırım İngilizceden Türkçeye çevrilmiş.)
Kitabın en büyük pozitif noktası akıcı dili. Bunun dışında merak edenler için vakit geçirmek adına bir seçim olabilir.
Geçen hafta canım çok sıkkınken yaptım bu listeyi, öylesine...
Liste anime müziklerinden oluşuyor. Ağırlıklı olarak enstrümantal parçalardan oluşuyor.
Anime açılış ve kapanış parçaları bu listede yer almıyor, daha çok anime esnasında çalan parçalar, tema müzikleri gibiler yer alıyor.
Youtube üzerinden dinlenince arada sırada saçma şeyler karşınıza çıkabiliyor 8tracks' in politikası gereği ama bu konuda yapılabilecek bir şey yok ne yazık ki.
K ya da K Project, insanı değişik duygulara sürükleyen animelerden biri. İnsan beğendi mi yoksa beğenmedi mi pek anlayamıyor. Bazı açılardan başarılı ama hikayeyi sunuş ve kurgu sorunları var ne yazık ki. Ha daha kişisel bakarsak beni sıkmadı. Zaten 13 bölüm. Hemen izlenebiliyor. Malzeme iyi, daha iyisini hak ediyormuş tarzı animelerden.
Kurguya ileride değineceğim ama şu tema müziği benim sinirlerimi gerdi. Animede hoşlanmadığım noktalardan bir tanesiydi benim için.
Animenin konusuna girmeyeceğim. Yaratılan alternatif dünya, atmosfer, karakterler, bahsedilen 7 kral, bunların güçlerinin dayandırıldığı noktalar iyi, hoş.
13 bölüm için çok fazla karakter var sanki. Hepsi de ayrı ayrı üzerinde durulası ama işte 13 bölümden bahsediyoruz. 7 kraldan söz ediliyor ama bazıları hiç görünmüyor. Hoş seride geçen ve bizlere görünen karakterlerin de bir kısmı arada heba olmuş hissiyatı yaşatıyor. (Renkler ve çizimler bana göre güzel)
Karakterler bakacak olursak, misal Fushimi' yi ele alalım. (seiyuusu Miyano Mamaro bu arada)
Şimdi bu eleman kırmızılardan mavilere geçmiş. Eski takım arkadaşı Misaki ile doğal olarak aralarındaki bağ nedeniyle sürekli kapışıyor. Karakterin güç istencini de anlıyorum. Fushumi- Misaki en fazla ele alınan ikili ama Fushimi' nin tam olarak ne istediği veya eyleminin nedenselliği bana kalırsa yine de havada kalıyor ya da ben anlamadım.
Suoh Mikoto: Serinin en taş, en karizmatik karakterlerinden, orası tamam. Ayrıca eleman, tek kelimelik cevapları ve en kısa şekilde cümle kurma anlayışıyla benim rekorumu da elimden aldı. 13 bölüm boyunca adamın ağzından bir paragraflık malzeme çıkmamıştır ana karakter olmasına rağmen. Bu nedenle kendisine idolüm gözüyle bakıyorum.
Munakata: Mavi Kral. Mikoto' nun hem dostu hem iş nedeniyle düşmanı. Bunlar boş bulduklarında kapışıyor zaten. (seiiyusu Sugita Tomokazu)
Yatogami Kuroh: Serinin en sevdiğim karakteri olabilir. ( Seiyuusu Ono Daisuke bu arada ) Karizmasının yanında yemek yapıp, dikiş dikebilmesi de gözüme girme sebeplerinden. Ara ara maymuna bağlıyor ama yapacak bir şey yok.
Isano Yashiro (Seiyusu Namikawa Daisuke) Animenin ana karakteri. Üzerine çok bir şey yazmayacağım ama oradan oraya savruluyor işte.
Neko, sevimli ama ara sıra sinir bozucu olabiliyor.
Şu animenin kurgusu daha adam akıllı ele alınsa, hikaye gidişatı daha düzgün sunulsa , biraz daha fazla bölüme yayılsa daha iyi olurmuş.
Kısa olduğu ve fazla vakit istemediği için izlenebilir bir çalışma olmuş.
K: Return of Kings
Bana kalırsa çizim, renk falan iyi hoş ama geri kalan açısından yine vasat olmuş. Üzerinde çok bir şey yazmaya da gerek yok ama kesinlikle o tema müziğinden hiç hoşlanmıyorum.
Keşke Awashima' nın göğüslerini ve iç çamaşırını sürekli göze sokacaklarına biraz karaktere yüklenselermiş. Bu sezonun en iş yapanı Kusanagi. Green ekibi renk getirmiş biraz.
İyi ki 13 bölüm. Bu haliyle daha fazlası olmazmış.
İkinci bölümün ardından, Ocak -Şubat - Mart aylarında yayınlanmış single ve albümlerde yer alan parçalar içerisinde en sevdiğim 15 parçayı sıraladığım listenin üçüncü ve son bölümüne hemen geçiyorum. Son ve final bölümü olması nedeniyle ilk beşim için 5. sıradan başlıyorum.
5 - Flumpool - Yoru wa Nemureru kai
2007 çıkışlı olan Flumpool oldukça popüler bir grup."Yoru wa nemureru kai" Şubat ayında single olarak yayınlandı. Parça grubun Mart tarihli albümü EGG' de de yer alıyor. 2016 animelerinden Ajin' in açılış parçası.
4 - Vistlip - Contrast
2007 çıkışlı Vistlip sevdiğim gruplardan bir tanesi. "Contrast" grubun Şubat tarihli aynı isimli single' ında yer alıyor. Bu single' ın ardından bir de mini albüm geldi, ilgilenenlere duyurulur.
3 - Far East Dizain - Inhale
Far East Dizain her ne kadar 2015 çıkışlı bir grup olsa da üyeleri aslında bir o kadar tanıdık. Her şeyden önce grupta Leda var.Galneryus ve DELUHI' nin gitaristi Leda' nın yeni grubu Far East Dizain. Grupta yine DELUHI' den tanıdığımız Sujik de yer alıyor. Bas, TweİT' ten Ryu, vokal ise CodeRebirth' den Keita. Far East Dizain' ın çalışmalarını merakla bekliyordum, hayal kırıklığına uğramadım. Mayıs ayında grubun yeni bir single' ı daha yayınlandı bu arada.
2 - WHITE ASH - Ledger
WHITE ASH, 2010 çıkışlı bir rock grubu. Bu grubu beğenerek takip ediyorum. Ledger aslen 2015 tarihli Insight/Ledger adlı single' da yer alıyor. Mart tarihli SPADE 3 adlı albümde de yer aldığı için atlamadan geçemedim çünkü bu parçayı seviyorum.
1 - GLAY - Sora ga Aozara de Aru Tame Ni
İlk sırayı Glay' in alması benim için sürpriz değil. Parça Glay' in son single' ı G4 IV' de yer alıyor.
Gelelim bu yazının bonus parçasına.
LOCAL CONNECT - Gold
Böylece 15 parçalık liste tamamlanmış oldu. Bakalım ileride belki tekrar...
2015 yapımı bu Kore filminin yönetmeni Hong Seok-Jae. Filmde Byun Yo-han ve Lee Joo-seung yer alıyor. Konu aslında internetle haşır neşir olan çoğumuza pek yabancı değil.
Bir askerin intiharı üzerine online yorum yapılır. Twitterda bir kullanıcının yaptığı bu yorum diğerlerine ters gelir. Bunun üzerine online linç yavaş yavaş başlar ancak kullanıcı kadın geri adım atmak yerine sözlerinin arkasında durur hatta biraz daha agresif davranır. Bunun üzerine online gençliğin çoğu oldukça gaza gelir.
Online canlı yayın yapmakta olan ve kendince takipçileri olan bir genç, yayınında kadına giydirerek, bu kadın twitter kullanıcısına uyuz olduğunu ilan eder ve kadını klavye başında linç etmekle meşgul kişileri toplanıp canlı yayında kadının evine gitmeye ve kadına özür diletmeye davet eder. Gaza gelmiş gençlikten 8 kişi bu daveti kabul eder, yayıncı ile birlikte 9 olurlar, çocuğun yayın yaptığı internet kafede buluşurlar ve eve doğru yola çıkarlar. Bu 9 kişinin arasında telefonunu, tabletini elinden düşürmeyen, sosyal medya ve online forumlarla içli dışlı olan Yong-Min ve Yong-Min' in "hadi gidelim, eğleniriz" diye davet ettiği bunlara daha uzak ve mesafeli duran Ji-Woong'da vardır. Bu ikisi polislik sınavına hazırlanmaktadır.
Bu 9 andaval yayın yapılan cafede buluşurlar, kadının apartmanının önüne gelirler hatta orada anı fotoğrafı çektirirler. 9 kişi ev basıp, özür diletecekler!! Oldu canım gözlerim doldu... Neyse eve girdiklerinde ise kendini asmış kadınla karşılaşırlar. Olaylar bundan sonra başlar.
Polis olayın intihar olduğunu belirtip dosyayı kapatır ama bu 9 kişinin kafasında cinayet olabileceğine dair şüpheler oluşur. (Belki de böyle düşünmek daha iyi gelir onlara) Bunu sadece kendi aralarında dile getirmekle kalmazlar hemen online olarak paylaşırlar. Takipçileri artar. İnternette kadının nasıl öldürüldüğüne dair makaleler, yorumlar, senaryolar dönmeye başlar. Katili aramaya başlarlar. Kadının gerçek kimliği, internetteki kimliği zaten ortaya çıkmıştır. Kimlerin kuyruğuna basmış, kimlerle twitter üzerinden kapışıp, foyalarını ortaya çıkarmış bunlar birbir dökülür. Yong Min ve Ji Woong, kadının gerçek karakteri hakkında da az buçuk bilgi edinir ve olaylar döner dolaşır...
Konu dikkat çekici bir konu, evet. Hem olayların artık nasıl işlediğini görmek hem de insanların neye kaptırıp gittiğini görmek açısından iyi bir örnek. Misal bu 9'u kafede buluşuyor, yan yana oturup chatleşiyor. Ji Woong "niye net üzerinden konuşuyoruz?" diye soruyor. "Napalım, birbirimize kendimizi mi tanıtalım?" diye ağzının payını veriyorlar ama yan yana geldiklerinde bile yüz yüze konuşmaktan ziyade internet üzerinden sohbet eden bu 9 kişi birlikte ev basmaya gidiyor. Hani hiç sonuç falan düşünmeden, canlı yayında ev basmaya gitmeleri de ayrı bir konu.
Bunun dışında filmde benim kafamı karıştıran bazı noktalar olduğunu belirtemeden geçemeyeceğim. Misal, intihardan sonra bunlar sorgulanıp serbest bırakılıyor sonra katilin peşine düşüyorlar. Bu esnada kızın dairesindeki eşyaları ailesi tarafından toplanmış. Bu 9' u elini kolunu sallayarak daireye giriyor, kapı kilitli değil. Etrafta yani apartmanda güvenlik ya da bir komşu da "Napıyorsunuz? Kimsiniz?" diye sormuyor. Yani bizim buralarda olsa dedikoduya aç komşu teyzeler yakalarından düşmezdi. Sonra kız ölmüş ama bilgisayarı hala dairede hatta bu çocuklar kızın bilgisayarını açıp, karıştırabiliyor. İnterneti hala bağlı, kızın bilgisayarından nete bağlanıyorlar...
Filmin yönetmeni, senaryoyu oluştururken gerçek bir hikayeden yola çıktığını belirtmiş. Ağırlıklı olarak filmde ele almak istediğinin bir polisiyeden ziyade, bu online ortamın ve klavye delikanlılığının sonuçlarını göstermek olduğunu söylemiş. Şimdi adam böyle deyince yukarıdaki kafamı karıştıran noktalar konusunda pek bir şey diyemiyorum tabi.
Byun Yo Han ve Lee Joo Seung' un performanslarını beğendim ben. Film genel anlamda gerek konusu gerek işlenişi açısında iyi. Ama anlayana tabii!!
Mobile Suit Gundam Iron Blooded Orphans 25 bölümlük, diğer Gundam serileri ile direkt bağlantısı olmayan (ama ortak noktaları olan) 2015 yılında yayınlanmaya başlayan bir anime.
Beklentim yüksek başlamıştım ancak ilk bir iki bölümde endişelenmeye başladım. Çok farklı bir senaryo ya da durum olacağını beklemesem de ilk iki bölüm bir şekilde beklentimin oldukça altında kaldı. Bu durumda Kudelia Aina Berstein' ın (isminde hayır yok) o ilk bölümlerdeki (gerçi sonra da devam ediyor) insanı son derece rahatsız eden şovenist, altı boş ve gerçeklerden uzak, vıcık vıcık idealizminin ve salakça tavırlarının da etkisi vardı muhtemelen. Ancak yanlış hatırlamıyorsam 3. bölümden sonra seri iyi bir akış yakaladı ve benim için gerisini iyi toparladı.
Bu anime diğer Gundamlardan bağımsız olsa da bir farklılık getirmiyor, esasen kurgu ve senaryo olarak benzer şekilde ilerliyor hatta aynı şablonu kullanıyor diyebilirim. Kolonileştirilmiş gezegenler (burada ana odak noktası Mars), yüksek yaşam düzeyi ve kalitesine sahip bir kitle dışında umutsuz ve sefil hayatlar süren insanlar, beliren bir umut, fraksiyonlar arası çatışmalar arasında bu umudu güç ile taşımaya çalışan bir grup, ortaya çıkan Gundam ve onu kullanan çocuk pilot vesaire..... ama yine de animenin güçlü yanları var ve insanı bağlıyor.
Ha tabii bunlar benim sevdiğim şeyler genelde, animeyi beğenmemde temel neden bu olabilir. Animeyi sevmemem için neden yok; her şeyden önce meccha. Uzayda, Mars ve Dünyada yer alan mobile suit aksiyonları (uzay aksiyonları her zaman favorim), umutsuz durumlar, hafif melankoli, iyi oluşturulmuş karakter ve bağlantıları, dünya ve kolonilerini kontrol altında tutan ama sorsan uzaktan izleyen kendi amacını kaybetmiş bir askeri güç, siyasi ve politik yolsuzluk ve genel bir yozlaşmışlık, arkada dönen komplolar, birbirinden farklı ve çarpışan güç odakları ve bunların ucunda hayatlarını ortaya koyan tipler, ölümler...
(Serinin açılış ve kapanış parçaları bana kalırsa çok başarılı. Animenin ilk açılış parçası MAN WITH A MISSION' dan "Raise Your Flag")
Mobile Suit Gundam Iron Blooded Orphans kolonileştirilmiş Mars'ta başlıyor. Gezegende, dünyadaki ekonomik bloklar tarafından otonom bölgeler yaratılmış. Bu Mars'taki insanların her konuda dünyaya bağımlı olması demek ve bu insanlar kötü şartlar altında hayatlarını devam ettiriyorlar. Bunun dışında Mars'ta doğanlar, ilerleyen bölümlerde durumun sadece Mars ile sınırlı olmadığı diğer uydu ve koloniler için de aynı olduğu görülüyor, safkan dünyalılar kadar değerli sayılmadıkları için ayrımcılığa da uğruyor.
300 yıl kadar önce yaşanan büyük savaşı bastıran Gjallarhorn, o zamandan beri dünya ve kolonilerinin askeri gücü olup güvenlikten sorumlu. Sözde her şeyi uzaktan izliyor, yürütmeye saygılı ancak uzun süreden beri gücü elinde bulunduran askeri bir yapı daha doğrusu bir güç olarak yozluktan ölmek üzere ve pek tabii bu yapıyı pek bir soylular, pek bir asiller, adalet tutkunları oluşturuyor. O derece soylu ve eşitlikten yanalar ki safkan dünyalılar her zaman söz sahibi. O derece adalet tutkunular ki sorgulamaktan uzaklar, emirleri sorgulamadan itaatte kusur işlemiyorlar. (istisnalar hariç) O derece üstünler ki, sarsıldıkları an öfkeye tutunarak intikam peşinde koşuyorlar.
Çocuk sayılabilecek Kudelia Aina Berstein, Mars' ın asil tabakasından ancak Mars Özgürlük Hareketinin simgesi. Dünya ile ilişki halinde, amacı Mars' ın haklarını geri alabilmesi ve şartlarının iyileştirilmesi. Ortam o kadar pis ki, saf bir sembol olarak görülüyor. Dünya bloklarından bir tanesinin başbakanından "Gel evladım, seninle bir kısım meseleleri görüşelim" diye çağrı aldığında Mars'ta bulunan CGS' nin kapısını yine idealleri doğrultusunda çalıyor - çünkü sıradan insanları falan tanıyacak - ve kendisine dünyaya kadar eşlik etmelerini istiyor.
CGS, çoğunlukla çocuk askerlerden oluşan hatta onları bir nevi köle olarak kullanan, taşeron ordu ya da güvenlik şirketi gibi bir yapı. Çocuklar, bir operasyon geçirerek Alaya-Vijnana adı verilen bir parçayı vücutlarına taktırıyor, omuriliklerine bağlatıyorlar. Bu çalıştıkları ya da kullandıkları makinelere bağlanmalarına ve onlarla daha fazla uyum içinde hareket etmelerine olanak sağlıyor. Bu çocukların bazıları köle olarak buraya satılmış durumda, bazıları ise para için burada bulunuyor. Kudelia buraya geldiğinde, O' nun dünyaya gitmesini istemeyen Gjallarhorn' un bir ekibi burayı basıyor. Bu esnada buradaki yetişkinler, bu çocuk askerleri yem olarak kullanıp ölüme gönderirken kaçmaya çalışıyorlar. Sonucunda çocuklar oldukça kayıp veriyorlar ancak Mikazuki' nin depoda duran Gundam' ı kullanmasıyla bu baskını geri püskürtüyorlar fakat takdir alacaklarına geri gelen yetişkinlerden dayak yiyorlar. Bunun üzerine hazır patron kaçmışken yaşayabilmek için burayı ele geçirelim diyen bu çocuklardan biri olan Orga, diğerlerini de arkasına alarak CGS'yi ele geçiriyor, adını Tekkadan yapıyor ve Kudelia'yı dünyaya götürme işini (bu aynı zamanda Gjallarhorn ile kafa kafaya girmek demek) üzerlerine alıyor ve grubun yolculuğu başlıyor. Uzayda geçen bölümler, dünyada geçen bölümler ve son.
(Animenin açılış ve kapanış parçaları içerisindeki favorim bu kapanış parçası. Bölümlere yedirilmiş olmasının da etkisi vardır mutlaka. MISIA - Orphans no Namida)
Karakterler bana kalırsa iyi. Orga, liderlik yetenekleri kuvvetli olan biri. Amacı, değer verdiği arkadaşlarına ait olabilecekleri bir yer yaratmak, bunun kurbansız olamayacağını bilmesine rağmen. Anime ilerlerken tüm yeteneğine rağmen, deneyimsizliği ve dünya hakkındaki bilgisizliği gibi nedenlerden dolayı yaşadığı sıkıntılar, liderliğin getireceği sorumlulukları bilmesine ve taşıyacağına karar vermiş olmasına rağmen geçirdiği sarsıntılar, geri adım atmamasına rağmen omuzlarına binen yükün ağırlığı gibi durumlar karaktere ve animeye boyut kazandırıyor. Orga' nın önderliğinde Tekkadan' ın kazanmaya çalıştığı durum ve verdiği mücadele kendini izlettiriyor zaten.
Mikazuki, soğuk ve sosyal becerileri fazla olmayan biri olmasına rağmen inanılmaz bir içgüdüye ve güce sahip. Orga ile çocukluk arkadaşı olmalarına rağmen aralarındaki bağın daha kuvvetli olduğu görülüyor. Mikazuki de animenin genel hatları gibi gri. Soğuk, Orga' nın koyduğu hedefin önüne çıkan her şeyi yok eden, zaman zaman çok vahşileşebilen ancak arkadaşlarını sonuna kadar koruyan biri. Çoğu zaman arkadaşlarını son anda kurtaran bir kahraman olarak görülürken kimi zaman acımasız ve soğuk kanlı bir katil olarak görülebiliyor. Bu biraz da nereden baktığınıza bağlı.
Bu ikisi dışındaki karakterler de iyi bana kalırsa.
Anime birden fazla noktayı ele alıyor ve aslında çok karanlık bir ortam sunuyor. Çocuk askerler, köleler, hatta çocuk köleler gibi. Bunun dışında Turbine ekibi ve Naze' nin haremi farklı şekilde ele alınarak her ne kadar sıcak bir renk sağlamış olsa da arkasında acı bir durum barındıran bir gerçek olarak sunulmuş. Tüm bunların ardında ise bunları kullanan siyasi ve politik güçler ya da simalar duruyor. Gjallarhorn' da kendi içinde farklılık gösteriyor sayılır. Büyük bir yapı olmasına bağlı olarak içinde farklı çizgide gruplar, kendince nedensellikleri olan karakterleri barındırıyor. (belki bu taraf biraz daha detaylandırılabilirmiş.)
Anime bu koyu atmosfere dayanarak -motivasyon açısından -gerçekçi. Yani şimdi bunlar eğitim almamış çocuk askerler. Yaşamak için öldürmüşler. O nedenle pembe hayaller peşinde koşarken (kendilerince) ya da dünya onları devrim liderini koruyan kahramanlar veya bu uğurda kanlarını akıtacak romantik devrim savunucuları olarak görürken aslında durumun ölüm-kalım savaşları olduğunu ve geleceklerinin bunu üzerinde yattığının bilincinde olarak dan dun dalıyorlar çarpışmalara. Hiç öyle rakibime nazik davranayım, seçkin stratejiler kasayım, teke tek düelloya gireyim tavrında değiller. Zaman zaman acımasız bir boyuta yükseliyorlar serinin ana merkezi olarak.
Animenin açılış ve kapanış dışındaki müzikleri de oldukça hoş ve animeye uyumlu.
Bunun dışında bu evrene benden daha fazla ilgisi olanlar çoktan fark etmiştir. Bu animede mobile suitler daha fazla yakın dövüş içindeler. Bence anime ve ortamına uygun olmuş. Fazla teknolojik alet edavat kullanmıyorlar. Lazerler, süper sonik mermiler falan yok. Normal sayılabilecek mermiler, çekiç, örs,kılıç falan kullanıyorlar.
Dediğim gibi yenilikçi olmamasına ve şablon bir kalıp izlemesine rağmen bana istediklerimi verdi bu anime. İyi yanları da cabası. Bu yıl 2. sezonu da geliyormuş. Hadi yine iyiyim ^^ Seviyorum ben böyle şeyleri.
(Animenin ikinci açılış parçası BLUE ENCOUNT - Survivor)