16 Ekim 2011 Pazar

TOKYO MAGNITUDE 8.0: Beni Vurdu...



Evden çıkmamaya karar verdiğim bir gün, günler öncesinden ilk bölümünü izlediğim bu animeye devam etmeye ve bitirmeye karar verdim. Vermez olsaydım!! Şu anda bu yazıyı yazarken bu animeyi bana veren arkadaşa saydırıyorum! Zaten kendisine tekme tokat dalmaya karar verdim. Anime bittiğinde dışarı çıkıp yürüyüş yaptım sözde evde kalacak olan ben.

Animenin adından ve benim bu etkilenişimden yanlış manalar çıkmasın. Beni derinden vuran animenin adından da anlaşılacağı üzere deprem ve görüntüleri üzerine olması değil tamamen başka bir şey!






Baştan başlayayım. Netsuka Takahashi' nin yazdığı ve Masaki Tachibana' nın yönettiği 2009 yapımı bu 11 bölümlük anime 2009 da zaten ödül kazanmış. Yapımcıların ana hedeflerinden bir tanesi beklenen Tokyo Depremi şehri vurduğunda olabilecekleri mümkün olduğunca birebir yansıtmakmış. Deprem anı, hasarlar, ardından gerçekleşecekler vs...Animede depremin 2012 yılında gerçekleşeceği varsayılmış. Gerçekten de birebir durumu yansıtabilmek için oldukça kapsamlı bir araştırma yapmışlar. Artçı şoklar, oluşacak panik, insanların nasıl yönlendirileceği, hastanelerin durumu vs... Bu noktalar açısından çok başarılı anime.

Deprem esnasında kardeşi Yuuki ile birlikte şehrin bir köşesinde Robot Sergisinde olan Mirai, depremin ardından kardeşiyle birlikte yine kızı ve annesi şehrin bir ucunda olan Mari ile tanışıyorlar ve eve yürüyerek dönüşlerinin hikayesi anlatılıyor.





Serinin başarısının ikinci noktası bu üç karakterdir bana kalırsa. Ergenlik döneminde, ailesinden hoşnut olmayan, karamsar, gelecekte ne yapmak istediği hakkında bir fikri bulunmayan, insanların hala onu çocuk yerine koymasından bunalan, insanların kabalıklarından bıkmış, dünyadan nefret eden bir Mirai, ablası ve ailesiyle birlikte daha çok vakit geçirmek isteyen bir Yuuki , kızını tek başına büyütmeye çalışan, kocasının ölümüyle kendi başına hayatta durabilmek için daha da güçlenen, doğruları olan Mari.

İzlemeyenler için detaya girmeyecek olsam da dileyenler yine de devamını okumaktan kaçınsın...

Herşey Mirai' nin bu dünya yok olmalı diyerek telefonuna not düşmesiyle başlıyor ve sonra dönüş hikayeleri...

Etkileyici nokta 3; Gerçek insanları anlatıyor. Hepimizin yaşayacakları ya da yaşayabilecekleri... Böyle bir kaos anında önündekini ezerek geçecek insanlar... Bir çocuğun çırpınışına önem vermeyecek insanlar...Yolda kalana yardım etmeyecek insanlar... Tanımadığı bir yaralıyı kurtarmak için hayatını tehlikeye atacak insanlar... O anda sadece kendini düşünecek insanlar... O anda sadece başkasına yardım edecek insanlar... O anda başkalarına yardım ederek gerçekliğe odaklanacak insanlar... Ne kadar planlı olsa da ön görülemeyecek kazaları engelleyemeyecek yetkililer ve daha bir sürü...




Yolculuk devam ederken Mirai değişecek Mari ve Yuuki sayesinde. Tanıştığı insanlar sayesinde... Acısını gömüp başkalarına az da olsa yardım etmeye çalışanlar ya da robot nerd sayesinde ve yine Yuuki sayesinde.

Etkileyici yanı 4; Kesinlikle hikayesi ve kurgusu. Bu noktada daha fazla bir şey söylemeyeceğim ama bir deprem arka planına oturtulmuş hikaye ve kurgu çok etkileyici!!

Birşeyleri insan böyle durumlarda anlar daha çok. İyi ve kötüyü daha net seçer. Bunun dışında sahip olunanların değeri kaybedilince anlaşılırmış. Dokunaklı bir hikaye...

Bu kadar az bilinmesine üzüldüğüm bir anime. Ya da ben durup duruken çok etkilendim gerçi bunu yaşlılığıma bağladım sonra :) Yine de sağlam sinirleriniz yoksa gecenizin ziyan olmasını istemiyorsanız izlemeyin derim bu güzel ve başarılı animeyi, ya da ne bileyim...



Kapanışı hiç ilgimi çekmedi ama açılış parçası bu işleri iyi bilen Abingdon Boys School' dan "Your Song"- Kimi no Uta ayrıca jeneriği de ilgi çekici.

15 Ekim 2011 Cumartesi

SECRET REUNION: UI HYEONG JE...



Blood Brothers adıyla da bilinen 2010 yapımı bana kalırsa başarılı bir Jang Hun filmi. Güney Kore' de çok ilgi görmüş bu film. Bunun önemli nedenlerinden biri filmde Song Kang-Ho' nun yer alıyor olması. Yanında da bir adet Kang Don Wong.

Kısaca konuya değinmek gerekirse Kuzey Kore ajanı olan Ji Won Seoul' de üstüyle birlikte suikast düzenlerken öldürmesi gereken kişileri öldüremeyince başı derde girer. Bu esnada NIS ajanı olan Lee Han-gyu ile de yolları keşisir. Suikastın üçüncü adamı olan diğer K. Koreli ise kayıplara karışır. Kısacası herkesin kaybettiği bir olay yaşanır. 6 yıl sonra ülkesine geri dönemeyip Güney Kore' de kalmak ve gizli bir şekilde yaşamını sürdürmek zorunda kalan Ji Won ile bu olayda meslektaşlarının ölümüne sebebiyet verdiği gerekçesiyle işinden atılan bunun üzerine koreli erkeklerle vize almak için evlenip daha sonra evden kaçan ağırlıklı Vietnamlı kadınları müşterilerinin isteği üzerine bulup evlerine geri getiren ufak bir şirket kuran Lee Han- Gyu nun yolları tekrar kesişir. Her ikisi de çeşitli sebeplerden birbirini tanımıyor ayağı yaparak birlikte çalışmaya başlar.




Filmde aksiyon, dram komedi herşey yerli yerinde.Song Kang Ho için zaten söylenebilecek bir şey yok her rolün altından kalkabiliyor. Kang Dong Won da iyi performansla son derece uyumlu olarak eşlik etmiş kendisine. Hal böyle olunca film daha bir keyifli olmuş. Arada ortaya çıkan ve kırıp geçiren Koh Cheung Seok da tuzu biberi olmuş. Sonunda hafiften cıvır gibi olsa da bence kendi atmosferine pekte ters bir durum olmamış bu nedenle filmin güzelliğini etkilemiyor.

Şimdi işin içine Kuzey Kore de girdiği için insan bir an bekliyor politik bir yorumama mı gidilecek diye ama filmin ve yönetmenin böyle bir amacı yok. Filmi politikadan ziyade karakterleri üzerine yoğunlaştırmış. Pek çok konuya hafiften değiniyor ancak gidişatı dağıtmıyor ve ilgisini iki karakter ve onların durumlarından ayırmıyor ki bu denge bence filmi başarılı kılıyor.

Rough Cut' tan sonra Jang Hun bu filmde de başarılı bir iş çıkarmış diyebilirim.

9 Ekim 2011 Pazar

SHAOLIN: Vay Vay Vay kadroya gel...



Bu tarz filmleri izlediğimde her seferinde tüfek icat oldu mertlik bozuldu derim. Bu 2011 yapımı Benny Chan filmi de benim için istisna olmadı.

Zamanında afişini görmeme rağmen beni zorla sinemaya götürmek isteyenlere ayak diremişliğim vardır bu film için zira şimdi afişinde Andy Lau, Nicholas Tse, Jackie Chan görüp içim gitti ama filmi Çince izlemeyi hiç istememiştim zira anlayamayacaktım ingilizce altyazı olmadan ve bana göre dışarıdan güzelim gözüken bu filmin heba olmasını istemiyordum ki bir aya boyunca afişin önünde geçip hipnotize oldum ama direndim. Daha sonra işte yakın geçmişte sonunda oturdum Türkçe' ye İntikam Savaşçıları olarak çevrilmiş bu filmi  yine Çince ama bu sefer İngilizce altyazılarıyla izledim.

Nasıl bir film konusuna girmeden önce cıvık moda geçerek vay vay vay kadroya gel diyerek başlamak isterim. Zira Andy Lau var, Nicholas Tse var üzerine Jackie Chan var. Daha bitmedi Wu Jing ve Xing Yu var üstüne üstlük bir adet Fan Bing Bing var...vuuuu..!! Oldukça iddialı.








Filme gelirsek; Çin tarihinde pek çok kez görülen kaos dönemlerinden bir tanesinde yine hakim güçler bir Shaolin Tapınağını gözlerine kestirirler.- Güçler genelde bir tapınağı, shaolin, budist, tao, wu tang, hangisi denk gelirse gözlerine kestirir.- Kaderin bir oyunu olarak egemen güçlerin başı kendini bu tapınakta bulmuştur ve oradaki insanlarla tanışır, yaşadıklarının etkisiyle buraya yakınlaşır ama kendisinin de eskiden dahil olduğu eski güçler bu adam için tapınağa dalmakta zeval görmezler. Burada kesiyorum. Klasik ve bilindik bir konu. Daha önce de sayısız filmde benzer tema işlenmiştir.

Geyik zamanına geri dönüyorum ve öncelikle Nicholas Tse' yi ele alıyorum. Nereden nereye demedim değil. Young& Dangerous, Gen X cops, Tiramisu, Time and Tide, Comic King, New Police Story, Dragon Tiger Gate ve diğerlerinden, Beast Stalker, Bodyguards and Assasins ve Shaolin' e. Kötü adam da olurmuşlara girdim gerçi kötü adam tarihinin öncesinde Storm Warriors var. Hey gidi mazi.. Neyse hakkını yememek lazım ilerleyen zamanla efendi bir adam ve kendini geliştiren bir insan oldu. Yani ben bu kanaatteyim en azından. Performansını da beğendim.

Andy Lau; adam dursa yetiyor. Çoğu zaman insan iyi bir oyuncu mu acaba düşünüyor ne bileyim en azından ben onu izlerken oyunculuğunu pek düşünmüyorum. Aynı anda bir kaç karpuz taşıyan uzakdoğunun süperstarı. Takdir... Ayrıca filmin bence film kadar hoş ve güzel tema parçası "wu" yu da bu amca seslendiriyor. Parça çok hoş gerçekten.





Jackie Chan: Hakkında konuşmak bana düşmez :) kötü bir şey söyleyeni döverler. Bu filmde de son zamanlardaki rol değişimini görüyoruz çokta yer almıyor ama yine bildiğimiz Jackie Chan. Yine esprili, doğrucu, yine süper. Bu filmle birlikte The Forbidden Kingdom faciasını kafamdan tamamiyle sildim artık. Her insan hata yapar diyorum ve kendisinin Hong Kong da kalmasını diliyorum. Yine bu filmde de kendisinden bir dövüş tekniği öğrenilebilir. Yine en eğlencelisi...

Fan Bing Bing: Yine çok güzel...

Doğal ve beklenecek şekilde Wu Jing ve Xing Yu nun filme katkısı büyük.

Tapınak içindeki toplu sahnelere ve veletlere değinmeyeceğim bile.

Bu geçit töreninden sonra filme geri dönersek, konu basit ve bilindik dedik. Duygu geçişleri ya da karakterler arası ilişki bana kalırsa yönetmenin yönlendiriciliğinden ziyade oyuncuların performansından kaynaklanıyor. Yine de istediğini veriyor mu? Çok bir şey vermek istediğini sanmıyorum en azından pek öyle bir derdi yok, bunu tamamen çok daha iyi olabileceğini düşünerek yazıyorum -ama yine de istediğini veriyor ve etkileyici bir film. Özellikle oyunculara alkış. Klasik bir Benny Chan performansı bana kalırsa, nacizane düşüncem. Neyse bu arada filme muazzam bir katkısı olan Wu Jing' i de gördüğüm ilk sahnede Leon Lai sandım kendisinden özür diliyorum ama bu tamamen benim dangalaklığım ve berbat yüz hafızamdan kaynaklanıyor. Klasik ve bilindik dedim ama bu filme kötü diyeni Shaolinler tekmeler, aslan kaplan pençesi atarlar. He sonunda ki o tipsiz yabancının gülüşü adamı gıcık edip kendisine dalma isteği yaratıyor mu? yaratıyor halbuki çok bilindik bir numara. İşte etkileyici olduğunun kanıtlarından biri.

Film konu ya da kurgudan ziyade daha çok aksiyonu ön plana çıkarmayı hedeflemiş bana kalırsa. Bunda da başarılı olmuş. Aksiyon koreograflarından birinin Corey Yuen olduğunu belirteyim ki beklentiler artsın. Koreografiler son derece akıcı, estetik, izlenebilir ve heyecan verici. En kötüsü olmasına rağmen Andy Lau vs N. Tse en beğendiğim oldu bunu da tamamen filmin gazına bağlıyorum başka bir nedeni yok. Bu arada tapınakta Andy Lau ile kung fu çalışan tombiş velete bittim.

Sonuç olarak öncelikle bütçesine demiş, başarılı bir 2011 yapımı. Hele insan Hong Kong filmlerini seviyorsa izlemesinde fayda var.

Ben bu filmi bitirdikten sonra hızımı alamayıp belirli nedenlerden ötürü oturup birde The Shaolin Temple' ı yıllar sonra tekrar izledim. Jet Li' nin ilk filmi... O derece etkilenmişim...

8 Ekim 2011 Cumartesi

Huang Xiaoming: It' s Ming




Huang Xiaoming Çin' den çıkmış en güzel elemanlardan biridir bana göre, ülkesinde ve civarda da pek meşhur. Özel hayatı da zamanında medyayı pek yormuş ama neyse konumuz bu değil. Kendisi genelde aktör olarak bilinir, yer aldığı diziler ve filmlere bir kaç örnek vermek gerekirse; The Sniper, IP Man 2, Flirting Scholar 2, Princess Pearl, Summer's Desire, Shanghai Bund vs... ancak bu elemanın oyunculuk ve modellik dışında bir de müzik kariyeri var. Bildiğim iki adet albümü var. Bunlardan ilki "It' s Ming". Çok iyi bir albüm olduğunu söyleyemem ama müzik eleştirmeni değilim. Amma velakin bu albümde bir parça var ki bana kalırsa albümün en iyisidir o da Scorpion Lover' dır. ( 天蝎情人). Gerçi şu parçanın düzgün bir klibini bulamamak üzücü ama yapacak bir şey yok.

6 Ekim 2011 Perşembe

2NE1: Fire...U La la Baby...




Bunların bu parçasına hastayım. Her bulaştığımda esir alınmak zorunda mıyım? Ah üst komşu bunu yaşıyor olmamın nedeni senin çalmaya çalıştığın o enstrümandaki yeteneksizliğindir!!

( Çok enerji dolu... Vuuuu.. Sanırım izleyenler de benim kadar eğleniyor)





uzaysal çalışmalar...

2 Ekim 2011 Pazar

USAGI DROP: Hayat Sürprizlerle Dolu...




Bir öneri üzerine başladığım bu 11 bölümlük anime serisinin ne ara bittiğini anlamadım. Mangası Yumi Unito' ya ait olan bu animeyi şahsen ben çok beğendim.

30 yaşında yalnız yaşayan bir insan evladı olan Daikichi, dedesinin cenazesine katıldığında dedesinin 6 yaşında gayri meşru bir kız çocuğu sahibi olduğunu öğrenir. Dede de ölünce kızı sahiplenecek kimse kalmamıştır. Aile cenazenin ardından ne yapılacağını tartışırken kızın yetiştirme yurduna gönderilmesinin teklif edilmesi üzerine Daikichi Rin' in sorumluluğunu bir süre almaya karar verir. Böylece 6 yaşında,pek konuşmayan, insanlardan çekinen Rin ile yani teyzesi ile birlikte yaşamaya başlar Daikichi oğlan.

Aslında serinin konusu sulandırılmaya ya da dramatize edilmeye oldukça açıkken seriyi etkileyici kılan çok kararında bir tempo tutturmuş olması. Sulandırmadan, ajite etmeden ya da cıvımadan zaman zaman komik zaman zaman duygusal geçişlerle iyi götürmüş olması ve 11 bölümde tam kararında bitirmiş olması. Mangasını okumadım ama bildiğim kadarıyla devam ediyor.





Rin ve Daikichi üzerinden aslında hemen hemen tüm ebeveynlerin yaşadığı geçiş dönemi anlatılıyor. Hayat tarzının değişmesi, hayat odağının farklılaşması, taşınan sorumluluk bunlarla birlikte insanın yaşamında gelişebilecek yeni bir bakış açısı, yeni duygular, yeni güzellikler... Öyle ki Daikichi' nin " acaba Rin mi beni büyütüyor yoksa ben mi onu?" diye düşünmesi çok anlamlı. Daikichi' nin etrafındaki ebeveynlerin çocukları için yaptıkları fedakarlıklara rağmen bundan hiç gocunmamaları ve temel soru olan " bir çocuk insanın hayatını ne kadar değiştirir? " ve "insanın bir çocuk için hayatını feda etmesi" kavramına bakış açıları - birbirinden farklı cevaplarla - seriyi sıcak, sevimli ve gerçekçi kılıyor. Bir noktada olan insanların hepsi zaman zaman bu "feda" kavramında hem fikir olsa da karşılığında tattıkları duygular nedeniyle bunu bir fedakarlık olarak tanımlamıyorlar.

Hayatına Rin girdikten sonra hayata bakışı değişen Daikichi' nin yanında, Daikichi' nin başta Rin' i kabullenmeyen anne ve babası hatta kız kardeşi bile Rin ile birlikte değişiyorlar. Daikichi' nin kuzeni Haruka' nın kızının eşyalarını koyduğu, normal şartlarda Daikichi' nin kaldıramayıp sadece sürüklediği bavulu tek eliyle kaldırması çok basit bir anlatım ama sade ve öz. İnsanoğlunun temel güdülerinden biridir belki de bu. Gerçi konuyu sadece Rin' e indirgersek Rin öyle bir velet öyle sevimli ve aynı zamanda yaşına göre o kadar akıllı ki!

Öte yandan işi için Rin' i hayatından çıkaran Rin' in annnesi, çocuk istemiyorum çünkü ben hala arkadaşlarımla içmek, konserlere gitmek istiyorum diyen Daikichi' nin kızkardeşi de aslında başka bir gerçekliği anlatıyor ve temel soruya farklı cevapları getiriyorlar.

Bana kalırsa seri sadece çocukların büyükleri nasıl değiştirdiğini anlatmakla kalmıyor. Büyüklerin de çocuklar üzerindeki etkisini ve çocukların dünyasını da gayet basit ve sevimli şekilde anlatmakta.
Rin' in Daikichi ile birlikte yaşamaya başladıktan sonraki değişimi dokunaklı. Kimseye pek güvenmeyen, duyarlı ama iletişimsiz Rin, Daikichi' nin ona sağladığı güvenle birlikte dünyalar tatlısı bir kız oluyor. Daikichi' nin ailesi ona biraz gülümsediğinde karşılığını onlara kat kat veriyor.

Her ne kadar serinin esas çocuğu Rin olsa da Kouki' de anlatım açısından gayet güzel bir detay. Anne ve babası boşanmış olan ve annesiyle yaşayan, Rin ile aynı okula giden Kouki' nin annesine karşı gösterdiği içteki korumacılık ama aynı zaman da Daikichi' ye duyduğu gizli hayranlık bana kalırsa hoş bir detay. Rin, Kouki ve Reina' nın boşanma, bekarlık, evlilik konuları üzerine yorumları hem komik, hem gerçek hem de onların dünyasını yansıtması açısından oldukça hoş.




Ve bu seri bunları gösterirken son derece akıcı ve eğlenceli. Tek falsosu var; açılış parçası ve bunun Puffy tarafından seslendirilmiş olması. Hiç sevmem, ayrı kılım! Kapanış parçası Kasarinchu "High High High" hoş.

Bu yazın gözde bekarı Daikichi ve dünyalar tatlısı Rin' in macerası izlenmeli bence :)

30 Eylül 2011 Cuma

The Treasure Hunter: Ci Ling




2009 yapımı bu filmin yönetmeni Kevin Chu (Chu Yen-Ping) iken kadroda Jay Chou, Lin Chi-Ling ve Eric Tsang gibi isimler yer almakta.



Filmin kısaca özetine gelirsek; yazarımsı olan hafif depresif, ilgi budalası, babam zamanında beni terketmişti bunalımına sahip esas kızımız,  babasıyla doğum gününde buluşamadan çölde bulunan saklı kenti bulmanın peşinde olan bir grup tarafından kaçırılır. Eş zamanlı olarak başka kötü adamlar tarafından babası öldürülür. Bu durumda saklı kentin haritasını yanına alarak esas kızı kurtarmak, gençliği çöllerde ve bu kızın babasının yanında geçmiş olan (şaka şaka hala genç merak etmeyin) Qiao Fei' ye düşer( Jay Chou). Bu buluşmada kızı kaçıran Usta Hua ve Chop ile tanışırlar. Çölde izbe bir barınağımsıda tam skoru eşitleyeceklerken  bir mumya adam bunlara saldırır ve bu arada bir adet velet haritayı kaçırır. Tam o esnada da efsanevi çöl ordusu bu gruba saldırır ( bir geldi mi art arda geliyor işte). Tabii ki bu dörtlü araba ve motorlarıyla bu çöl ordusundan kaçmayı başarır. Filmin en sevimli karakteri olan velet, çaldığı haritayı çölde bir uğrak yeri olan köyündeki gizemli şefe götürür ki bu şefe hasta oldum, belirteyim. Sonra depresif kızımız "Babam bizi niye terk etti anlamak istiyorum. Bunun için de en iyisi şu kenti bulayım" deyince oğlanla kız da haritanın peşine düşer. Usta Hua ve Chop' un da yolları bu köye düşer. Bu arada hep merak ederiz filmin başında tanıtılan efsanevi çöl kartalı kim diye ama buraya kadar bir açıklık gelmez. Neyse, harita bir süre sonra hayırsever şef tarafından çoğaltılarak beleşe tüm hazine avcılarına dağıtılır. Böylece herkes saklı kentin peşine düşer. Tabii ki esas kız ve oğlan yolculukları boyunca hafiften cilveleşmekten de geri durmaz. Özellikle kız biraz ilgi budalası olduğu için normal karşılıyoruz. İkili saklı kentin yüzeyine geldiklerinde filmin en taş karakteri, ehemm yani çöl kartalı ile karşılaşırız. Buraya gelen şef ile birlikte Qiao Fei, çöl kartalı ve şef arasındaki problemin çözümüne tanıklık ederiz. Sonra Usta Hua ve Chop da eksik kalmaz, gelir, saklı kenti bulurlar falan...






İzlerken sıkıldım desem yalan olur ama öyle çok bir şey beklememek lazım başlarken. "Mumya" tarzı hafif fantastik, hafif görsel, espirili, eğlenceli sayılabilecek bir film. Aslında eldeki malzeme güzelmiş, farklı şekilde işlense daha hoş bir film ortaya çıkarmış gibi duruyor ama olan olmuş tabii yapacak bir şey yok. Aksiyon sahneleri fena değil diyeceğim ama efekt kullanılmış cinsi sizi rahatsız etmiyorsa ayrıca halat olayı çok belirgin kalmış. Yine de izleniyor mu izleniyor orası ayrı... Kafaya ne, neden diye takmazsanız seyir keyfiniz bozulmuyor ama çöl ordusuna ne oldu, hayaletler niye çıktı ve sonra yok oldu gibi anlamları pek aramayın filmde.

Bu da filmin müziklerinden. Beste Jay Chou' ya ait. Piyano versiyonu;



Gelelim serinin en bomba karakterlerine;

En sevimlisi kesinlikle velettir.

"Rüyamda tanrılar beni kovaladıııııı!!!" diye tüm tanrı heykellerini parçalayan şefe hastayım. :)

Serinin en cool kadın karakteri Dao Dao' dur hele puro içişine hasta oldum.

En taş karakteri - her ne kadar çöl kartalı efsanesinin altında kalmışsa da çöl kartalı olan Baron Chen' dir.

Filmin en güzel, en bomba, en eğlenceli çifti Dao-Dao ve Çöl kartalıdır.


Böyle bir film işte. Beklenti olmadığında eğlence yaratıyor ama bir tek sorum var sadece o ilk bar sahnesinde çıkan mumya adama ne oldu?

26 Eylül 2011 Pazartesi

BUGÜN...Uzun zaman önce...

Bugün hava tam sevdiğim şekilde... hafif kapalı, gri ve hafif soğuk...

Bugünün bir diğer anlamı nedeniyle bunu hediye ediyorum... ahaha hediye ettim.




Ve bunu da...






http://www.youtube.com/watch?v=Al4bkGP3fbQ

http://www.youtube.com/watch?v=QPw2Cb6s8qk&feature=related

25 Eylül 2011 Pazar

CYRANO DATING AGENCY (CYRANO AGENCY): " Herşey olayım derken hiçbir şey olamadı..."




Günlerden bir gün bilgisayarım ağır yaralanıp hastaneye kaldırılmışken ve ben sıkıntıdan komalara giriyorken denk geldim bu 2010 yapımı G. Kore filmine. "Aaa Cyrano? Ne alaka acaba?" diye başladım.

Yönetmeni Kim Hyun Sook olan, oyuncuları arasında Uhm Tae- Woong, Lee Ming Jung, Daniel Choi gibi isimlerin bulunduğu film aslında fikriyle gülümsetti bayağı.

Tiyatrolarını tekrar açabilmek için Cyrano Agency adlı şirketlerini kuran 4 oyuncu, cin fikirli girişimlerinde şirketlerine verdikleri " Cyrano" ismine yakışacak biçimde aşık oldukları kadına veya erkeğe açılamayan, hislerini dile getiremeyen müşterilerine tam teşekküllü hizmet vermektedirler. Ama ne hizmet!! Müşteri bir kadını mı tavlamak istiyor? Hemen senaryolar yazılıyor, eleman için hazırlanmış özel replikler üzerine eleman vurgu, tonlama, duruşlar üzerine çalıştırılıyor, önemli tüyolar, birini etkileyecek tüm alternatifler düşünülüyor, gerekli atmosfer yaratılıyor... Hatta yağmur yeterli değil mi? Yağmur bile yağdırılıyor. Tabii tüm bunlar belirli bir çalışma süresinin, stratejik planlamanın ve ekip çalışmasının sonucunda oluşuyor ve sonuç her zaman başarılı!







Ekibin amacı tiyatrolarını tekrar açmak için para kazanmak olduğundan yaptıklarını pek sorguladıklarını sanmıyorum. Aldıkları sonuçlar her zaman başarılı ancak insanoğlu bu bugün birini sever yarın diğerini. Yine de bu fikri oldukça çekici bulduğumu söylemeliyim, gerçek bir girişim olması sonucu iyi paralar getireceği kanaatindeyim. Gerçi yurdum insanı "Yer mi Anadolu çocuğu!!Hoşlanıyorsam gider kendim söylerim !" der mi demez mi ayrı bir tartışma konusu.

Neyse Cyrano Acentası' nın işleri iyi gitmektedir taaki yeni bir müşterilerinin tavlamak istediği kadın olarak ekibin elebaşı durumundaki Byung Hoon' un (Uhm Tae Woong'un yani Muhteşem Kraliçe' nin azimle taşları çatlatan Yooshin'i ya da The Devil' ın dedektifi) eski sevgilisini ortaya koyana kadar... Bu noktada Byung Hoon kadını ( Lee Min Jung) hala seviyor olmasının da etkisiyle bu işi sorgulamaya başlar ama sorgu etik bir sorgu olmaktan ziyade bir profesyonel olarak işe devam mı etmeliyim yoksa elemanın ayağını mı kaydırayım ikilemi üzerine olur.İlk başlarda ikinci seçenek ağır basarken elemanı Che Guevara taklidine bile döndürmeyi dener. Sonuç bir facia olurken bizimki de geçmişiyle hesaplaşmayı seçer.

Film böyle devam ederken ilk başlardaki temposu düşmekte ancak "Cyrano" adı film için başarılı bir seçim olmuş.

Cyrano De Bergerac' ı bilirsiniz. Gerçekten yaşamış bir karakter olmasının yanında günümüzde daha çok Edmond Rostand' ın etkileyici ve en başarılı tiyatro eseri olarak bilinir. Hem bütünüyle hem de Cyrano karakteriyle etkileyicidir, herkesin içinde biraz bu karakterden vardır belki de...

Haksızlığa, adaletsizliğe karşı tahammülü olamayan, harika bir silahşör, nüktedan bir kişilik, sivri bir dile sahip ve karşısındakinden korkmadan bunu kullanabilecek bir cesarete sahip olan, bir edebiyatçı, bir filozof ve bir şair olan Cyrano De Bergerac... Tek kusuru burnunun kocaman olması olan ve bu fiziksel kusuru nedeniyle etrafındakilerin alaycılığına rağmen onlara boyun eğmeyen karakter. Kuzeni Roxanne' e en asil duygularla aşık olan ama onun güzelliği ve ruhu karşısında erimesine rağmen kendisinin fiziksel çirkinliği nedeniyle duygularını sadece ona karşı açıklayamayan, güzel Roxanne' ye abayı yakmış, iki kelimeyi yan yana getiremeyen, eli yüzü düzgün arkadaşı Christian için Roxanne' e - Roxanne' nin iyiliği için olduğunu düşünürken - aşk mektupları yazan, içi yanmasına rağmen Christian' a karşı öfke duymayan bir karakter...

Bu oyunu okuyan ya da izleyen kimse etkilenmeden kalamaz sanırım. İşte en sevdiği oyun ve en sevdiği karakter Cyrano olan Byung Hoon' un da durumu bir nevi bu karakterle özdeşleşmekte bu filmde...

Film böyle devam eder... Bana kalırsa ne çok iyi ne de çok kötü bir film. Bu sonbahar akşamlarında seyirlik bir tercih olabilir. Filmden sonra benim oyunu tekrar okuyasım geldi orası ayrı bir konu ayrıca hala bu girişim işi aklımın bir köşesinde durmakta.



"peki ne halt etmeye bindi,
ne halt etmeye bindi alemin gemisine.
Felsefeyi severdi, fizikten de anlardı,
laf altında kalmaz yaman bir silahşördü,
ve başkasının hesabına...
bazen aşık olurdu..."



"şairdi, felsefede hayli bahresi vardı,
yaman silahşördü
Cyrano De Bergerac' dı adı
herşey olayım derken hiçbir şey olamadı"

19 Eylül 2011 Pazartesi

GINTAMA: HASTASIYIM!!!




Huyum gereği ya da beceremediğim içindir hiç bir zaman en sevdiğim 10 anime, en sevdiğim 10 manga gibi listeler çıkaramam. İzlediğim her animenin, filmin, okuduğum her manganın ya da kitabın ayrı bir yeri vardır. Hepsinin iyi ya da kötü yanları bulunur benim için, yerleri ayrıdır. Tek istisnam film konusunda olabilir o da hala bu yaşımda en sevdiğim filmi sorsalar Star Wars diye yanıtlarım... Onun ilk sıradaki yeri asla sarsılmaz.

Hal böyle olunca kendi ufak anime geçmişime baktığımda çok sevdiğim bazı animeler vardır... Ghost in the Shell, Dragon Ball, Cowboy Bebop, Rose of Versailles, Legend of Galactic Heroes, Trigun gibi... Hangisi ilk sırada bilemem ya da her gün yer değiştirebilirler araya yenileri gelir vs... ancak son zamanlarda delicesine tutulduğun ya da son dönemdeki favorin nedir diye sorsalar bu eskilerin arasına girebilecek bir anime/manga var ki hiç tereddüt etmeden yanıtlarım: Gintama!!!







Çoook uzun zamandır hakkında adam gibi birşeyler yazarım diye bekliyorum ama olmayacak. Bu konuyla ilgili düzgün birşey çıkmayacak.Buna karar verdiğim için bodozlama dalmaya gerek gördüm zira artık Gintama' dan bahsetmezsem öleceğim hastalığına yakalandım.

ilk opening:merak edenler için parça Pray//Tommy Heavenly6




Oturup neden Gintama' yı sevdiğimi de akıl ve mantığa dayalı bir çerçevede yazmak gibi bir niyetim yok... yalnız mangakası Hideoki Sorachi' ye saygılarımı sunasım var.
İlk önce yıllar önce tamamen tesadüfen animesini izlemeye başladığı sonra ufaktan mangaya da sardık tabii... Öyle bir bağımlılık yaptı ki her gün belli bir doz almak zorunluluğunda hissetmeye başladım kendimi. - bu bağımlılıktaki önemli esaslardan biri de sanırım daha ilk bölümde elemanlardan birinin ışın kılıcını çıkarmasıydı -

Mr Raindrop - nostalji oluyor. İkinci kapanış. Mr Raindrop//amplified




Gintama genel yapısı itibariyle epizodik denilebilecek bir seri. Her bölüm çoğu zaman birbirinden bağımsız zaman zaman düz kontak saçmalıyorlar ancak bu saçmalama bile insanı baymak ya da sinirlendirmek yerine gülme krizlerine sokmaya yeterli. Klişeler ve belli kalıplarla sağlam kafa buluyor. Ayy bu bölümü beğenmedik diyen izleyici triplerini alıp yerin dibine sokmaktan tutun kendi ekibinin kendi gebeşlikleri, karakterleri ya da yeteneksizileriyle kafa bulmalarına varan noktalara kadar açılmakta. Epizodik olması konusu olmadığı anlamına gelmiyor tabii ki ama bunu izledikçe daha iyi anlar insan o nedenle bu noktaya girmeyeyim. Ha bu arada zaman zaman araya öyle arclar sokuyorlar ki insan yerinde yamuluyor. Pek çok seriden daha sağlamdır bana kalırsa bunlar.





Gintama'da gönderme bol. Bleach, naruto, death note, dragon ball gibi pek çok animeye, rocky ve nice filme, b'z, exile gibi gruplara açık göndermeler mevcut ancak nasıl gönderildiklerini oturup izlemek lazım :) Bunlarla beraber tarihe, kültüre, anlayışa da ince dokundurmalardan geri kalmamakta.

bunu çok duyar insan :)



Bazı tarihi karakterleri ve kurumları da içinde barındırmakta Gintama. Katsuro Katoro ya da Shinsengumi gibi ama Gintama' dan tarihi gerçeklik beklemeyin. Edo döneminin sonunu farklı bir arka planla arkasına almış olsa da Gintama' nın anlattıkları farklı konular.

Filler kavramıyla da bana kalırsa inceden dalgasını bulmakta ama insan yerinde donup kaldığı için kızamıyor bile.. yani misal bir 93. bölüm vardır ki nasıl tanımlayayım bilemiyorum :)

Neyse yine sıkıcı bir gidişat izlemeye başladığımın farkındayım.

Gintama' yı Gintama yapan öğelerden biri de karakterleridir sanırım. Hepsi ayrı ayrı sevilesi, en sinir bozucusu bile özlenebilir. Yoruyaza üçlüsü - Gintoki, Kagura, Shinpachi kontenjandan Sadaharu - , Shinsengumi - Kondo, Okita, Hijikata - , Katsuro ve Elizabethi, Otae'si, Otase'si, Hasegawası daha bir sürü...Hangi birini saysın şu insan?

Anime aleminin en gaz parçalarından biri ilan ettim ben bunu ve en bomba açılışlarından... Does // Donten




Bu da parçanın tamamı hem de canlı canlı. Dayanamadım.





Gintama da yok yok, uzaylı, samuray, ninja, robot ne ararsan... geniş dünya, eğlenceli ve gülmekten öldürebilecek bir mizah - zaman zaman ince zaman zaman gayet açık - ... ancak Gintama' yı sadece bir komedi olarak ele almamak lazım...

Neyse işte Gintama bambaşka bir seri... Hastasıyım. Huyum değildir insanlara bir şeyi zorla sevdirmek ama Gintama' yı itinayla sevmek, bağra basmak lazım. En azından bir şans vermek.
Gintama bir hastalık... İnsan yakalanınca kolay kolay kurtulamıyor.

ore no Jump... Bir Jump manga uğruna neler oluyor???



Evet ben bir Gintama bağımlısıyım. Tüm bölümleri bitirmeme rağmen hala geri dönüp izliyorum...







Aslında ayrıca yazılmayı hak ediyor ama bu parça bambaşka... Yorozuya Blues...Benizakura arc ta kullanılmıştı ama filmde yok. Zaten süper arc bir de üzerine bu...Sanırım tüm ostlar içindeki favorim... sözleri de ayrı bir anlam katıyor.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...