Ookuninuşi, Bileşim Yayınevinin Dünya Mitolojisi Serisi'nde Japonya' yı temsilen yer alıyor. Kitabın yazarı Akiko Acar. Çocuklara yönelik bu seri ve Ookuninuşi gerek anlatımı gerekse resimleri ile büyüklerin de ilgisini çekecek kadar cezbedici.
Kitap öncelikle hikayenin kahramanlarını ve Japon tanrılarını/mitoloji kahramanlarını kısaca tanıtarak başlıyor. Kitaba ayrıca hiragana ve katagana alfabelerinin bir kısmını gösteren tablolar eklemişler ki hoş olmuş bence.
Kitap, yeryüzüne inen, yeryüzünün en büyük adasında, İzumo denen bir ülkede, 80 kardeşi ile birlikte yaşayan iyi kalpli ve uslu tanrı Ookuninuşi' nin hikayesini anlatıyor.
Ookuninuşi, yaramaz 80 ağabeyi ile birlikte yaşayıp giderken günlerden bir gün İneba ülkesinin prensesi Yagahime' nin evleneceği haberi gelir. Bütün kardeşler bu güzel prensesin içlerinden mutlaka birini seçeceğini düşünerek isteksizce kervana dahil edilen Ookuninuşi' yi de yanlarına alarak yola koyulurlar. Tüm eşyalarını O'na taşıttıkları için Ookuninuşi ağabeylerini epey geriden takip eder. Kardeşler yolda tüyleri yolunmuş, kıpkırmızı olmuş, inleyen bir tavşan bulurlar ve acımasızca ve muzipçe tavşana bir oyun oynayarak tavşanın acılarının artmasına katkıda bulunup yollarına devam ederler. Geriden gelen Ookuninuşi, köpekbalıklarına oyun oynadığı için bu hale gelen tavşana acır, ağabeylerinin yaptıklarına üzülür ve tavşana yardımcı olur. Yoluna devam ederek İneba ülkesine en son varır. Ertesi gün Yagahime, kardeşlerden hiçbirini evliliğe seçmediğini ancak olsa olsa Ookuninuşi' yi seçebileceğini, tavşanın başına gelenleri de kınadığını bildirir. Bu duruma öfkelenen ağabeyler tüm düşmanlık ve nefretlerini Ookuninuşi' ye yönelterek, O'nun geri dönüş yolunda eşyalarını taşımak zorunda olduğunu belirtip kardeşlerini yanlarına alarak dönüş yoluna koyulurlar ve yolda intikam hırsı ile Ookuninuşi' nin ölümüne sebep olurlar.
(Hikayeden bağımsız, dile kolay 80 ağabey diyorum! Bir de bunlar biraz muzip zaman zaman acımasız falan! İş kötü ^^)
Annesi İzumo'nun araya girmesi ile bir yaşam hakkı daha verilen Ookuninuşi, ağabeylerinin öfkesine ve yeni girişimlerine çeşitli şekillerde tekrar maruz kalır, bunları atlatmayı başarır ancak annesi ile birlikte anlarlar ki kaçmazsa kurtulamayacaktır. Başka bir tanrının tavsiyesi ve yönlendirmesi ile büyük büyük dedesi Susano' ya danışması gerektiğini ve yeryüzünde insanların huzur içinde yaşayabileceği bir ülkeyi ancak kendisinin kurabileceğini bunun için ise Susano' nun yayını ve kılıcını almasını gerektiğini öğrenir.
Güneş Tanrıçası' nın kardeşi olan Fırtına Tanrısı Susano huysuz ve gürültücü olması nedeniyle gökyüzünden kovulan ve yeryüzünde bir prensesle evlenen bir tanrı. Susano daha sonra yer altına inerek Ölüler Ülkesinin hakimi olmuştur. Ookuninuşi, çeşitli yardımlarla canlı canlı Ölüler Ülkesine iner ve Susano ile yüzleşir. Bu sırada, Susano' nun torunu olan Suserihime' nin yardımını alır. Sonunda Susano' nun kılıcı ve okuyla birlikte yanına Suserihime' yi de alarak yeryüzüne başarılı bir şekilde geri döner. Akıl Tanrısı da hizmetini kendisine sunmaya gelmiştir. Suserihime ile evlenir ve huzurlu ülkesini yaratır.
Tüm bu yolculukta Ookuninuşi' ye tüm destanlar ya da mitolojik hikayelerde olduğu gibi yardımcı olan pek çok kişi ve tanrı var. Karşısına çıkan çeşitli karakterler var. Alt etmesi gereken, gerek yardım alarak gerek kendi zekası ile devirdiği ya da saygısını kazandığı düşmanları var. Kitap bunların çoğuna değiniyor.
[Cüceyi eline aldı."Ben akıl tanrısıyım. Beni yaşam tanrısı gönderdi.............Abilerinden farklı olduğunu kanıtladın. Seksen kişiden farklı olabilmek büyük bir cesaret ve güç ister"]
Bu sözler, bağlantı anlamında biraz alakasız gözükse de, muhtemelen aşırı sıcaklar nedeniyle vıcık vıcık olan beynimde çalan alarmlar sayesinde bana Alfred Bester' in Yıkım' a Giden Adam' ındaki şu sözleri hatırlattı. Bester' in bu romanında şöyle denir; " Eğer bir adamın topluma karşı gelecek yeteneği ve cesareti varsa, o kesinlikle ortalamanın üzerinde demektir. ..." Neyse işte, yine nereden nereye...
Bileşim Yayınevi'nin bu serisi daha çok çocukları hedefliyor. Ben bir mitoloji ve destan bağımlısı olarak merak ettiği için bu kitabı satın almıştım. Çocuklar hatta yetişkinler için güzel bir kitap. Eğer etrafınızda hediye edebileceğiniz çocuklar varsa alın, okuyun ve çocuklara verin. Mitoloji güzeldir ve genel kültür herkese gerekli.
Ushio to Tora aslen Kazuhiro Fujita' nın mangası. 90' lı yıllarda manga, OVA' lar şeklinde animeye uyarlanmış. 2015 yılında ise 26 bölümlük bir anime yapmışlar.
Süper güçleri, yokaileri ve diğerlerini içeren eğlenceli sayılabilecek bir anime ama insanın ilk bölümleri bir şekilde atlatması gerekiyor, en azından benim için süreç böyle gelişti.
Ushio adlı kardeşimiz ortaokul çocuğu, babası ile birlikte atalarından kalan bir tapınakta yaşıyor. Babası Shigure Aotsuki çocuğu çeşitli yöntemler kullanarak yokailerin varlığına inandırmaya çalışıyor fakat Ushio bunu her seferinde kesinlikle reddediyor ve pek yetenek gösteremediği ancak içten bir tutku ile bağlı olduğu resim sanatına devam ediyor. Bir gün, babası bir geziye çıkmışken evin yanındaki depoda bir mahzen kapısı görüyor merakla içini açıyor ve bir mızrak tarafından duvara mıhlanmış aslana benzer bir yokai ile karşılaşıyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu yokai, 500 yıl önce Ushio' nun samuray atası tarafından canavar mızrağı ile mühürlenmiş. Öyle böyle derken Ushio mızrağı çekerek Tora adını verdiği bu yaratığı serbest bırakmak zorunda kalıyor ve böylece Ushio' nun mızrak ve Tora ile yaşantısı ve aslında hayat macerası başlamış oluyor.
İlerleyen zamanlarda mızrağın Ushio' yu seçmiş olduğu anlaşılır. Tora ise her ne kadar her seferinde Ushio' yu yiyeceğini söylemesine rağmen bir türlü yemezken modern dünyaya ve aletlerine de büyük ilgi göstermektedir. Bu arkadaşlar bu şekilde hayatlarına ve mücadelelerine devam ederler.
Her bölümde yeni karakterler ekleniyor, bağırış çağırış fazla, bölümler klişe bir yapı gösterse bile olayları güzel bağlıyor. (ara sıra ciddi abartıyor tabii ama neyse bunları göz ardı edeceksiniz artık)
Vakit geçirmek için izlenebilir.
Başka bir sezon konu açısından gelmeli ama gelir mi bilemem... (geldi.)
Serinin açılış parçası Kinniku Shoujo Tai' den "Mazeru no Kiken"
Kapanış Waka Danna' dan "Makeru na Chiisaki Mono yo"
2016 animelerinden 12 bölümlük Schwarzesmarken' e başlamadan önce ne parçası olduğu evrene, ne de adaptasyonu olduğu görsel romana dair bir bilgim yoktu. Bunların hepsini animeyi tamamladıktan sonra öğrendim. İzleyecek bir anime ararken gözümde parlayan "Ooooh meccha" ışığı ve arka plandaki politik olayların ilgimi çekmesi nedeniyle Schwarzermarken' e başlamıştım. Bu nedenle bu yazı sadece bu 12 bölüm üzerine olan düşüncelerimi dile getirecek.
Schwarzesmarken, 80' li yılların başında alternatif bir evrende geçiyor. Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş bir Almanya ve soğuk savaşın rüzgarları var. Batı Almanya, Birleşmiş Milletlerin bir üyesi iken Doğu Almanya, Varşova Paktı' nın bir parçası. Sosyalist bir rejim hakim ülkede. Ortam ve etraf zaten karışıkken bir de dünya dışı varlıkların saldırıları söz konusu. BETA adı verilen kolektif bilince sahip bu yaratıklar, çirkin olmakla birlikte insanlığa karşı bir tehdit durumundalar hatta insan ırkı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. İnsanlık tüm gücü ve elindeki tüm teknoloji ile üzerine tek bir yönden akın akın gelen ve önlerine çıkan her şeyi yok eden bu yaşam formlarına karşı ölüm kalım mücadelesi vermekte. Özellikle Doğu Almanya, bu sürünün Avrupa' ya yayılmasını engelleyen bir tampon durumunda.
BETA' lar bir yana, ülkenin (Doğu Almanya) durumu ayrı şekilde iç karartıcı. Pilotların çoğu çok genç. Kayıplar büyük. Bunun dışında ülke rejime göre yönetiliyorken, Stasi içinde de güç ve iktidar çekişmeleri bulunuyor. Stasi ikiye ayrılmış durumda. Sovyet yanlıları ve Berlin yanlıları. Kendi çekişmeleri adına çoğu zaman BETA tehdidini bile görmezden gelebilecek durumdalar.
Ailesi ile birlikte Batı Almaya' ya kaçmaya çalışırken Stasi tarafından yakalanan, işkencelerin ardından kendini orduda ve animenin ana odak grubunu oluşturan Doğu Almanya' nın en iyisi olarak adlandırılan 666. filonun bir pilotu olarak bulan Theodor Eberbach' ın liderleri Irisdina Bernhard ile yıldızları barışmazken, yine O'ndan aldığı emir ile kurtardığı Batı Alman Katia Waldheim ve Katia' nın Doğu Alman vatandaşlığına geçişiyle olaylar iyice açılıyor. Siyasi karışıklık, Stasi ile ordunun çekişmesi ve Stasi' nin genel anlamdaki baskıları nedeniyle zaten bu askerlerin arasında çoğu zaman sağlam bir bağ bulabilmek güç. Herkes birbirinden şüpheleniyor, herkes birbirinin Stasi ispiyoncusu olduğunu düşünüyor. Kelle koltukta geziliyor üzerine BETA' larla savaş var. Böyle bir ortamda bu filo ve bu filonun içindekiler hayat ve ideallerinin mücadelesini veriyorlar 12 bölüm içerisinde.
12 bölümde iyi toparlanmış sayılır. Atmosfer iyi. Ara sıra hareme dönecek diye endişelenmedim değil ama iyi toparladı sayılır. TSF' lerin dizaynları göze hoş ve gerçekçi geliyor. Aksiyon sahneleri fena sayılmaz. Zaman zaman bazı karakterler dayaklık olsa da göze batmıyor sayılır ki Bernhard Irisdina işi topluyor zaten.
Bunun dışında animenin hatırlattığı bazı noktalar var. Yıl olmuş 2016 (gerçi bizim ülke yaşamak için garip bir yer ama) geriye dönüp bakınca garip geliyor ama dostlar zamanında bir Berlin Duvarı vardı bu dünya üzerinde. Almanya, Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüştü ve Doğu Almanya' da Sovyetler Birliğinin girişimiyle otoriter ve sosyalizme dayalı bir rejim kurulmuştu. Doğu Almanya' dan Batı' ya kaçmak isteyenleri engellemek adına Berlin' i ikiye bölen duvar inşa edildi. Bu duvar yaklaşık 27 yıl sonra 1989' da, fiziksel olarak 1990' da yıkıldı. Şimdi böyle bakınca çok garip geliyor ama duvarın yıkılışının etkilerini hayal meyal hatırlıyorum.
Günümüzdeki Rusya, Türki Cumhuriyetleri ve daha nicelerini kapsayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği de yanlış hatırlamıyorsam 1991' de dağılmıştı.
Ne bileyim şimdi düşününce yakın tarih sayılabilecek bu olaylar insana garip geliyor. Neyse işte, animeyi izlerken bunları da düşünmeden edemedim.
Shwarzesmarken çok iyi değil bana kalırsa ama izlenmeyecek bir anime de değil. Göz atın bence.
2016 animelerinden 13 bölümlük Terra Formars Revenge, Terra Formars'ın ikinci sezonu. Bu sezon işler kaldığı yerden devam ediyor diyeceğim ama animenin şekli, havası, atmosferi değişikliğe uğramış görünüyor.
İlk sezonun o karanlık havası, ağır ve umutsuz atmosferi, etrafa saçılan kanları gitmiş yerine daha aydınlık bir hava, moronlaşmış hamamböcekleri, sıklaştırılmış espriler ve hatta içi chibi dolu baloncuklar gelmiş. Anime sanki boyut değiştirmiş gibi.
En son 6 acil iniş mekiği farklı noktalara inmek zorunda kalmış, hepsi saldırıya uğramış, arkada bazı olayların döndüğü hissettirilmiş, Mars' a inen 100 kişiden pek çoğu hayata veda etmişti. Grup 1 ile 2 birleşmiş ve son tercihleri olan Grup 6 ile birleşmeye ve ana gemiye ulaşmaya çalışıyorlardı. İletişimleri de hem birbirleri ile hem de dünya ile kesilmişti.İkinci sezon, bu noktadan devam ediyor.
Bu 100 kişi Mars' a dünyaya musallat olan ve dozunu arttırmaya başlamış olan bir virüse karşı serum yapılabilmesi için terra formars örneklerini toplamak için gelmişti. 6 bölümün başında 6 adet uzman vardı.
Bu sezon bu arkada dönen dolapların en azından bir kısmı ortaya çıktı hafiften. İnsanlar Mars' ta can derdindeyken dünyada, dünya liderlerinin güç peşinde olduğu ortaya net bir şekilde kondu. Diğer ülkelerin teknolojilerini kaçırıp onları kendine geçirme, örnekleri kendine saklayıp mutlak güce ulaşma. Eh tabi, bunu tek başına yapabilmek mümkün değilse sürekli değişen ittifaklar kurabilmek en iyi alternatif. Mars üzerindeki ekipleri baştaki planlarına sadık bir şekilde yollarına devam edip, hem terra formarlarla hem de birbirleriyle kapışırken masa başındakiler birbirleri arasındaki pazarlıklara ve stratejilere devam etmekten bir kurtarma aracını bile gönderemediler henüz, bu da ayrı konu.
Bunun dışında, bu böceklerin geçirdikleri evrimin neden bu kadar hızlı ve mükemmel olduğunu henüz tam anlayamadım. Rahap teorisinin, en azından Rusya buna inanıyordu, mümkün olmadığına piramitleri inceledikten sonra karar verdiler. Yanlış hesap olayı neydi bunu anlamadım ya da kaçırdım. (evet olayın en can alıcı noktasını kaçırmış olabilirim)
**İlerisi henüz Terra Formars' ı izlememiş olanlar ve Terra Formars Revenge'i tamamlamamış olanlar için sakıncalı olabilir, söylemedi demeyin **
Bölüm 1 - Japonya. Komachi Shoukichi' nin önderliğinde çeşitli badireler atlattıktan sonra bir şekilde hala varlıklarını sürdüren bu ekip içinde Komachi Shoukichi ki kendisi gönül insanıdır, kendini sevdirir, Marcos (seiyuusu Ishikawa Kaito) ve Keichi (seiyuusu Ono Daisuke bu arada ) gibi savaşçı karakterler, uçan hatun (adını hatırlayamadım) ile savaşçı olmayan mühendisleri barındırıyor. Bölüm 2 ile başından beri müttefiklerdi, bunu pekiştirerek devam ediyorlar.
Bölüm 2 - Amerika. En şanslı ekip bu bence. Michelle hatuna da saygım sonsuz yalnız. Bu arada Michelle' in Akari bir yana Joseph 'i de etkilemiş olması takdir edilesi ama bu durumu çeşitli nedenlerden ötürü normal karşılıyorum. Michelle ile birlikte Mars sıralamasında 6. olan Akari ve yanlış hatırlamıyorsam 11. Alex de bu ekipte ki Alex giderek daha bir hoş oluyor :P (yani napayım? Atmosfer öyle bir kaymış ki ben de bu şekilde kayıyorum) Yaeko (isim böyle sanırım ) eğlenceli hatun. Yanlış hatırlamıyorsam şimdiye kadar en az kaybı bu ekip verdi. Üstelik tüm komploların başlıca nedeninin genetik olarak önem taşıyan Michelle ve Akari' yi canlı şekilde ele geçirmek olmasına rağmen.
Bölüm 3 - Rusya ve Doğu Avrupa. En insancıl, en asil duyguların insanı ekip bu çıktı şaka maka. Piramitlere inmelerinin nedeni anlaşıldı. Doğal olarak başlangıçta bir plan ve hedefleri vardı ancak olayları kavrayınca insanlığı seçtik diyerek Amerika-Japonya ortaklığına müttefik olduklarını ilan ederek tereddüt etmeden yardıma koştular. Takdir edilesi. Ne yazık ki ağır hasar aldılar ki bu üzücü oldu. Diğer başka bir ekiple birlikte sadece askerlerden oluşuyor olması bu grubu güçlü yapıyordu. Ekibin lideri, dünyada da ünlü bir asker ve komutan olan Slyvester Asimov' u sevmemek mümkün değil. Can hıraş mücadelesi saçımızın teli için falan değil tabii ki. Bunun nedeni kızının ve torununun dünyada hasta olması ve yapılacak seruma acil ihtiyaç duyması. Yine de adil ve başarılı bir lider olduğu söylenebilir. Grubun diğer öne çıkan isimleri Nina, Ivan, Alexander Asimov. Şimdi bu Alexander' a gelelim.
Birinci sezonda Adolf' un bölümleri gayet iyiydi buna daha sonra değineceğim. Bu sezonda da ne yazık ki bu şekilde aramızdan göçüp gidecek olan kişi olarak Alexander' ı seçmişler ki kendisi Komutan Asimov' un damadı. İnsan üzülüyor doğal olarak esprili ve iş bilir birinin heba olup gitmesine. Yine de, insanı ne kadar üzerse üzsün bir Adolph' un etkileyeceliğini yakalayamadı sahneleri. Akari' ye kılıç gönderme olayı ne kadar zorlama olursa olsun, kabul ettim o akış içerisinde. Arkasından gelen yorum ve olaylarla yüceltilmesini kendisi göçüp giderken hoş buldum.
Bölüm 4 - Çin ve o civar. Liderliğini Çin' in yaptığı ekipte, Çinliler, Tayvanlılar, Moğollar var. Hatırladıklarım bunlar. İşte her şey bunların başının altından çıkıyor, bu anlaşıldı. Hedefleri Michelle ve Akari' yi canlı ele geçirip kurtarmaya gelen Çin' in gönderdiği mekiğe atlayıp diğerlerini bırakmak ya da kendileriyle iş birliği yapmayanları muhtemelen öldürerek kaza diye olayı kapatmak. Böylece kendi birlikleri Michelle ve Akari üzerinde deneyler yapabilecek, bu ikisinin içinde barındırdığı genleri vs.. inceleyerek kendi silahlarını hatta mutasyona uğramış ordularını yaratacak, yanlarında getirdikleri terraformarları inceleyerek serum hazırlayacak ve bu cesetleri de inceleyip teknolojilerini geliştirecek ve dünya üzerinde mutlak güce hakim olacaklar. Eh, bu ekipte bu planın maşası işte. Rusya ekibi gibi askerlerden oluşuyor. Anlaşılıyor ki Çin ve Rusya, mekik Mars' a inmeden önce Mars üzerinde bu planı birlikte uygulamaya karar vermiş ancak Rusya ekibi piramitleri inceledikten sonra ve Çin ekibinin plan detaylarını anladıktan sonra manevra yaparak Amerika-Japonya bloğuna kayıyor. Ayrıca tüm program ortaklarını kandırıyorlar. Program içerisinde, Çin ekibinin içinde Mars sıralamasının en güçsüz isimler bulunuyor ama 99. sıradaki elemana bir bakıyorsun gücünden ötürü tebrik ediyorsun. Bir nevi salağa yatıp herkesi kandırmışlar durumu. Ağır ameliyatlardan geçmişler birer görev insanı olarak, bu durumda eğer dünyaya geri dönebilirlerse normal hayata nasıl uyum sağlayacakları şüphe konusu. Aslında kafa dengi tipler olabilirlermiş ama tutturdukları çizgi hoş değil. Pek çok kişinin ölümünden de bunlar sorumlu. Bir diğer soru,onca alet edevatı, füzeyi, ırtı zırtı Annex 1' e nasıl sokup depoladıkları. Normalde tüm mürettebat silahsız çünkü programda silah yok diye anlaşılmış ancak bu arkadaşlara bravo, bayağı bir mühimmat sokmuşlar içeri. Eh bu durumda terraformarslara karşı işleri daha kolay diğerlerine nazaran.
Bölüm 5 - Almanya - Komple pert oldu bu ekip ne yazık ki. Halbuki liderleri Adolf' un (Kouji Yusa) ne derece güçlü olduğu ortaya aksiyon vasıtası ile konmuş daha sonra da Mars derecesinin 2 olduğu söylenmişti ancak tüm bunlar iş işten geçtikten sonra oldu. Bu ekipte sadece Adolf ve Isabel savaşçı özelliği taşıyordu. Geri kalanların hepsi teknisyen. Annex' e ulaşacak ilk ekipken ne yazık ki ayakları kaydırılıyor.
Yalnız çok yüklendiler lan bu ekibe!! Adolf' un sahneleri ise dokunaklı ve etkileyici idi bana kalırsa. İnsafsız böcekler ayrıca insafsız hayat, bir insana bu kadar yüklenilir mi? Bu bölümler beni üzdü. Güzel bölümlerdi bence. İlk sezonun en iyi bölümleri olmaya aday. Adolf böceklere dalarken çalan müzik ile birlikte Musa göndermeleri birinci sezonun tavan noktasıdır bence.
Bölüm 6- Roma ve bağlı ülkeler. Joseph başkanın liderliğindeki bu ekibi, ilk indiklerinde bir görüyoruz, başları belada! Sonra ikinci sezonun sonlarında "Joseph' e ne oldu, ne oldu?" diye diye nihayet görüyoruz. Joseph iyi de, ekibin geri kalanının ruhları şad olsun.
Joseph, geyik ve esprili bir arkadaş. İlk sezonda ilk bölümde kendini bu konuda gösteriyor zaten. Ayrıca renkli kişiliğine Ishida Akira' nın seslendirmesi ayrı bir genişlik katıyor. Kendisinin insanoğlunun en önemli yaratımlarından biri olduğu açıklanıyor. Bir nevi üst insan çalışması. Zeka, fiziksel özellikler vb... açısından organik bir sonuç. Ari ırk saçmalığına girmemesi adına evlilik için eşlerin ırk, sosyal konum gibi kavramlarla sınırlanmadığı ancak üç noktaya dikkat edildiği özellikle vurgulanıyor. Kabiliyet, direnç ve yetenek. Bu prensiplerden hareketle yaklaşık 600 yılın sonunda Joseph olmuş işte. Joseph' in Michelle' e evlilik teklifi de bu noktada uygun. Michelle de taşıdığı genler bakımından bu prensiplere uygun hatta en uygun adaylardan bir tanesi. Joseph de doğal olarak onu istiyor. Schopenhauer'in Aşkın Metafiziği' ne bir gönderme gibi bir açıdan. Joseph' in tüm bu gücü ve üstün özellikleri ne yazık ki tüm ekibini kaybettiği gerçeğini değiştirmiyor.
İkinci sezonun sonlarına doğru, her zamanki gibi dünyada liderlerin masa başındaki ikili pazarlıkları mevcut. Yine taşlar değişecek ya da değiştirilmeye çalışılacak eğer Mars üzerindekiler dünyaya haber gönderemezse derken zor da olsa bunu başarıyorlar. Michelle ve Akari durumdan kendilerine pay çıkarıyor olsa bile en büyük alkış belli kişilere gidiyor.
Terra Formars Revenge' in bir diğer olumlu özelliği - benim için- Seikima II faktörü. Açılış parçalarının ikisi de Seikima II'den. Özellikle Planet/The Hell çok iyi gitmiş.
Terra Formars Revenge' de değinilmeden geçilemeyecek bir karakter daha var. Alexander ve Joseph kadar parlayan bir diğer karakter Keiji. Mars ekibine katılmadan önce dünya şampiyonu bir boksör olan Keiji, basitliğin ve disiplinin bir yansıması aslında. Korneasında oluşan sorun nedeniyle görme kaybı yaşamasından dolayı boksörlüğe veda ederken annesini de kaybedince ekibe katılıyor ve mutasyon ameliyatında seçim yaparken tercihini en iyi gören böcek türünden yana kullanıyor. Keiji (Ono Daisuke) de diğer karakterler gibi hayatın anlamını ve dostluğun güzelliğini Mars üzerinde daha doğrusu ekibin içinde bulanlardan. Keiji' yi parlatan ilkelerine,duruşuna ve sadeliğine hayran olmamak elde değil şimdi.
Terra Formars Revenge, animasyon ve ortamın genel havasında yaptığı değişiklikler nedeniyle çok eleştiri aldı. Mars üzerindeki olaylar bir noktada kaldı. Böcekler dünyaya da inmişken (burada hikikomorilerin dünyaya karşı yarattığı tehlikeye bir değinme yapılmış :P) bir 3. sezon gelir mi bilinmez.
Ben de izlerken çok saydırdım animeye ama 3. sezon gelsin, lütfen. Mangaya sarmak istemiyorum!!!!
Akagami no Shirayukihime' nin ilk sezonu 12 bölüm, 2015 animelerinden. " İzle" demeseler izlemek aklıma gelmezdi diye düşünüyorum. İzlenecek bir shoujo arayışı içinde olanlara, kenarından döndüğüm bu yanlışa düşmemeleri adına Akagami no Shirayukihime' yi tavsiye ederim.
Shirayuki, Tanbarun adlı bir ülkede yaşayan, bitki bilimi ile ilgilenen (bunu animede tıp olarak düşünün ya da alternatif tıp) ve kırmızı saçlı bir kız. İlk anlarda saçlarının ilgi çektiğini anlamasak bile daha sonraları bu kırmızı saçlar yüzünden başının derde girdiğini ve ileride derde girme potansiyelinin yüksekliğini anlıyor insan. Tam da bu saçlar nedeniyle Tanbarun prensi Raj adamını yollar ve Shirayuki' ye saraya gelmesini ve metresi olmasını emreder. Özgürlüğüne düşkün olan Shirayuki, bunun üzerine artık bu ülkede kalamayacağını anlar, gidip metres olmaktan başka diğer seçeneğe oynar ve ülkeden kaçmaya başlar. Bu esnada tesadüf sonucu, başka bir ülkenin ikinci prensi olan Zen ile tanışır. Bir takım olaylardan sonra arkadaş olurlar ve Zen' in ülkesine yerleşir.
İlk bölümde Raj (Jun Fukuyama), "Ayna ayna söyle bana. Ülkedeki en güzel kim?" diye olaya girişince, Shirayuki kaçışı esnasında Zen ve ekibinin konakladığı binaya vardığında içinde cüceler çıkacak sanmıştım çünkü animeye dair hiç bir bilgim yoktu ancak cüceler yerine Zen ve adamları Kiki ile Mitsuhide çıktılar.
Akagami no Shirayukihime aslında türe yeni bir şey falan getirmiyor. Bildiğiniz shoujo işte ama onu güzel yapan şey tutturduğu çizgi ve atmosferi. Bir kere akış tam bir masal havasında seyrediyor ve bu insanı çekiyor. İkincisi karakterler aklı başında karakterler ve buna bağlı olarak olaylar cıvımıyor ya da insanın içini baymıyor. Dediğim gibi tutturduğu çizgi nedeniyle türün örnekleri arasında üst sıralara taşıyor. (en azından benim adıma) O naifliği, tatlılığı o kadar güzel ki ben izlerken şeker kıvamına geldim. Tavsiye ederim, gergin ve sinirli zamanınızda rahatlamak için izleyin.
Shirayuki, aklı başında ve ayakları yere basan bir karakter. Daha en başından beri olayların akışını sağlayan O' nun "hayatıma ben karar veririm, yaşamak istediğim yolu ben seçmek istiyorum" iradesi zaten. Öyle erkek fatma tarzında da değil ya da güçsüz ve cıvık bir karakter de değil. Nazik, ölçülü ve doğrucu.
Her shoujo' da olan kural; herkes ana kadın karakteri bir şekilde sever, bir şekilde etkilenir. Çok küçük ve lafı edilmeyecek ya da oldukça klişe bir şey yapsa bile ana karakter takdir görür, beğenilir, etki yaratır falan...
Evet, Akagami no Shirayukihime de bu kalıba dahil ama animenin atmosferi içerisinde pek göze batmıyor bu durum.
Zen için (seiyuusu Osaka Ryota) pek bir laf söylemeye gerek yok zaten. Romantik, eğlenceli, canı isteyince hırslı, zaman zaman komik... Mitsuhide ve Kiki de izlenesi elemanlar. Bu üçlüye bir de Obi' yi (Okamoto Nobuhiko) eklemek lazım.
Prens Izana, Zen' in ağabeyi, serinin en taş karakteri sanırım. (Seslendirme Akira Ishida ' dan olunca ayrıca sevildi) Karakter hafif sarkastik , zeki ve başarılı bir adam. Bir giriş yaptı, ağırlığını koydu. Ve diğerleri...
2014 yapımı bu Çin filminin yönetmeni Cheang Pou-soi. O zamanlar izlemek için sabırsızlanıyordum, bir kenara ayırmıştım ancak sonrasında unutmuşum filmi. Geçenlerde tekrar görünce artık zamanı dedim ve başladım izlemeye. Bu arada başlığı bu şekilde attığıma bakmayın, çoğu kişi bu filmi beğenmeyecek ve harcadığı zamana üzülecektir.
Film benim delisi olduğum roman ve efsane Batıya Yolculuk' u ele alıyor. Aslında ana karakterlerden (bence ana karakter sayılır) Maymun Kralın, kitabın ilk bölümlerinde anlatılan, Cennete ve Yeşim İmparatoruna baş kaldırısını ve sonrasında Buda tarafından ceza olarak 5 Element Dağının altına 500 seneliğine gömülmesi bölümünü ele alıyor. Hikayede sonradan rahip gelecek, Maymun Kralı oradan kurtaracak ve Maymun Kral da O'na batıya yani Hindistan' a olan yolculuğunda eşlik edecek. Yolda ekiplerine iki arkadaş daha katılacak.
Journey to The West yani Batıya Yolculuk' un üzerine uzun uzun yazmak isterdim ama bunun için çok tembelim. Nesi güzel diyenler için; Maymun Kralı eğlenceli, onun otorite tanımayan tavırları sürekli başını belaya sokması eğlenceli, acı çekmesi üzücü. Hikayede yol arkadaşları birbirini tamamlıyor ve dördü birlikte renkli ve tamamlayıcı bir ekip oluşturuyorlar. Olay bildiğiniz bir macera yolculuğu, düşmanlar, şeytanlar vs... karşısında mücadele ederek Hindistan' a ulaşmaya çalışıyorlar. Zaman zaman üzücü, acı verici, zaman zaman eğlenceli, gülümseten, içinde pek çok duyguyu barındıran bir roman. Bu görünen yüzü. Bir de altında inançlara uzanan, insanın hayatı nasıl yaşaması gerektiğini göstermeye çalışan, birbirinin içine geçmiş inanç sistemlerinin anlatımları var. Ve daha var da var... Haşarı ve eğlenceli görünümün altında derinliği olan bir roman işte.
Filmin ele aldığı kısım yani Maymun Kralın doğumundan ceza almasına kadar olan bölüm romanın içinde olmasına rağmen The Monkey King ya da Tale of Monkey King isimleri altında ayrı olarak basılmış halleri de mevcut.
Neyse filme dönelim;
Yeşim İmparatorunu Chow Yun Fat canlandırıyor. Öyle aman aman bir iş yapmasına senaryo gereği gerek kalmamış zaten. Şeytanı Aaron Kwok canlandırıyor. (Bu adam da yaşlanmıyor sanırım) Cennet muhafızları komutanı ve Güney kapısı koruyucusu olan hırslı ve hakkının yendiğini düşünen Erlang Shen' i Peter Ho canlandırıyor. Sun Wukong yani Maymun Kralı ise Donnie Yen almış üzerine. Burada durup Donnie Yen' i tebrik etmek gerekir. Oldukça başarılı bir iş çıkmış ortaya. Büyük ihtimalle filmi izlerseniz tanımayacaksınız ama yine de Sun Wukong' u başarılı bulacaksınız.
Çin mitolojisini ya da bu hikayeyi bilmiyorsanız bile mitoloji ile ilgileniyorsanız filmde bulabileceğiniz pek çok detay var, bu da işi eğlenceli kılıyor. Cennette dışlanan şeytanın buna gıcık olması ve İmparatora isyan etmesi sonucu cennetten kovulması. Burada İmparatorun kız kardeşi şeytanın yavuklusu olduğu için o da gidiyor mahkum edildikleri yanardağa. Gerçi bu ikisi güzel bir çift olmuş. İskandinav taraflarından yanlış hatırlamıyorsam Loki' nin oğullarından olan ve okyanus dibine gönderilmiş yılan benzeri Sun Wukong' un Doğu Okyanusu Kralından çaldığı ve sonrasında adını unuttuğum sopası olacak ejderha. Sun Wukong' u cennete götürmeye gelen tipin (bunun da Adını unuttum) Hermes misali sandalları falan filan işte. Eh, Sun Wukong benzeri maymunlar Hint destanı Ramayana' da da geçiyor. İşte, rüzgarın oğlu Hanuman veya onun kralı olan amca gibi. Neyse bu paragraf anlamsız oldu, tüm bunlar başka bir yazının konusu.
Film öyle aman aman bir oyunculuk gerektirmiyor. Senaryo ve kurgu basit zaten. Efektler çok kötü. Müzikler çok güzel. Masal ya da efsanelere ilgi duyanlar izleyebilir ama çoğunluğa göre değil sanırım bu film.
Ben zaten beğendim, kaynağı nedeniyle. Bunun dışında Sun Wukong' un performansı araya sıkıştırılmış ufak romanslar, insani detaylar hoşuma gitti. Aslına bakarsanız iyi film değil ama ben sıkılmadan ve keyifle izledim.
Terra Formars' ın animesi hakkında çoğunlukla olumsuz yorumlar görüyordum. Mangasını okumadım ama izleyeceğim diye tutturarak, biraz da çekinerek, 2014 yapımı 13 bölümlük animeye başladım. Sanırım izlediğim dönemdeki ilacım buymuş, keyifle izledim diyebilirim. Dediğim gibi mangasını okumadığım için anime ve manga arasında bir kıyaslama yapabilmem mümkün değil. Olumsuz yorumları anlayabiliyorum çünkü 13 bölüm içerisinde arkada dönen olaylara dahi pek bir bilgi ortaya çıkmıyor sadece bir komplonun döndüğü anlaşılıyor. Rahat olduğum nokta ben ilk sezonu bitirirken elimde 2. sezonun 10 bölümünün bulunmasıydı.
21. yüzyılda insanoğlu Mars' a el atmaya karar verir. Mars' a yerleşimi başlatabilmek için atmosfer ve doğasını dünyaya benzetme kararı alırlar ve en uygun bütçeli programı seçerler. Böylece insanlık Mars' a alg ve hamamböceği gönderir. Bu iki tür Mars'ın yaşanabilecek bir yer olmasını sağlayacaktır. İşte Mars' a hamamböceği gönderen bu kafa, insanoğlunun dehasına ve karakterine bir örnek teşkil eder bana kalırsa ya neyse...
26. yy' a gelindiğinde insanlık der ki; "Haydi, ektiğimiz meyveleri toplayalım" ve 6 kişilik bir ekibi Mars' a gönderir. O da ne! Hamamböcekleri mutasyona uğramış, insan boyuna gelmiştir. Bu 6 kişi ölmeden önce dünyaya bir mesaj iletmeyi başarır. Bunun üzerine U-NASA, elemanları üzerinde deneyler uygulayarak onları kontrollü mutasyona uğrayacak şekilde hazırlar ve yeni bir ekibi tekrar Mars' a gönderir. Amaç Mars'ı bu yeni beladan yani mutasyona uğramış hamamböceklerinden temizleyerek gezegenin kontrolünü ele geçirmek ve dünyada yayılan bir virüsü engelleyebilmek için örnek toplamaktır.
Eh, hamamböceğinden bahsediyoruz. Bir de mutasyona uğramış olanından. Elde böcek ilacı, çamaşır suyu, terlik ile üzerilerine saldırmaya benzemiyor ki normal bir hamamböceği üzerinde bile bu atakların başarı oranı yüksek değil. Bu lanet canlı türü hayatta kalmak konusunda çok başarılı. Bir de insan boyutunda oldukları düşünülünce iş değişiyor. Bu ekip içlerinden bir kaç kişi hariç yine telef olarak hayat veda ediyor.
İnsanlık yılmıyor. Annex 1 adı verilen uluslararası bir proje ile 100 adet, güçlendirilmiş insanı tekrar Mars' a yolluyor. Animede bu ekibi izliyoruz. Bu ekip, daha da güçlenmiş ve ne yazık ki zeki hamamböcekleriyle karşılaşıyor. Bu noktada kendilerine şans dilemekten başka çaresi kalmıyor insanın.
Anime, hamamböcekleri ile ilgili pek çok sözün hafızanızda tekrarlanmasına izin veriyor. Örneğin; birini öldürürsen yerine 30 tanesi gelir gibi. Anime yüzünüze sadece hamamböceği gerçeğini çarpmakla kalmıyor ayrıca böcek aleminde sizleri bir yolculuğa çıkarıyor.
Bu hamamböceği geyiğinin dışında, animenin atmosferi karanlık sayılır. Öyle neşeli, cici bici bir şey beklemeyin. Kan, fırlamış beyin ve organlar her yerde. Sansürlü olanını da izleyebilirsiniz. 13 bölüm içinde, inişte birbirinden ayrılmak zorunda kalan ekiplerin hayatta kalma mücadelesini izliyoruz. Arkada bir numaralar, ihanetler, siyasi komplolar dönüyor ancak sadece hissettiriliyor çünkü 13 bölüm içinde daha çok kim kimin kafasını patlatacak, kimin kolu bacağı kopacak, her şey iyi giderken kim parçalara ayrılacak gibi noktalara değiniliyor. Ha, benim son derece hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim, kafamı yormadım. Kötü gidişata kendimi hazırlamıştım.
Bazı karakterleri de sevdim, bazılarına sempati duymadım desem yalan olur ama Joseph olayı kalbimi kırdı bak şimdi. İlk bölümde yarattığı eğlence Ve muzipliğiyle güzel giriş yapan Joseph kardeşi ancak son bölümde tekrar görebilmenin ve hangi yamaçlarda dolaştığını bilememenin üzüntüsünü yaşadım.
Adolf' a çok yüklendiler, yüklendikçe yüklendiler mesela, üzdüler.
Rus amca, Michelle, Kaptan, Akari, Marcos ile Alex ve diğerleri ile hoş vakit geçirdim.
Neyse daha fazla saçmalamayayım ama Terra Formars, sanırım izlediğim dönemde tam da ihtiyacım olan animeymiş.
Bu arada animenin açılış ve kapanış parçaları TERRASPEX' den " Amazing Break" ve "Lightning" , çok hoş bence.
Kim kimi böcek olarak görüyor acaba, hahahaha.....
2015 animelerinden Classroom Crisis 13 bölüm. Öylesine dan dun başladığım bu animede beni gülümseten noktalar olmadığını söylersem yalan söylemiş olurum.
Gezegenler arası seyahatin başladığı yıllarda çoktan Mars kolonileri de kurulmuştur. Bu gezegenler arası uzay yolculuğunun babası sayılan olay ise iki lise öğrencisinin icat ettiği roket ve motoru.
Kirishina Corp - ki bu şirket bu iki liseli çocuğun köklerini attığı şirket - Mars' ta bir arazi üzerine kendi tesisini açmıştır. Mars üzerindeki bu tesiste ayrıca yetenekli bulduğu öğrencileri alıp yetiştirdiği bir sınıf açmıştır. Çocuklar burada hem eğitim alıp hem çalışırlar. Mezun olduklarında da işleri garanti işte. Görünüşe göre alan karlı veren karlı. Sera Kaito ise kendi jenerasyonunun dahisi olmakla birlikte bir şirket çalışanı ve bu çocukların öğretmenliğini yapmakta. Bu bölümün adı da A-TEC. Bu A-TEC elemanları, bireysel ve ekip olarak çalışkan çocuklar. Amaçları yeni motor geliştirmek ve böylece mesafeleri daha aza indirirken aynı zamanda yakıttan tasarruf sağlamak ve çevre kirliliğini azaltmak vs... Kirishina' nın bunlara ayırdığı bir bütçe var. Daha sonrasında, şirketin CEO' sunun üvey kardeşi, genç yaşına rağmen iş hayatındaki başarılarıyla göz dolduran, tam bir iş adamı tavrıyla gezen ve win-win stratejisinin hararetli bir savunucusu olan Nagisa Kiryu buraya sınıfın bir öğrencisi aynı zamanda bunların patronu olarak transfer oluyor. Bu gelişmenin ardından olaylar başlıyor. Departmanın bütçesi kesiliyor," ne yapacaksanız %30'luk bütçe ile yapın" deniyor. Sonra "sizi 6 ay içinde kapatacağız, ne yapacaksanız yapın " deniyor vs...
Classroom Crisis' i dikkate değer yapan noktalardan bir tanesi, klasik senaryosunun ardında işleyen iş hayatına dair gerçekler; bu söyleyeceklerim ağırlıklı olarak özel sektör için geçerli.
Bir şirkete girer, özverili bir şekilde çalışırsınız. Hatta kimi insanlar benim hiç anlayamayacağım bir şekilde şirketi ailesi, kimliği olarak görmeye başlar. Neyse siz artık rayına oturmuş hayatınızda mutlu mesut ilerler ve şirket ile ilgili hiç bir sorun görmezken sizi bir anda kapının önüne koyabilirler ya da departmanınızı değiştirebilirler. Bunun için çok geçerli bir sebebe de gerek yoktur , mali krizleri geçtim, çoğu zaman patron değişikliği bile bu duruma yol açabilir.
Yine geçerli sebeplere dayanabilir ya da dayanmayabilir, aniden bölümünüzün bütçesini kesebilirler. Masa başı iş yapıyorsanız, napacak adam? Bilgisayarın fişini mi çekecek elektrik gidiyor diye? Hayır, kırtasiye giderlerinden başlayacak, fotokopi makinesini şifreli kullanıma verecek, fazla floresanları sökecek sonra çalışanları çıkarmaya başlayacak. Maksat maliyeti kısmak, Neden? Çünkü bütçe kesildi. Bunları genelliyorum, çalışılan sektöre ve alana göre örnekler özelleştirilebilir.
Hatta abartarak, tedarikçilere yapılacak ödemeyi 1000 birimden 500 birime indirdik ama normalde 1000 birime 250 tane alıyorken şimdi 500 birime 500 tane al diyebilirler bir sabah aniden.
Yine abartarak, sizin bütçeyi kıstık ama projeyi şu bütçe ile eksiksiz tamamlayın da diyebilirler. . Hayal gücünüze kalmış.
Zaten çoğunlukla şirket içindeki bir departmana bütçe kısıntısı haberi geldiğinde yusuf yusuf atmosferi başlar. "Winter is coming" düşüncesi çalışanlara hakim olur. Departmana bağlı olarak değişir bu ama eğer üretimde iseniz elinizdekini tamamlayamazsanız "kara günler geliyor"un habercisidir. Daha farklı bir bölümde iseniz yeni iş arasanız iyi olur.
Burada da arkadaşlar bu yukarıdakileri yaşıyor ama bu arkadaşlar çok genç ve idealist oldukları için bu gerçeğin farkına varacak durumda değiller.
Animede geçen bir mevzu daha var ama buna bizim ülkede pek rastlayamazsınız. Konu "Fazla Mesai". Normal şartlar altında fazla mesaiye kaldığınız kadar ek ücret alırsınız. Bu kanunla düzenlenmiştir. Yanlış hatırlamıyorsam bir ay içinde kalabileceğiniz fazla mesai saati bellidir. Bunun üzerine çıkamazsınız. Ütopya tabii! Fazla mesai, hem de ücretsiz olanından, bizde bir adettir. Çünkü çoğunlukla işlerinizi mesai saatleri içinde bitiremezsiniz. - Bu gözler mesai saatinde yatıp fazla mesaiye kalarak fazla maaş almayı hesap eden gözler de gördü ama çok sınırlı çünkü ülkede fazla mesai ödeyen şirket sayısı çok az - Ülkemizde işverenler çalışanlarının bir nevi Superman olduğunu düşündüğünden 3 kişilik işe 1 kişi istihdam etmeyi işin şanından sayarlar çoğunlukla. Neyse, bu konuyu uzatmayalım. Animede arkadaşlar iş kolik ve hevesli olduklarından üstleri tarafından sık sık "fazla mesaiye kalamazsınız, çalışan haklarına aykırı, bizi de zor duruma düşürmeyin" diye uyarılıyorlar. Bu noktalar gözlerim yaşarmadı değil.
Patron çıkmadan çalışan çıkmaz konusu. Evet, bir nevi mahalle baskısı var bu konuyla ilgili ülkemizde. Arkadaşlar animede bunu kendi lehlerinde kullanıyorlar çünkü iş dışında bir sosyal hayatları yok.
Bir şekilde işten çıkarılmaya zorlanıyorsunuz ya da şartlarınız zorlaştırıldı falan... Ne yaparsınız? Sendikalar vardır onlara başvurursunuz. Ben şimdiye kadar greve gidip isteğini alan işçi görmedim gerçi. Alır gibi olup, olay soğuyunca işten çıkarılıyorlar genellikle. Burada da arkadaşlarımız sendikanın desteğine başvuruyor. Sera Kaito' nun acımasız iş hayatıyla yüzleşmesini burada görüyoruz. Alanında bir dahi olmasına rağmen, işçi - işveren arasındaki ilişkileri okuyabilmek ve anlayabilmekten ne kadar uzak, dönen stratejilere ne kadar yabancı olduğunu ve ne kadar aciz kaldığını hem kendi görüyor hem de izleyene gösteriyor.
Bunun dışında sendika - siyaset, siyaset - politika arasındaki ilişkilere de değiniliyor anime içerisinde. Bu ekip dönen tüm bu dolapların, arkada gelişen stratejilerin ortasında olmasına rağmen, Nagisa hariç bunlara bir o kadar uzak.
Uzatmayayım, animenin genel gidişatının ardına eklenmiş bu noktalar (öyle üzerinde çok detaylı ve ince durulmamış olsa dahi) ve bazı diğerleri nedeniyle Classroom Crisis' i izlerken eğlendim ben. Gerçi sonunda bir aşk üçgeni yaratmasalar daha iyi olacakmış ama ortalama bir anime olmasına rağmen benim hoşuma gitti diyebilirim.
Fuyang doğumlu Mai Jia, esas ismiyle Jinag Benhu, Çin' in en popüler yazarlarından bir tanesi. Şu ana kadar yazdığı kitapların satış rakamları oldukça fazla. Mai Jia' nın Türkçeye çevrilmiş iki kitabı bulunuyor. Bunlardan ilki Deşifre Deha diğeri ise Birim 701: Rüzgarı Dinleyenler. Deşifre Deha' yı okumadım henüz, ileride belki...Gelelim Birim 701' e.
Mai Jia uzun yıllar boyunca Çin İstihbarat Servisinde çalışmış. Her iki kitabında da kriptografi önemli yer tutuyor. Birim 701, zamanın Çin İstihbarat Servisinin önemli birimlerinden bir tanesi. İçinde 3 farklı departman bulunuyor. İnsanlar burada yıllarca büyük bir gizem ve izole edilmişlik içerisinde çalışıyor sonra emekli oluyor hatta ölüyor. Zaman geliyor ve buranın personelinin dosyaları üzerindeki gizlilik kalkıyor, kimisinin hemen kimisinin daha sonra... Böylece yazar, söylediğine göre, bu insanlarla yaptığı röportajların ardından bu kitabı oluşturuyor.
Kitap aslında bu birimde çalışan dört ya da beş kişinin hikayesini anlatıyor. Olayların geçtiği dönemler 70' ler ve 80' ler hatta biraz daha önceleri olduğu için öyle yüksek teknolojili, süper maceralı hikayeler beklemeyin. Şöyle söyleyeyim daha bilgisayar bile yok o dönemlerde. Radyo sinyalleri dinleniyor, sinyal ya da şifreler çeşitli yöntemlerle kırılmaya çalışılıyor. Hikayeler ise uçuk kaçık veya süper hikayeler değil ancak kitap yine de kendini okutuyor. Bunda kitabın dilinin önemi büyük. Çok basit ve sade bir dili var kitabın.
Martı Yayınlarından çıkan kitabın çevirmeni Derya Engin. (Bundan pek emin değilim, teyit için araştırdım biraz ama bulamadım, sanırım İngilizceden Türkçeye çevrilmiş.)
Kitabın en büyük pozitif noktası akıcı dili. Bunun dışında merak edenler için vakit geçirmek adına bir seçim olabilir.
Geçen hafta canım çok sıkkınken yaptım bu listeyi, öylesine...
Liste anime müziklerinden oluşuyor. Ağırlıklı olarak enstrümantal parçalardan oluşuyor.
Anime açılış ve kapanış parçaları bu listede yer almıyor, daha çok anime esnasında çalan parçalar, tema müzikleri gibiler yer alıyor.
Youtube üzerinden dinlenince arada sırada saçma şeyler karşınıza çıkabiliyor 8tracks' in politikası gereği ama bu konuda yapılabilecek bir şey yok ne yazık ki.