1 Eylül 2016 Perşembe

Boku no Hero Academia: Anime




2016 animelerinden 13  bölümlük Boku no Hero Academia' ya büyük umutlarla başlamıştım. Bu büyük umutlarımı karşıladığını pek söyleyemem ama fena  değil diyebilirim.




Kohei Horikoshi' nin mangasından uyarlanan anime, insanların pek çoğunun süper güçlere sahip olduğu bir dünyada geçiyor. İnsanların güçleri çoğunlukla küçük bir çocukken yani dört ya da beş yaşlarında ortaya çıkıyor. Böyle bir dünyada güvenliği sağlamak adına normal kolluk kuvvetlerinin yanında doğal olarak bir "hero" tabakası da ortaya çıkıyor. Bu hero'lar konu ile ilgili okullardan mezun olup ajanslara bağlı çalışıyorlar. Güçlerini kötüye kullananları yakalıyor, popüleritelerini arttırmaya çalışıyorlar.






Animenin ana oğlanı Midoriya Izuku, yeşil saçlarından sen sorumlusun Midoriya, ortaokul bebesi ve ağlak bir oğlan. Midoriya' nın en büyük hayali bir gün bir hero hatta en süper, en muhteşem hero olmak (bu noktada, rol modeli All Might' ı  etkisi büyük) ancak gelin görün ki ağlak Midoriya' nın gücü yok. Evet, bu şanssız, talihsiz oğlan yazı tura da yanlış olanı seçmiş doğmadan önce bu nedenle hiçbir gücü olmayan azınlıktan. Bunu bilmesine rağmen hala daha bir gün hero olabileceği ihtimali ile hayatını sürdürmekte  ve bir hero fanboyu olarak yaşamakta. İşte bu azim, bu istek, bu güç ile rastlantının bir lütfu olarak Midoriya bir gün kahramanı All Might ile tanışıyor. All Might, Midoriya' yı seviyor, O' na gücünü veriyor, Midoriya' yı en birinci en muhteşem hero lisesi olan okula hazırlıyor. Midoriya gece gündüz demeden çalışıyor ve sonunda hayalindeki liseyi bir şekilde kazanıyor. ( All Might'tan aldığı gücü bu sezon henüz kontrol edemiyor) Midoriya mutlu, biz mutluyuz, All Might mutlu, hepimiz mutluyuz... Bunun üzerine hiç beklenmedik bir sürpriz daha geliyor.  Aaaah All Might aslında şehre bu lisede öğretmenlik yapmak için gelmiş!!!!! Çok şaşırıyoruz! Tüm bunlar olurken Midoriya hep ağlıyor.





Okul bölümleri daha eğlenceli.Daha enteresan tipler var. Mesela Iida Tenya ( aklıma hep tenya kurdu geliyor :( ) Titiz , özenli, ciddi, idealist ve gözlüklü bir çocuk.  Uraraka, seriye gerekli olan sevimli, hafif sakar ve iyi yürekli kız. Bu üçlü bir şekilde arkadaş oluyorlar.  Midoriya, lise hayatını izlediğimiz bu günlerini de ağlayarak geçiriyor mesela, çok ilginç.



Midoriya' nın çocukluk arkadaşı var Bakugou mesela. Küçüklüğünden beri "sen süpersin, sen muhteşemsin" şeklinde yetiştirildiği için özgüven ve gurur dolu. Burnu biraz sürttü umarım yolunu kaybetmez. Yarısı buz yarısı sıcak olan çocuğu takdir ediyorum keşke benim de benzer bir yeteneğim olsa. Sınıfın içinde eğlenceli ve dikkate değer karakterler var. En sevdiğim hafif yaşlı teyze modunda takılan ve gayet olgun olan Asui Tsuyu oldu.



All Might, en güçlü en popüler hero. Barışın sembolü. Aslında tüm bu sıfatları hak ediyor. Öğretmenler içinde ne sevdiğim Aizawa oldu.  (Suuwabe Junichi )Mobil uyku tulumu olayını çok tuttum.


Villain'ler de fena değildi. Devamı sanırım gelecek, eh gelsin zaten, daha ancak şöyle bir girizgah yaptık durumlara.


Bu arada Animenin giriş parçası Porno Graffitti' den The Day.





Boku no Hero Academia - mangasını bilmem-  13 bölümlük haliyle çerezlik bir anime. Zaman geçirmek, eğlenmek için ideal.

28 Ağustos 2016 Pazar

BORDER ( J DRAMA): Japon Dizisi




Border,  2014 yapımı 9 bölümlük bir Japon dizisi. Dizide Oguri Shun, Munetaka Aoki, Haru, Kenichi Takito, Kenichi Endo gibi isimler yer alıyor.



Dizi içindeki müzikler çok iyi diyordum ki Kenji Kawai'ye aitmiş.





Ango Ishikawa (Oguri Shun), işkolik sayılabilecek, başarılı bir dedektifken, bir gün olay yeri incelemesi esnasında başından vuruluyor. Mucizevi bir şekilde kurşun beyninde bir yere saplanıyor ancak Ishikawa hayatta kalıyor. Doktorların ve etrafındakilerin önerisi "kurşunu bir an önce ameliyatla çıkarılım, yan etkileri belli olmaz" iken Ishikawa ameliyata pek yanaşmıyor. Bu kurşun sayesinde ölüler ile iletişim yeteneğine sahip oluyor. Daha doğrusu cesedini gördüğü mağdur yakılana kadar onunla konuşarak katili öğrenme yeteneği diyelim.




Bu, bir polis için iyi bir yetenek olabilir ancak işin diğer yönleri de var. Bunlardan bir tanesi her katili ne yazık ki kanıtlar olmadan yakalayamıyorsunuz. Hatta bazılarını kanıtlarınız olsa bile yakalayıp adaleti sağlayamıyorsunuz. Bu da bir kişi için ağır bir acı.




Dokuz bölümün her birinde farklı bir olay inceleniyor. Ishikawa' nın çalkantılarını, giderek adaleti sağlama arzusunun artışını, kendisinden yardım isteyenlere el verme çabasının daha da yukarı çıkışını izliyoruz. Doğal olarak adalet isteği büyüdükçe, adaleti sağlama konusunda her yol mübahtır anlayışının kişinin içinde gelişmesi muhtemel ve adalet saplantısı ile kötülük arasında da ince bir çizgi var. Dizi ilerledikçe alttan alta buna odaklanıyor.


Final için söyleyebileceğim; çok sakin olduğu. O kadar sakin ve kendi halindeki, bir süre sessiz kalıp odaklanıyor insan. Yani basitliğine, aniliğine ve sadeliğine hatta insanın hafif bulabilme olasılığına rağmen etkileyici. Bu nedenle ben takdir ettim.



Karamsar havasına rağmen, içten içe insanı eğlendirme potansiyeline de sahip dizi. Şimdi bakınca sanki çok boğuk bir atmosferi varmış gibi anlatmışım. Kendine has bir havası var ama o kadar da ağır değil.



Oyunculukların iyi olduğu, uzatmayan, süründürmeyen , bana kalırsa başarılı bir yapım. İzleyecek dizi arayanlar bunu kaçırmasın derim. Bu arada dizinin açılış parçası Man With A Mission' dan "evils fall".




25 Ağustos 2016 Perşembe

The Monkey King 2: Batıya Yolculuk Devam Ediyor




Cheang Pou-Si' nin 2014 yapımı The Monkey King' i çoğunluk üzerinde bir hayal kırıklığı yaratmıştı. İlginçtir ki yönetmen bunun üzerine koltuğunu bırakmamış ve 2. filmi çekmiş. The Monkey King 2, Çin-Hong Kong menşeili,  yönetmenin 2016 yapımı filmi.


Aynı yönetmenin elinden çıkmış olmalarına rağmen iki film arasında fark var, doğruyu söylemek lazım. İlk filmi, Wu Cheng'en' in Xi Youji'sine (Batı'ya Yolculuk) duyduğum ilgi nedeniyle izlediğimi ve kendimce eğlendiğimi söylemiştim. Bu filmi ise, sadece benim gibi nedenleri olanların dışında, daha geniş bir kitle beğenebilir.





Hikaye, ilk filmin kaldığı yerden devam ediyor. En son Sun Wukong, Buda tarafından cezalandırılmış ve Beş Element Dağı'na hapsedilmişti. Rivayet edildiği şekilde, 500 yıl sonra ( yani evet, ikinci film ilkinden 500 yıl sonra geçiyor) Budist rahip Tang Sanzang (Feng Shaofeng ) oradan geçerken Sun Wukong' u kurtarıyor. Aslında Sun Wukong' un bilmediği bu rastlantının uzun zaman önce Merhamet Tanrıçası tarafından ayarlanmış olduğu. Kendisinin, rahibe Hindistan'a olan yolculuğu esnasında eşlik edeceği ve ona korumalık yapacağı da çooook önceden ayarlanmış bir olay. Neyse, Sun Wukong bir şekilde rahiple yola koyulmaya başlıyor. Yanlarına yine Tanrıça tarafından çoook önceden kararlaştırılmış şekilde Zhu Bajie ( Xiaoshenyang ) ve Sha Wujing (Him Law ) katılıyor.




Filmde Batı'ya Yolculuk' un bir bölümü - The White Bone Demon- ele alınmış. Bu bölüm orijinalinden farklı bir şekilde   kurgulanarak filme aktarılmış. Bu noktada filmin olayı ele alış tarzı tartışmaya açık olsa bile, kendi içinde ve yarattığı atmosfer ve anlatım tekniği içerisinde tutarlı ve genel anlamda başarılı olmuş bence.


Aaron Kwok, Sun Wukong olarak oldukça iyi bir iş çıkarmış, Sun Wukong' u yorumlayış tarzı ve duruşları bu ikinci filmin atmosferi içinde oldukça tutarlı ve oturaklı olmuş. İlk filmde Donnie Yen' in Sun Wukong' u da başarılıydı ve ilk filmin havasına ve durumuna uygun olarak oturuyordu. O yüzden hangisi daha iyi gibi bir kıyaslamaya girmeyeceğim çünkü bana kalırsa iki film arasındaki atmosfer, ele alış tarzı ve tercihler farklı. Buna bağlı olarak Aaron Kwok (artık kendi yorumlayışı mı yoksa verilen direktif mi bilemem) , tarzı ve tonu çok iyi tutturmuş, tebrik etmemek elde değil.



Bu arada bu filmin aksiyon koreografının Summo Hung olduğunu belirteyim. Aksiyon koreografileri tatmin edici. Efektler ise ilk filmle kıyaslanamayacak derecede başarılı.




Xioshenyang, Bajie için çok iyi bir seçim olmuş. Sha Wujing karakterinin yorumlanışını da hoş buldum. Feng Shaofeng' in  Budist rahip Tang karakteri de sırıtmamış.








Gelelim Gong Li' ye. The White Bone yorumunu orijinalinden bağımsız ve film içinde değerlendirmek gerekirse çok başarılı. Bir ağırlık getirmiş. Duruşu, tepkileri vs.. filmin genel havası içinde oldukça tutarlı ve işi götüren cinsten. Ayrıca uygulanan makyajı enfes buldum. Yine kullanılan efektler ve geçişleri estetik olarak çok başarılı. Bunun adamları durumundaki şeytanların ele alınış tarzı da akıllıca.





The Monkey King 2, ilkinden her anlamda hayliyle başarılı, derli toplu bir film. Kitapla kıyaslanmadığında kendi içinde tutarlı bir yapım. Yine de konuya ilgi duymayanlar ve yabancı olanlar hoşlanır mı bilemem.


Tabii bunca olumlu cümlenin ardından şunu da eklemeden geçemem; her ne kadar eli yüzü düzgün bir yorum olsa da filmin bir derinliği yok. Olaylar gelişiyor ve bitiyor. Arka planda anlatılmak istenene dair bir ipucu veya bir gönderme bulmak pek mümkün değil. Merhamet, acıma, bağışlanma, günah, tamamlayıcılık, hayat vs.. gibi anlatılar ya da anlamlar - bana kalırsa - filmin içinde yer almayarak daha çok yüzeysel bir şekilde olay örgüsüne odaklanılmış. Bu nedenle arayanların bir derinlik bulması zor. Konuya aşina olanlar bazı noktaları kavrayacaktır ama uzak olanlar için fazlaca boşluk varmış gibi duruyor ayrıca.



Neyse sonuç olarak bence Aaron Kwok gençlik iksirini bulmuş ve kullanıyor. Benimle de paylaşmasını rica ediyorum.


Bir diğer nokta ise şu; Şimdiye kadar düzgün düzgün yazdım, çok az kişi anladı derdimi. Bir de şifreli yazayım bakayım belki anlayan olur. Tek kelime: Türkçe.


20 Ağustos 2016 Cumartesi

You're All Surrounded - Kore Dizisi





Günlerden bir gün polisiye damarımın kabarması üzerine hadi bir şans vereyim diye başladım bu diziye. Amacım zaman geçirmek biraz da kafamı oyalamaktı başlarken. Uzun zamandır Kore dizisi izlemediğim ya da izlemeyi tercih etmediğim için pek umutlu olmadan başlamıştım You're All Surrounded' ı izlemeye. Öncesinde adı etrafta dolaşan bir kaç diziye başlamış ve bırakmıştım ki aslında bu konuda çok disiplinli olan beni bile bu durum şaşırtmıştı. Ya artık ben bu dizilerden pek zevk almıyordum ya klişeler içinde yüzüyorlardı ya da etkileyicilikten uzaklardı bilemiyorum. Ancak 2014 yapımı olan bu diziye başladıktan sonra kendimi bölüm üzerine bölüm izlerken buldum. Benim açımdan son zamanlarda izlediğim en iyi Kore dizisiydi You're All Surrounded.



Her ne kadar polisiye olsa da içinde aksiyon, mizah, eleştiri, gizem, suç, dram ve romantizm öğelerini çok tadında ve dengeli bir şekilde barındırıyor. Oyuncu kadrosunun iyi performansı ve kurgunun 20 bölüm içine, insanı süründürmeden, derli toplu ve sonunu getirir bir şekilde yayılması da sürükleyiciliği getiriyor.


Hikaye Gangnam Polis Teşkilatına atanan 4 yeni dedektifin işe başlamasıyla başlıyor. Ekibin tümünün yeni üyelerden oluşması gibi radikal bir karar  ve efsanevi dedektif olarak adlandırılan Seo Pan -Seok' un altına verilmesi zaten etrafta ve özellikle basında büyük yankı uyandırıyor. Bu daha fazla stres demek. Seo Pan- Seok ( Cha Seung- Won) zaten bu karar karşı, bu nedenle bu 4 gence karşı negatif tutum içerisinde ki adamcağızın tek derdi bu veletler de değil. Ayrıca ekibin içerisinde 11 yıl önce işlenen bir cinayetin mağdurlarından biri  bulunuyor ve  zamanında soruşturmanın başında olan Seo Pan Seok' un bundan haberi yok. Olaylar bundan sonra gelişerek devam ediyor.
Dizi daha ilk sahnesinde hoş ve eğlenceli bir giriş yapıyor ve ilk bölümü ele alışı ile birlikte insanı içine çekiveriyor. Bu arada ilk bölümdeki müzik seçimleri ayrıca hoş. Yine ilk bölümde oppacı kızların emniyet içindeki etkileri gözlemlenebilir :P




Ekip Lideri Seo Pan Seok karakteri kendi çizgisi ile geçmişi ile duruşu ile diziye çok fazla tat katıyor. Karakterin bu başarısının ardında Cha Seung Won' un  başarılı performansının büyük etkisi var. Bu dizide hem karakterin genel tepkileri hem de diğerleriyle ilişkileri eğlendirici, üzücü, düşündürücü vs... En eğlenceli noktalarından bir tanesi ekip üyeleri hakkında yaptığı yorumlar ve ardından delicesine gülmesi olsa gerek. Doğal olarak başta - çeşitli nedenlerden - istemediği çocuklara olan toleransı, çocukların çabaları, onları değerlendirmesi ve aslında iyi kalpliliği diziye keyif katıyor.

Garibimin "Ne biçim elemanlarım  var!!" diye yakınması da eğlenceli aslında. "Biri benden nefret ediyor, diğerinin eski karımda gözü var vs... " Ancak bunları olgunlukla halletmeye çalışması takdire şayan.


Bulunduğu yere atanan diğer ekip lideri Kim- Sa Kyung ile olan ilişkisi hem iç acıtan, hem geliştikçe iç ısıtan izlemesi keyifli bir ilişki.




Benzer şekilde Dae-Gu ile olan nefret ilişkisi, zaman zaman çocuk gibi inatlaşmaları ancak bazen - özellikle kadınlar konusunda- hem fikir olabilmeleri ve daha nicesi diziyi inanılmaz zevkli kılıyor.





Eun Dae Gu (Lee Seung Gi) Aslında dizinin ana karakteri diyebiliriz Dae Gu için. Her ne kadar soğuk, toleranssız, insanlardan uzak durmaya çalışan, intikam ateşi ile içten içe yanan biri olarak gözükse de karakterin anlatımı ve gelişim çizgisi başarılı. Diziyi başarılı yapan noktalardan bir tanesi bu. Çocukluk hali de bir o kadar tamamlayıcı. Lee Seung Gi' nin de hakkını vermek lazım. Performansı oldukça başarılı.



Eo Soo Sun (Go Ara) Eo Soo Sun karakterine bayıldım ben. Azimli, sakar, çok parlak değil ama yaptığı işe inancı tam, enerjik, kendi ayakları üzerinde sonuna kadar durmaya çalışan ve kendini acındırmaktan uzak. Hafif anaçlığı ile ekibin ekip olmasındaki  etkisi büyük. En önemlisi içindeki  adalet duygusu. Gençliğinde erkek kardeşi kız arkadaşını aldattı diye kardeşi ve yeni kız arkadaşıyla kavga çıkarmaktan bile çekinmeyecek biri. Doğallığı, zaman zaman şapşallığı ve güçlülüğü ile izlemesi keyifli bir karakter ve Go Ara başarılı  ve sempatik bir şekilde işi götürmüş.







Park Tae II (Ahn Jae Hyeon) Ekibin gizemli karakterlerinden. Aslında bunun aksine açık bir insan. Mükemmel insan karakterine yakın bir çizgi gösteriyor. Takdir etmemek elde değil.




Ji Gook  (Park Jung Min) Ekibin en tatlı elemanı. Trafik polisi kontenjanı dolduğu için Gangnam' da dedektif olayım bari diyen Ji Gook, ekibe renk katıyor.


Bunun dışında takım şefi Lee Eung Do (Sung Ji Ru ) her ekibe lazım babacan bir karakter ancak nüfus planlamacılarının pek hoşlanmayacağı biri olabilir.


Eh bu Takım 3, dizideki olayların merkezi. Durum böyle olunca diğerleri tarafından dizi gibi takım olarak adlandırılmaları, üzerlerinde bir nevi kurşun dökme olayına girilmesini falan gülerek izliyorsunuz.

Diziyi güzel yapan noktalar ne diye sorarsanız daha önce dediğim gibi sürükleyiciliği, derli toplu oluşunu tekrarlarım. Bunun dışında içinde pek çok öğeyi barındırmasına rağmen ne  komediye dönüşüyor, ne dramın dibine vuruyor ( zaman zaman izleyene göre gözler dolabilir). Gizem ve merak unsurunu sürdürüyor.


Romantizm adına da noktalar var ki ben bu unsurdan hiç hazzetmeyen biri olarak Dae Gu- Eoo Soo ilişkisinden etkilendim. O kadar tatlı ve hoş anlatılmış ki ardındaki derinliği, önemi de rahatça aktarıyor aynı zamanda bu ikisi oldukça eğlenceli olmayı da başarabiliyor. Çocukluklarında da ilişkileri normal dışı zaten. Özellikle Dae Gu' nun duygularının anlatılışı etkileyici. Dae Gu' nun dizi boyunca ilk kez saçma bir şekilde Eo Soo' nun gençlikten gelen dansına içtenlikle gülebilmesi ( ki yalnız tuvalete gidemediği için kızı yanına almıştı), Ondan aldığı destek gibi noktaların sahnelerle aktarımı etkileyici kılmış bunu.

Her ne kadar amacı bu olmasa da sisteme ve bunun içindeki yozlaşmış insanlara yapılan göndermeler. diğer bir unsur.


Dizide kimse saf kötü değil. Belki bir kişi hariç. Herkesin bir nedenselliği var tabii ama dizideki çoğunun (istisnalar hariç)nedensellikleri de boş beleş değil aslında. Misal,  Kang Seok Soon ( Seo Yi Sook ). Bu kadına ne tam anlamıyla kızabiliyor insan ne de saf, temiz diyebiliyor. Buna rağmen tüm hatalarına karşın kendi amaç çizgisini ve mesleğinin etiğini elinden geldiğince korumaya çalışıyor ve hatalarını telafi yoluna gitmek için çabalıyor.


Karakterler, birbiri ile uyumsuzluklarının içinde uyum yakalamayı başarabiliyor ve oyunculuklar başarılı.

Bunun dışında dizinin verdiği bir mesaj daha var. Sizin için değerli biriyle ilk buluştuğunuz yeri unutmayın. Bu önemli!

Uzun zamandır dizi izlememiş olan bana çok keyifli geldi You're All Surrounded. Hala izlememiş olan ve izleyecek bir şeyler arayan varsa tavsiye ederim. Kendi adıma çok başarılı bir seçim yapmışım, kendimi tebrik ettim. Şimdi benzer ayarda keyif verici bir dizi bulamamanın acısını yaşayacağım bir süre.



14 Ağustos 2016 Pazar

Akagami No Shirayukihime (Anime): 2. Sezon



2016 animelerinden Akagami no Shirayuki-hime' nin 2. sezonu ilki gibi 12 bölüm. Bana kalırsa bu sezon en az ilk sezon kadar iyi hatta ondan biraz daha iyi.


İkinci sezonda olaylar gelişiyor, ilişkiler değişiyor (ilerliyor ya da derinleşiyor diyelim),  karakterler daha fazla ortaya çıkıyor, karakterler arası bağlar daha net ortaya seriliyor, değişiyorlar, gelişiyorlar. Tüm bunlar sezonu güzelleştiriyor.


Bir de Prens Raj faktörü var :) Daha tam olmadı ama kendisi ve Sakaki ilgiyi hak ediyor.

Hemen geçiyorum "en"lerime;


En Taş karakter: Neredeyse bir mükemmellik örneği olan, hafif sayko olsa da beğenerek takip ettiğim karakter tabii ki Prens Izana (Ishida Akira) . Evlendiği zaman tüm Clarines sakinleri gibi ben de üzüleceğim sanırım :(





En Güzel Karakter: Güzelliği ile olduğu kadar, duruşu ve karakteri ile de takdir toplayan Kiki. Ayrıca Kiki - Mitsuhide çifti dünyanın en eğlenceli  çiftlerinden bir tanesi olabilir.





En Sinir Bozucu Tipler: Rona ve Euguna. Raj' ın ikiz kardeşleri olan bu ikili biraz sinir bozucu. Çocuk aslında efendi biri ama  kız kardeşi Rona dominantlığı ile sinir bozuyor.



En Seksi: Obi. Sonunda kendini bir yere ait hissetmeyi başarabildiğine ve efendisi Zen' e bağlılığına ikna olmasına sevinmekle birlikte doğal olarak Shirayuki' den de bir hayli etkilenen Obi kardeşimiz bence animenin en seksi kişisi. Bunda seiyusu Nobuhiko Okamoto' nun   da etkisi olabilir.



En Hırslı karakter: Mihaya (Toshiyuki Toyonaga). Adam ne yaptı ne etti istediğini aldı.



Hikaye etraflarında döndüğü için en hoş çift Shirayuki ve Zen. Zen kardeş örnek alınması gereken bir insan bu arada hehehe. Kiki ve Mitsuhide çifti de gayet eğlenceli ve hoş. Yazının bu bölümünde kendimi, sarayın iki bekçisinden genç olanı gibi hissettim.




Akagami no Shirayukihime' nin 2.sezonu da hoş, kendini izleten ve eğlenceli dakikalar vadeden 12 bölüm bence.

4 Ağustos 2016 Perşembe

Yıl Ortası Kitap Uçuşu Mimi




Sağolsun, Paul Muad-Dib  beni mimlemiş. Mimin adı üzerinde zaten ve yılın ilk 6 ayını kapsıyor. (daha çok :P) Bu sene fazla kitap okumadım. İlk altı ay içinde 20 taş çatlasın 22 kitap okumuşumdur.


Yapmaya koyulmadan önce aldığım bir karar var. Şimdi bu sorulara cevap verirken normal şartlarda çok düşünürüm. Aman şu şöyleydi ama bunun da burası iyiydi, son tahlilde bu şöyle..... uzar gider bu. O nedenle mimi yapmadan önce bir karar verdim. Kolları sıvayıp dangır dungur dalacağım buna, durmadan yapacağım ve aklıma ilk gelen cevapları vereceğim (bir iki soru hariç) Bu nedenle saçmalayabilirim, uzatabilirim, aklıma gelen anılara atlayabilirim vs... O yüzden kusura bakmayın^^


1. Şu ana kadar okuduğun en güzel kitap? 


Son 6 ay içinde okuduklarım arasından;

Sahibinin Sesi - Stanislaw  Lem

Siz bir kitabı okurken heyecanlanır ve  kitap bitince enerjiden ne yapacağınızı şaşırır mısınız? Çok sevdiğim, beğendiğim ve etkilendiğim kitaplarda bana böyle olur. O kadar söyleyeyim.

Terry Pratchett - Büyünün Rengi



2. Şu ana kadar okuduğun en iyi devam kitabı?

Son 6 Ay için yanıtlayayım;  Dune Mesihi (Frank Herbert)

Bu seriyi daha önce parça parça sağdan soldan bulup okumuş, tamamlamamıştım. Tabii başka anıları da var. Bir süre önce yeniden adam gibi okumaya başladım.


3. Okumak istediğin ama henüz okuyamadığın yeni çıkan bir kitap?


Kralların Merhameti - Ken Liu. ( 2016 - İthaki. Çok merak ediyorum ancak henüz daha alamadım)

Üç Cisim Problemi - Cixin Liu ( 2015 -İthaki - yeni sayılır mı, bilemiyorum?  - Bu kitabı ilk gördüğüm andan beri meraktan deliriyorum ve hakkında çok güzel yorumlar gördüm ancak teşekkürler insanlık! Ben daha alamadan basımı tükenmiş görünüyor ya da ben bulamıyorum :( )


1 kitap soruyordu soru ancak bu Üç Cisim Problemi durumu içime oturduğu için aradan kaynattım.


4. İkinci yarıda çıkmasını çok beklediğiniz bir kitap?


Hmmm, aklıma gelen belirli bir kitap yok.

O zaman bu noktada fantezi yapma hakkımı kullanmak istiyorum. Bu dileğimi her şekilde dile getiriyorum zaten.

Birileri Batı' ya Yolculuk ile Üç Krallık' ı Türkçeye çevirsin! Tamam, biliyorum bunları Çinceden çevirmek çok fena ve meşakkatli bir iş. O zaman İngilizceden çevirin? Üçüncü dilden yapılan çevirilere karşıyım normalde ama bunlar için olur. Yıllarca bunları İngilizce okudum (hatta Batı' ya Yolculuk' un Çince hali bile var elimde (Hahahaha, senin neyine Tawannanna? Ki, bu durumun komik bir hikayesi de var, belki bir gün ayrıca yazarım)  ama Türkçe okumak istiyorum ühühühühühüh.


Ağlayıp zırlama bölümünü geçtikten sonra şimdi daha elle tutulur dileklere geçiyorum...

Yeni Bahar  (Robert Jordan),  Yamuk Bakan Öyküler ve şu anda aklıma gelmeyen bir kaç kitabın daha yeni baskısı olsun istiyorum çünkü bunlar bulunmuyor bu aralar.

Evet, Zaman Çarkı serisine başlamak en büyük hayalim şu anda.


5. Sizi hayal kırıklığına uğratan kitap?

Bu soruya son 6 ay adına cevap veriyorum; Birim 701  - Mai Jia

Beklenti zaten büyük değildi ama yine de altta kaldı. Dil akıcı, evet  ama hikayeler pek dokunucu gelmedi.


6. Sizi şaşırtan bir kitap?


6 ay -  On Bir - Mark Watson


Fiyatı çok ucuzdu, inanılmaz derecede. (Korsan değil) Öylesine almıştım. (Ucuzcu muyum neyim? ) Sonra, sıkıntılı ve kendimi esir gibi hissettiğim durum ve günlerde okumaya başladım. Kitap hoş çıktı, güzel gitti. Eğlenceli bir dili, şirin bir akıcılığı ve güzel, derli toplu bir kurgusu vardı. Hemen bitti zaten. Sürpriz oldu. Bununla da kalmadı, benim için kullanışlı oldu. Şöyle ki;

Şimdi benim bir akrabam var ve bu kadını  severim. Kitap okumaya meraklı ama tercihlerimiz pek aynı değil. Yılda bir ya da iki kez beni ziyaret ettiğinde en büyük hobisi benden kitap almak yani artık bunun hobisi olduğunu anladım. Başlarda anlamıyordum. Sorun şu ki bu kitaplar geri gelmiyor. İnsanların kitaplarımı almasını hiç ama hiç sevmiyorum. Kütüphaneme kılıç  bile koydum bir tehdit unsuru olarak fakat gelin görün ki bu kadına da "hayır, alamazsın" diyemiyorum. Sorun kitap değil aslında. Bu konudaki fikrimiz örtüşmüyor. Onun için kitap, okunduktan sonra başkasına verilecek, değiş tokuş edilecek bir  kendini geliştirme aracı. ( okuma tercihlerini ve tarzını anlamışsınızdır sanırım) Ben ise bu görüşü benimsemiyorum. Neyse... Geçen sene geldiğinde bir baktım, kitaplarımın göz bebeklerinden birini "aaah kozmik, aaah kişisel gelişim, süper" diye almış gidiyor. (aldığı kitap bilim-kurgu kitabı) Neyse, açıklama, ikna çabalarımın ardından bir Ahmet Ümit romanında anlaştık, aldı, gitti. Bu sene geldiğinde "Tawannanna, kitaplarında neler var, bakalım"dediğinde ise hazırlıklıydım. " Elimde tam sana göre bir kitap var"dedim (kendimi kitap/filmlerdeki tezgahtarlar gibi hissettim) ve çıkarıp On Bir' i kendisine sundum. O mutlu, ben ve diğer kitaplar On Bir' in bu fedakarlığı karşısında gözlerimiz yaşarmış olsa da  mutluyduk. Temiz iş oldu. Kitap ise bu yönden de şaşırtıcı oldu.



7. Favori yeni yazarınız?

6 ay için konuşmak gerekirse, öyle gelip favorilerime oturmadı ama Voltaire. Ciddi yanını biliyoruz bu adamın ama Micromegas' ı okurken normalden daha fazla bir sempati besledim kendisine. "Ne esprili, ne kafa adammış" dedim özellikle kitaba adını veren hikayeyi okurken.


8. En yeni kurgusal aşkınız?

Hmmm, benim aşık olduğum karakteri soruyorsa bu soru sanırım 6 ay içinde okuduklarım arasında yok fakat çok gerekliyse Thanatos' a  ( Thanatos) göz kırpabilirim.

Kurgusal aşık çiftler ise soru;

Ciddi anlamda cevabım Paul - Chani (Dune Serisinden) Bu başka bir şey aslında

Geyik olarak Cat - Anne (Ateş Adası - Wayne Thomas Batson)

Cıvık olarak - Thanatos - Regan (Thanatos - Larissa Ione ) Zamanında başlamış bulunduğum bu seriyi bitirmeye çalışıyorum. Hasta yatağında iyi gidiyor ama bu serinin kitapları.


9. En yeni favori karakteriniz?

6 ay için;

Rincewind - Büyünün Rengi

Ayrıca

Yaşlı Bayan Hempstock' un (Yolun Sonundaki Okyanus (Neil Gaiman) ) hakkını yiyemem.


10. Sizi ağlatan kitap?


Son 6 ay içinde beni ağlatan kitap yok.

Bu soruya genel anlamda cevap vermem gerekirse yanıtım neye bağlı olduğuna göre değişir;


Son zamanlarda (bir-  iki sene içinde )gözlerimi yaşartan, hüzünlendiren, ufaktan ağlatan kitap;

Ulus - Terry Pratchett.  Kitabın aslında böyle bir amacı yok hatta belki bununla alakası yok. Eğlenceli bir kitap ancak öykünün sonunda karakterlerin gerçekliğe ve yetişkinliğe dönüşü ve bunu sessizce kabullenişi ve geleceğe umutlu bakışları,  hikayenin sonundaki o naiflik falan beni çok etkilemişti.

Birkaç damla göz yaşı dökmüş olabilirim. (Ve bunu başaran tek insan  olabilirim!)

Mutsuzluktan ağlatan kitap;


Vakıf Serisinin 1. kitabı (I. Asimov) : Bu kitabı zamanında benden kim aldıysa ve geri vermediyse O kişiye saydırıyorum. Kim olduğunu da bilmiyorum ama niye getirmedin kitabımı geri diye şu anda buradan haykırıyorum? (Hahahaha sanki duyacak! )  Zeus' un yıldırımları, Darth Vader' in öfkesi ve benim sevgi dolu sözcüklerim bu kişiyi ara sıra dürtsün, gıdıklasın! İşte, kitabın yerinin boş olduğunu görünce ağlıyorum mutsuzluktan. İşin kötüsü bu kitap bulunmuyor artık :(


Sinirden ağlatan kitap;


Son Nesil (Arthur C. Clarke) Yanlış anlaşılmasın kitapla ilgili bir sorunum yok. Yazarı da çok severim. Bu kitabı iki yıl önce kütüphanede bulup, sevinçle ağlayıp almış, okumaya başlamıştım. Kitabın son sayfasına yapılanlar bir kütüphanecilik efsanesidir. Yıllardır bununla ilgili hikayeyi yazacağım diyorum ama üşengeçlikten yazmıyorum. (Evet, bir işi yıllarca öteleme, işte bu benim!) Neyse, kitabın son sayfasının başına gelenler nedeniyle, hikayenin sonunu İngilizce okumak zorunda kalmıştım. Sinirden ağladım :)


Ağlatıp komaya sokan kitap;

Eylül - Mehmet Rauf. Lisede zorla okutmuşlardı. Okudum ama okurken çektiklerimi bir ben bir de kitap bilir. Bitirdikten sonra komaya girdim, öyle ki kitap görmeye dayanamadığım için okula ders kitaplarını bile götürmüyor sadece kalem taşıyordum çantamda. Bu durum üç-dört gün sürdü. Sonra hastalıktan kurtuluş Budala (Dostoyevski) sayesinde oldu.

11. Sizi mutlu eden kitap?


6 ay için  - Büyünün Rengi

ve atlamadan geçemeyeceğim


Türk Boylarının Destanları - Karl Reichl. Bu kitap şu yüzden mutlu etti; Böyle çalışmalara ihtiyaç var. (Basım yılı 2002 bu arada. Ben geç okudum) Kitap uzun uzun destanları anlatmıyor. Türk dünyasında yer alan ve ağızdan ağıza dolanan destanların ortak yönlerini, anlatım biçimlerini sınıflandırarak açıklıyor. Çalışma hazırlanırken son destan anlatıcılarını ve ekollerinin kayıtları da alınmış. Biz bunlara önem vermiyoruz ama bu tarz çalışmalar kültür açısından  önemli bence. Gayet derli toplu, sıkıcılıktan uzak bir çalışma olmuş, mutlu oldum. (Bana neyse?)


Onlar Yoktu (Dean R. Koontz) Şöyle ki ortaokulda falan okuduğum bu kitabı çok beğenmiştim. Özellikle bir kadının "sizler onları görebiliyorsunuz, ayırt edebiliyorsunuz. Ben ise bunu yapamıyorum. Bundan sonra ben insanların içinde nasıl yaşayacağım" diye sızlanması hala aklımdadır. Gelin görün ki tüm bunlar aklımdaydı ama kitabın adını hatta yazarını hatırlamıyordum. Geçen senelerde kütüphaneye gittiğimde gördüm, kitabı aldım, bağrıma bastım... Uzun süredir hayatımı kapsayan bir gizemi çözmüşcesine mutlu oldum, arkada çalan fon müziği ve yüzümdeki Bruce Willis gülümsemesi ile eve geri döndüm. Mutlu oldum.


12. En beğendiğiniz kitaptan uyarlanan film?


Gıcık bir insan olarak kitap uyarlaması filmleri beğenmemek hobimdir. Yine de bakmak gerekirse;

 Yüzüklerin Efendisi- Filme uyarlanırken hakkında çok atıp tuttum, yönetmene çok tatlı sevgilerimi gönderdim, sinemada izleyip saydırdım hala da kitaplar bin basar diyorum ama yine de arada açıp izliyor muyum? Evet. Bu bir kenarda dursun. (popülist yaklaşım)


Yeşil Yol ve Medyum (S. King) iyidir.


Ciddi ve gerçek anlamda Guguk Kuşu ( Ken Kesey)


Anılar modu; Nils ve Uçan Kaz

Gerçi film değil ama ben küçükken fanatiği olduğum bir çizgi filmdi. Selma Lagerlof' un kitabından uyarlanma. Kitabın Nobel ödülü de var yanılmıyorsam. Ortaokulda yaz tatilinde okumuştum. Ağlamış olabilirim :)


13. Bu yıl yazdığın favori kitap yorumun?


Ben kitap yorumu yazmaktan pek hoşlanmıyorum açıkçası. Ciddiye almam gerektiğini düşündüğüm bir konu çünkü, bu da bana pek gelmiyor - bu konuda (kitap yorumları) bazı eleştirilerim var ama değinmeyeceğim şu anda - özellikle bu blog içinde. (Bloğun hali ortada ^^)

Yine de zaman zaman blog ile bağlantılı olduğunu düşündüğüm kitaplar ya da yazarlarla ilgili yazılar ekleme çalışıyorum. Bu sene üç tane yazı eklemişim.

Zhang Jie - Kelimeler Yetmez

Mai Jia - Birim 701: Rüzgarı Dinleyenler

Ookuninuşi- Akiko Acar

Neye dayanarak favori diyorum ben de bilmem ama Zhang Jie diyorum.


14. Bu yıl satın aldığın en güzel kitap?

Neyi ne zaman aldım bilmiyorum ama emin olduğum iki tane var (bu yıl satın aldığıma eminim, okuduklarım arasından). Cevabımı onlardan yana kullanıyorum. Büyünün Rengi ve Taras Bulba (Gogol) Taras Bulba, Gogol' ün bende eksik kalan eserlerinden biriydi, okudum ve rahatladım. Ayrıca güzel kitap.

(Hahaha bu yazıda bir kitap hakkında bilinçaltı çalışması mı yapıyorum acaba?)


15. Yıl sonuna kadar neleri okumak istiyorsun?

Ayyyy çok okumak istiyorum.  Ben ne kadar liste yapsam da ( huyumu bildiğim için yapmam. Planladığım şeyleri  gerçekleştirdiğim  nadirdir) o liste o anki ruh durumuma, canımın çektiğine, keyfimin kahyasına göre değişecek.  Şimdi elimin altında, masanın yakınında okunmayı bekleyen kitaplar gözlerini bana dikmiş, renk veriyorlar. ADSL modemini bilirsiniz. Üzerindeki ışıklar zaman zaman kıpraşır, yanıp söner. Aynen karşımdakilerde öyle yanıp sönüyorlar. O nedenle bir ışık seli haline gelmiş bu köşenin sesini dile getiriyim en azından;


Kappa - Ryunosuke Akutagava

Yaban Koyunun İzinde - Haruki Murakami

Savaş Artığı - Ha jin ( Bakın buna elim gitmiyor gerçi, duymasın!)

Günler ve Geceler - Konstantin Simonov

Beş Paralık Roman- Bertolt Brecht (Üç Kuruşluk Opera' yı çok severim. Brecht' in bu kitabı yeni geçti elime yoksa şimdiye kadar atladığımdan değil)

Savrulan Otlar Arasında - Boris Vian ( Okumadığım bir iki eserinden biri. Nasıl atlamışım!)

Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan

Kelime ve Dimne - Beydaba

Ruh Dağı - Gao Xingjian

21.yy stratejilerinde Türk Denizcilik Tarihi -  Erdinç Sancar

Türkiye'nin Yakın Tarihi -İlber Ortaylı

Siberya - Stanislaw Lem

Anathem - Neal Stephenson (Uygun zamanı bekliyorum. Biraz büyük puntolu basım olsaymış keşke. 800 küsur sayfanın sonunu kör olmadan getirebilmeyi diliyorum)

Kızıl Yıldız - Alexander Bogdanov

Çeçen Nart Efsaneleri  - Derleyen : Sirazhdin Elmurzayev

Zadig - Voltaire

Kargaların Ziyafeti - G. Martin

Kızıl Mars- Kim Stanley Robinson

İkiz Yıldız - Robert A Heinlein

Kızıl Tuğ - Abdullah Ziya Kozanoğlu
..................

Bu böyle devam eder gider, yoruldum.

Böylece bu mimin sonuna geliyorum. Bittiiii.... (Oldukça uzatıp, soruların istediği cevapları gevşetmiş, esnetmiş olabilirim :P )  Normalde pek kitap muhabbeti yapmayan bir insan olarak eğlendim yaparken.


Odanın o malum köşesinde yer alan, adını anmadığım kitaplar isyan başlatarak  toplanıp "Niye bizi anmadın?!!" diye üzerime doğru gelecekler birazdan, biliyorum. O nedenle ekran karşısındaki yerimden bir süreliğine kaçarken bu mimi,  (şu ana kadar kimlerin mimlendiğini ya da yapmak isteyeceğini kestiremediğimden) yapmak isteyen herkese gönderiyorum.

31 Temmuz 2016 Pazar

Ookuninuşi (Ookuninushi): Japon Mitolojisi - Kitap




Ookuninuşi, Bileşim Yayınevinin Dünya Mitolojisi Serisi'nde Japonya' yı temsilen yer alıyor. Kitabın yazarı Akiko Acar. Çocuklara yönelik bu seri ve Ookuninuşi gerek anlatımı gerekse resimleri ile büyüklerin de ilgisini çekecek kadar cezbedici.






Kitap öncelikle hikayenin kahramanlarını ve Japon tanrılarını/mitoloji kahramanlarını kısaca tanıtarak başlıyor. Kitaba ayrıca hiragana ve katagana alfabelerinin bir kısmını gösteren tablolar eklemişler ki hoş olmuş bence.






Kitap, yeryüzüne inen, yeryüzünün en büyük adasında, İzumo denen bir ülkede, 80 kardeşi ile birlikte yaşayan iyi kalpli ve uslu tanrı Ookuninuşi' nin hikayesini anlatıyor.




Ookuninuşi, yaramaz 80 ağabeyi ile birlikte yaşayıp giderken günlerden bir gün İneba ülkesinin prensesi Yagahime' nin evleneceği haberi gelir. Bütün kardeşler bu güzel prensesin içlerinden mutlaka birini seçeceğini düşünerek isteksizce kervana dahil edilen Ookuninuşi' yi de yanlarına alarak  yola koyulurlar. Tüm eşyalarını O'na taşıttıkları için Ookuninuşi ağabeylerini epey geriden takip eder. Kardeşler yolda tüyleri yolunmuş, kıpkırmızı olmuş, inleyen bir tavşan bulurlar ve acımasızca ve muzipçe tavşana bir oyun oynayarak tavşanın acılarının artmasına katkıda bulunup yollarına devam ederler. Geriden gelen Ookuninuşi, köpekbalıklarına oyun oynadığı için bu hale gelen tavşana acır, ağabeylerinin yaptıklarına üzülür ve tavşana yardımcı olur. Yoluna devam ederek İneba ülkesine en son varır. Ertesi gün Yagahime, kardeşlerden hiçbirini evliliğe seçmediğini ancak olsa olsa Ookuninuşi' yi seçebileceğini, tavşanın başına gelenleri de kınadığını bildirir. Bu duruma öfkelenen ağabeyler tüm düşmanlık ve nefretlerini Ookuninuşi' ye yönelterek, O'nun geri dönüş yolunda eşyalarını taşımak zorunda olduğunu belirtip kardeşlerini yanlarına alarak dönüş yoluna koyulurlar ve yolda intikam hırsı ile Ookuninuşi' nin ölümüne sebep olurlar.




(Hikayeden bağımsız, dile kolay 80 ağabey diyorum! Bir de bunlar biraz muzip zaman zaman acımasız falan! İş kötü ^^)




Annesi İzumo'nun araya girmesi ile bir yaşam hakkı daha verilen Ookuninuşi, ağabeylerinin öfkesine ve yeni girişimlerine çeşitli şekillerde tekrar  maruz kalır, bunları  atlatmayı başarır ancak annesi ile birlikte anlarlar ki kaçmazsa kurtulamayacaktır. Başka bir tanrının tavsiyesi ve yönlendirmesi ile büyük büyük dedesi Susano' ya danışması gerektiğini ve yeryüzünde insanların huzur içinde yaşayabileceği bir ülkeyi ancak kendisinin kurabileceğini bunun için ise Susano' nun yayını ve kılıcını almasını gerektiğini öğrenir.






Güneş Tanrıçası' nın kardeşi olan Fırtına Tanrısı Susano huysuz ve gürültücü olması nedeniyle gökyüzünden kovulan ve yeryüzünde  bir prensesle evlenen bir tanrı. Susano daha sonra yer altına inerek Ölüler Ülkesinin hakimi olmuştur. Ookuninuşi, çeşitli yardımlarla canlı canlı Ölüler Ülkesine iner ve Susano ile yüzleşir. Bu sırada, Susano' nun torunu olan Suserihime' nin yardımını alır. Sonunda Susano' nun kılıcı ve okuyla birlikte yanına  Suserihime' yi de alarak yeryüzüne başarılı bir şekilde geri döner. Akıl Tanrısı  da hizmetini kendisine sunmaya gelmiştir. Suserihime ile  evlenir ve huzurlu ülkesini yaratır.


Tüm bu yolculukta Ookuninuşi' ye tüm destanlar ya da mitolojik hikayelerde olduğu gibi yardımcı olan pek çok kişi ve tanrı var. Karşısına çıkan çeşitli karakterler var. Alt etmesi gereken, gerek yardım alarak gerek kendi zekası ile devirdiği ya da saygısını kazandığı düşmanları var. Kitap bunların çoğuna değiniyor.



[Cüceyi eline aldı."Ben akıl tanrısıyım. Beni yaşam tanrısı gönderdi.............Abilerinden farklı olduğunu kanıtladın. Seksen kişiden farklı olabilmek büyük bir cesaret ve güç ister"]



Bu sözler, bağlantı anlamında biraz alakasız gözükse de, muhtemelen aşırı sıcaklar nedeniyle vıcık vıcık olan beynimde çalan alarmlar sayesinde bana Alfred Bester' in Yıkım' a Giden Adam' ındaki şu sözleri hatırlattı. Bester' in bu romanında şöyle denir; " Eğer bir adamın topluma karşı gelecek yeteneği ve cesareti varsa, o kesinlikle ortalamanın üzerinde demektir. ..." Neyse işte, yine nereden nereye...



Bileşim Yayınevi'nin bu serisi daha çok çocukları hedefliyor. Ben bir mitoloji ve destan bağımlısı olarak merak ettiği için bu kitabı satın almıştım. Çocuklar hatta yetişkinler için güzel bir kitap. Eğer etrafınızda hediye edebileceğiniz çocuklar varsa alın, okuyun ve çocuklara verin. Mitoloji güzeldir ve  genel kültür herkese gerekli.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

USHIO TO TORA (2015) : Anime





Ushio to Tora aslen Kazuhiro Fujita' nın mangası. 90' lı yıllarda manga, OVA' lar şeklinde  animeye uyarlanmış.  2015 yılında ise 26 bölümlük bir anime yapmışlar.


Süper güçleri, yokaileri ve diğerlerini içeren eğlenceli sayılabilecek bir anime ama insanın ilk bölümleri bir şekilde atlatması gerekiyor,  en azından benim için süreç böyle gelişti.


Ushio adlı kardeşimiz ortaokul çocuğu, babası ile birlikte atalarından kalan bir tapınakta yaşıyor. Babası Shigure Aotsuki çocuğu çeşitli yöntemler kullanarak yokailerin varlığına inandırmaya çalışıyor fakat Ushio bunu her seferinde kesinlikle reddediyor ve pek yetenek gösteremediği ancak içten bir tutku ile bağlı olduğu resim sanatına devam ediyor. Bir gün, babası bir geziye çıkmışken evin yanındaki depoda bir mahzen kapısı görüyor merakla içini açıyor ve bir mızrak tarafından duvara mıhlanmış aslana benzer bir yokai ile karşılaşıyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu yokai, 500 yıl önce Ushio' nun samuray atası tarafından canavar mızrağı ile mühürlenmiş. Öyle böyle derken Ushio mızrağı çekerek Tora adını verdiği bu yaratığı serbest bırakmak zorunda kalıyor ve böylece Ushio' nun mızrak ve Tora ile yaşantısı ve aslında hayat macerası başlamış oluyor.



İlerleyen zamanlarda mızrağın Ushio' yu seçmiş olduğu anlaşılır. Tora ise  her ne kadar her seferinde Ushio' yu yiyeceğini söylemesine rağmen bir türlü yemezken   modern dünyaya ve aletlerine de büyük ilgi göstermektedir. Bu arkadaşlar bu şekilde hayatlarına ve mücadelelerine devam ederler.

Her bölümde yeni karakterler ekleniyor, bağırış çağırış fazla, bölümler klişe bir yapı gösterse bile olayları güzel bağlıyor. (ara sıra ciddi abartıyor tabii ama neyse bunları göz ardı edeceksiniz artık)
Vakit geçirmek için izlenebilir.

Başka bir sezon konu açısından gelmeli ama gelir mi bilemem... (geldi.)


Serinin açılış parçası Kinniku Shoujo Tai' den "Mazeru no Kiken"





Kapanış Waka Danna' dan  "Makeru na Chiisaki Mono yo"


10 Temmuz 2016 Pazar

Schwarzesmarken: Anime





2016 animelerinden 12 bölümlük Schwarzesmarken' e başlamadan önce ne parçası olduğu evrene, ne de adaptasyonu olduğu görsel romana dair bir bilgim yoktu. Bunların hepsini animeyi tamamladıktan sonra öğrendim. İzleyecek bir anime ararken gözümde parlayan  "Ooooh meccha" ışığı  ve arka plandaki politik olayların ilgimi çekmesi nedeniyle Schwarzermarken' e başlamıştım. Bu nedenle bu yazı sadece bu 12 bölüm üzerine olan düşüncelerimi dile getirecek.



Schwarzesmarken, 80' li yılların başında alternatif bir evrende geçiyor. Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş bir Almanya ve soğuk savaşın rüzgarları var. Batı Almanya, Birleşmiş Milletlerin bir üyesi iken Doğu Almanya, Varşova Paktı' nın bir parçası. Sosyalist bir rejim hakim ülkede. Ortam ve etraf zaten karışıkken bir de dünya dışı varlıkların saldırıları söz konusu. BETA adı verilen kolektif bilince  sahip bu yaratıklar, çirkin olmakla birlikte insanlığa karşı bir tehdit durumundalar hatta insan ırkı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. İnsanlık tüm gücü ve elindeki tüm  teknoloji ile üzerine  tek bir yönden akın akın gelen ve önlerine çıkan her şeyi yok eden bu yaşam formlarına karşı ölüm kalım mücadelesi vermekte. Özellikle Doğu Almanya, bu sürünün Avrupa' ya yayılmasını engelleyen bir tampon durumunda.



BETA' lar bir yana, ülkenin (Doğu Almanya)  durumu  ayrı şekilde iç karartıcı. Pilotların çoğu çok genç. Kayıplar büyük. Bunun dışında ülke rejime göre yönetiliyorken, Stasi içinde de güç ve iktidar çekişmeleri bulunuyor. Stasi ikiye ayrılmış durumda. Sovyet yanlıları ve Berlin yanlıları. Kendi çekişmeleri adına çoğu zaman BETA tehdidini bile görmezden gelebilecek durumdalar.


Ailesi ile birlikte Batı Almaya' ya kaçmaya çalışırken Stasi tarafından yakalanan, işkencelerin ardından kendini orduda ve animenin ana odak grubunu oluşturan Doğu Almanya' nın en iyisi olarak  adlandırılan 666. filonun bir pilotu olarak bulan Theodor Eberbach' ın liderleri Irisdina Bernhard ile yıldızları barışmazken, yine O'ndan aldığı emir ile kurtardığı Batı Alman Katia Waldheim ve Katia' nın Doğu Alman vatandaşlığına geçişiyle olaylar iyice açılıyor. Siyasi karışıklık, Stasi ile ordunun çekişmesi ve Stasi' nin genel anlamdaki baskıları nedeniyle zaten bu askerlerin arasında çoğu zaman sağlam bir bağ bulabilmek güç. Herkes birbirinden şüpheleniyor, herkes birbirinin Stasi ispiyoncusu olduğunu düşünüyor. Kelle koltukta geziliyor üzerine BETA' larla savaş var. Böyle bir ortamda bu filo ve bu filonun  içindekiler hayat ve ideallerinin mücadelesini veriyorlar 12 bölüm içerisinde.






12 bölümde iyi toparlanmış sayılır. Atmosfer iyi. Ara sıra hareme dönecek diye endişelenmedim değil ama iyi toparladı sayılır. TSF' lerin dizaynları göze hoş ve gerçekçi geliyor. Aksiyon sahneleri fena sayılmaz.  Zaman zaman bazı karakterler dayaklık olsa da göze batmıyor sayılır ki Bernhard Irisdina işi topluyor zaten.



Bunun dışında animenin hatırlattığı bazı noktalar var. Yıl olmuş 2016 (gerçi bizim ülke yaşamak için garip bir yer ama) geriye dönüp bakınca garip geliyor ama dostlar zamanında bir  Berlin Duvarı vardı bu dünya üzerinde. Almanya, Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüştü ve Doğu Almanya' da Sovyetler Birliğinin  girişimiyle otoriter ve sosyalizme dayalı bir rejim kurulmuştu. Doğu Almanya' dan Batı' ya kaçmak isteyenleri engellemek adına  Berlin' i ikiye bölen duvar inşa edildi. Bu duvar yaklaşık 27 yıl sonra 1989' da,  fiziksel olarak 1990' da yıkıldı. Şimdi böyle bakınca çok garip geliyor ama duvarın yıkılışının etkilerini hayal meyal hatırlıyorum.



Günümüzdeki Rusya, Türki Cumhuriyetleri ve daha nicelerini kapsayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği de yanlış hatırlamıyorsam 1991' de dağılmıştı.


Ne bileyim şimdi düşününce yakın tarih sayılabilecek bu olaylar insana garip geliyor. Neyse işte, animeyi izlerken bunları da düşünmeden edemedim.


Shwarzesmarken çok iyi değil bana kalırsa ama izlenmeyecek bir anime de değil. Göz atın bence.

4 Temmuz 2016 Pazartesi

TERRA FORMARS REVENGE : Anime






2016 animelerinden  13 bölümlük Terra Formars Revenge, Terra Formars'ın ikinci sezonu. Bu sezon işler kaldığı yerden devam ediyor diyeceğim ama animenin şekli, havası, atmosferi değişikliğe uğramış görünüyor.


İlk sezonun o karanlık havası, ağır ve umutsuz atmosferi, etrafa saçılan kanları gitmiş yerine daha aydınlık bir hava, moronlaşmış hamamböcekleri, sıklaştırılmış espriler ve hatta içi chibi dolu baloncuklar gelmiş. Anime sanki boyut değiştirmiş gibi.


En son 6 acil iniş mekiği farklı noktalara inmek zorunda kalmış, hepsi saldırıya uğramış, arkada bazı olayların döndüğü hissettirilmiş, Mars' a inen 100 kişiden pek çoğu hayata veda etmişti. Grup 1 ile 2 birleşmiş ve son tercihleri olan Grup 6 ile birleşmeye ve ana gemiye ulaşmaya çalışıyorlardı. İletişimleri de hem birbirleri ile hem de dünya ile kesilmişti.İkinci sezon, bu noktadan devam ediyor.



Bu 100 kişi Mars' a dünyaya musallat olan ve dozunu arttırmaya başlamış olan bir virüse karşı serum yapılabilmesi için terra formars örneklerini toplamak için gelmişti. 6 bölümün başında 6 adet uzman vardı.


Bu sezon bu arkada dönen dolapların en azından bir kısmı ortaya çıktı hafiften. İnsanlar Mars' ta can derdindeyken  dünyada, dünya liderlerinin güç peşinde olduğu ortaya net bir şekilde kondu. Diğer ülkelerin teknolojilerini kaçırıp onları kendine geçirme, örnekleri kendine saklayıp mutlak güce ulaşma. Eh tabi,  bunu tek başına  yapabilmek mümkün değilse sürekli değişen ittifaklar kurabilmek en iyi alternatif. Mars üzerindeki ekipleri baştaki planlarına sadık bir şekilde yollarına devam edip, hem terra formarlarla hem de birbirleriyle kapışırken masa başındakiler birbirleri arasındaki pazarlıklara ve stratejilere devam etmekten bir kurtarma aracını bile gönderemediler henüz, bu da ayrı konu.



Bunun dışında, bu böceklerin  geçirdikleri evrimin neden bu kadar hızlı ve mükemmel olduğunu henüz tam anlayamadım. Rahap teorisinin, en azından Rusya buna inanıyordu,  mümkün olmadığına piramitleri inceledikten sonra karar verdiler. Yanlış hesap olayı neydi bunu anlamadım ya da kaçırdım. (evet olayın en can alıcı noktasını kaçırmış olabilirim)


**İlerisi henüz Terra Formars' ı izlememiş olanlar ve Terra Formars Revenge'i tamamlamamış olanlar için sakıncalı olabilir, söylemedi demeyin **



Bölüm 1 - Japonya. Komachi Shoukichi' nin önderliğinde çeşitli badireler atlattıktan sonra bir şekilde hala varlıklarını sürdüren bu ekip içinde Komachi Shoukichi ki kendisi gönül insanıdır, kendini sevdirir, Marcos (seiyuusu Ishikawa Kaito) ve Keichi (seiyuusu Ono Daisuke bu arada ) gibi savaşçı karakterler, uçan hatun (adını hatırlayamadım) ile savaşçı olmayan mühendisleri  barındırıyor.  Bölüm 2 ile başından beri müttefiklerdi, bunu pekiştirerek devam ediyorlar.



Bölüm 2 - Amerika. En şanslı ekip bu bence. Michelle hatuna da saygım sonsuz yalnız. Bu arada Michelle' in Akari bir yana Joseph 'i de etkilemiş olması takdir edilesi ama bu durumu çeşitli nedenlerden ötürü normal karşılıyorum. Michelle ile birlikte Mars sıralamasında 6. olan Akari  ve yanlış hatırlamıyorsam 11. Alex de  bu ekipte ki Alex giderek daha bir hoş oluyor :P (yani napayım? Atmosfer öyle bir kaymış ki ben de bu şekilde kayıyorum) Yaeko (isim böyle sanırım ) eğlenceli hatun. Yanlış hatırlamıyorsam şimdiye kadar en az kaybı bu ekip verdi. Üstelik tüm komploların başlıca nedeninin genetik olarak önem taşıyan Michelle ve Akari' yi canlı şekilde ele geçirmek olmasına rağmen.



Bölüm 3 -  Rusya ve Doğu Avrupa. En insancıl, en asil duyguların insanı ekip bu çıktı şaka maka. Piramitlere inmelerinin nedeni anlaşıldı. Doğal olarak başlangıçta bir plan ve hedefleri vardı ancak olayları kavrayınca insanlığı seçtik diyerek Amerika-Japonya ortaklığına müttefik olduklarını ilan ederek tereddüt etmeden  yardıma koştular. Takdir edilesi. Ne yazık ki ağır hasar aldılar ki bu üzücü oldu. Diğer başka bir ekiple birlikte sadece askerlerden oluşuyor olması bu grubu güçlü yapıyordu. Ekibin lideri, dünyada da ünlü bir asker ve komutan olan Slyvester Asimov' u sevmemek mümkün değil. Can hıraş mücadelesi  saçımızın teli için falan değil tabii ki. Bunun nedeni kızının ve torununun dünyada hasta olması ve yapılacak seruma acil ihtiyaç duyması. Yine de adil ve başarılı bir lider olduğu söylenebilir. Grubun diğer öne çıkan isimleri Nina, Ivan, Alexander Asimov. Şimdi bu Alexander' a gelelim.




Birinci sezonda Adolf' un bölümleri gayet iyiydi buna daha sonra değineceğim. Bu sezonda da ne yazık ki bu şekilde aramızdan göçüp gidecek olan kişi olarak Alexander' ı seçmişler ki kendisi Komutan Asimov' un damadı. İnsan üzülüyor doğal olarak esprili ve iş bilir birinin heba olup gitmesine. Yine de, insanı ne kadar üzerse üzsün bir Adolph' un etkileyeceliğini yakalayamadı sahneleri. Akari' ye kılıç gönderme olayı ne kadar zorlama olursa olsun, kabul ettim o akış içerisinde. Arkasından gelen yorum ve olaylarla yüceltilmesini  kendisi göçüp giderken hoş buldum.



Bölüm 4 -  Çin ve o civar. Liderliğini Çin' in yaptığı ekipte, Çinliler, Tayvanlılar, Moğollar var. Hatırladıklarım bunlar. İşte her şey bunların başının altından çıkıyor, bu anlaşıldı. Hedefleri Michelle ve Akari' yi canlı ele geçirip  kurtarmaya gelen Çin' in gönderdiği mekiğe atlayıp diğerlerini bırakmak ya da kendileriyle iş birliği yapmayanları muhtemelen öldürerek kaza diye olayı kapatmak. Böylece kendi birlikleri Michelle ve Akari üzerinde deneyler yapabilecek, bu ikisinin içinde barındırdığı genleri vs..  inceleyerek kendi silahlarını hatta mutasyona uğramış ordularını yaratacak, yanlarında getirdikleri terraformarları inceleyerek serum hazırlayacak ve bu cesetleri de inceleyip teknolojilerini geliştirecek ve dünya üzerinde mutlak güce hakim olacaklar. Eh, bu ekipte bu planın maşası işte. Rusya ekibi gibi askerlerden oluşuyor. Anlaşılıyor ki Çin ve Rusya, mekik Mars' a inmeden önce Mars üzerinde bu planı birlikte uygulamaya karar vermiş ancak Rusya ekibi piramitleri inceledikten sonra ve Çin ekibinin plan detaylarını anladıktan sonra manevra yaparak Amerika-Japonya bloğuna kayıyor. Ayrıca tüm program ortaklarını kandırıyorlar. Program içerisinde, Çin ekibinin içinde Mars sıralamasının en güçsüz isimler bulunuyor  ama 99. sıradaki elemana bir bakıyorsun gücünden ötürü tebrik ediyorsun. Bir nevi salağa yatıp herkesi kandırmışlar durumu. Ağır ameliyatlardan geçmişler birer görev insanı olarak, bu durumda eğer dünyaya geri dönebilirlerse normal hayata nasıl uyum sağlayacakları şüphe konusu. Aslında kafa dengi tipler olabilirlermiş ama tutturdukları çizgi hoş değil. Pek çok kişinin ölümünden de bunlar sorumlu. Bir diğer soru,onca alet edevatı, füzeyi, ırtı zırtı Annex 1' e nasıl sokup depoladıkları. Normalde tüm mürettebat silahsız çünkü programda silah yok diye anlaşılmış ancak bu arkadaşlara bravo, bayağı bir mühimmat sokmuşlar içeri. Eh bu durumda terraformarslara karşı işleri daha kolay diğerlerine nazaran.



Bölüm 5 - Almanya -  Komple pert oldu bu ekip ne yazık ki. Halbuki liderleri Adolf' un (Kouji Yusa)  ne derece güçlü olduğu ortaya aksiyon vasıtası ile konmuş daha sonra da Mars derecesinin 2  olduğu söylenmişti ancak tüm bunlar iş işten geçtikten sonra oldu. Bu ekipte sadece Adolf ve Isabel savaşçı özelliği taşıyordu. Geri kalanların hepsi teknisyen. Annex' e ulaşacak ilk ekipken ne yazık ki ayakları kaydırılıyor.






Yalnız çok yüklendiler lan bu ekibe!!  Adolf' un sahneleri ise dokunaklı ve etkileyici idi bana kalırsa. İnsafsız böcekler ayrıca insafsız hayat, bir insana bu kadar yüklenilir mi? Bu bölümler beni üzdü. Güzel bölümlerdi bence. İlk sezonun en iyi bölümleri olmaya aday. Adolf böceklere dalarken çalan müzik ile birlikte Musa göndermeleri birinci sezonun tavan noktasıdır bence.



Bölüm 6- Roma ve bağlı ülkeler. Joseph başkanın liderliğindeki bu ekibi, ilk indiklerinde bir görüyoruz, başları belada! Sonra ikinci sezonun sonlarında  "Joseph' e ne oldu, ne oldu?" diye diye nihayet görüyoruz. Joseph iyi de, ekibin geri kalanının ruhları şad olsun.




Joseph, geyik ve esprili bir arkadaş. İlk sezonda ilk bölümde kendini bu konuda gösteriyor zaten. Ayrıca renkli kişiliğine Ishida Akira' nın seslendirmesi ayrı bir genişlik katıyor. Kendisinin insanoğlunun en önemli yaratımlarından biri olduğu açıklanıyor. Bir nevi üst insan çalışması. Zeka, fiziksel özellikler vb...  açısından organik bir sonuç. Ari ırk saçmalığına girmemesi adına evlilik için eşlerin ırk, sosyal konum gibi kavramlarla sınırlanmadığı ancak üç noktaya dikkat edildiği özellikle vurgulanıyor. Kabiliyet, direnç ve yetenek. Bu prensiplerden hareketle yaklaşık 600 yılın sonunda Joseph olmuş işte. Joseph' in Michelle' e evlilik teklifi de bu noktada uygun. Michelle de taşıdığı genler bakımından bu prensiplere uygun hatta en uygun adaylardan bir tanesi. Joseph de doğal olarak onu istiyor. Schopenhauer'in Aşkın Metafiziği' ne bir gönderme gibi bir açıdan. Joseph' in tüm bu gücü ve üstün özellikleri ne yazık ki tüm ekibini kaybettiği gerçeğini değiştirmiyor.



**-----------------------------------------------------------------------------------------------**






İkinci sezonun sonlarına doğru, her zamanki gibi dünyada liderlerin masa başındaki ikili pazarlıkları mevcut. Yine taşlar değişecek ya da değiştirilmeye çalışılacak eğer  Mars üzerindekiler dünyaya haber gönderemezse derken zor da olsa bunu başarıyorlar. Michelle ve Akari durumdan kendilerine pay çıkarıyor olsa bile en büyük alkış belli kişilere gidiyor.


Terra Formars Revenge' in bir diğer olumlu özelliği - benim için-  Seikima II faktörü. Açılış parçalarının ikisi de Seikima II'den. Özellikle Planet/The  Hell çok iyi gitmiş.





Terra Formars Revenge' de değinilmeden geçilemeyecek bir karakter daha var. Alexander ve Joseph kadar parlayan bir diğer karakter Keiji. Mars ekibine katılmadan önce dünya şampiyonu bir boksör olan Keiji, basitliğin ve disiplinin bir yansıması aslında.  Korneasında oluşan sorun nedeniyle görme kaybı yaşamasından dolayı boksörlüğe veda ederken annesini de kaybedince ekibe katılıyor ve mutasyon ameliyatında seçim yaparken tercihini en iyi gören böcek türünden yana kullanıyor. Keiji (Ono Daisuke)  de diğer karakterler gibi hayatın anlamını ve dostluğun güzelliğini Mars üzerinde daha doğrusu ekibin içinde bulanlardan. Keiji' yi parlatan ilkelerine,duruşuna ve sadeliğine hayran olmamak elde değil şimdi.




Terra Formars Revenge, animasyon ve ortamın genel havasında yaptığı değişiklikler nedeniyle çok eleştiri aldı. Mars üzerindeki olaylar bir noktada kaldı. Böcekler dünyaya da inmişken (burada hikikomorilerin dünyaya karşı yarattığı tehlikeye bir değinme yapılmış :P) bir 3. sezon gelir mi bilinmez.

Ben de izlerken çok saydırdım animeye ama 3. sezon gelsin, lütfen. Mangaya sarmak istemiyorum!!!!




LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...